“Bir yerin artık senin olmadığını hissettiğinde, veda et.” demiş Halil Cibran…
Bu cümle, yalnızca bir ayrılığı değil, insanın kendi ruhuna duyduğu sadakati anlatır.
Hayat boyunca birçok yere ait olduğumuzu sanırız. Bir eve, bir şehre, bir masaya, bir dostluğa, bir aşka… Oysa aidiyet, bulunduğun yerde ne kadar kaldığınla değil; orada ne kadar kendin kalabildiğinle ölçülür.
Bir gün gelir…
Duvarlar hala aynıdır, pencereden giren ışık değişmemiştir. Aynı sokaklardan yürür, aynı kapıyı açar, aynı insanlarla konuşursun. Fakat içinde tarif edemediğin bir sessizlik büyümeye başlar. Eskiden huzur veren sesler artık yabancı gelir. Gülüşler sana ulaşmaz. Kalabalıkların ortasında bile kendi yalnızlığının yankısını duyarsın.
İşte ruh, gitmeye önce orada karar verir.
İnsan bedeniyle değil, ruhuyla yaşar. Ruhun ayrıldığı bir yerde bedenin kalması, kökleri kurumuş bir ağacın yeşermesini beklemek gibidir. Ne kadar su verirsen ver, ne kadar güneşe çıkarırsan çıkar… Toprak artık seni beslemiyorsa, yaşam yalnızca bir alışkanlığa dönüşür.
Çoğu zaman korktuğumuz şey gitmek değildir.
Geride bıraktıklarımızın hatıralarıdır.
Çünkü insan, mutlu olduğu anları kaybetmekten korkar. Oysa unuttuğu bir gerçek vardır: Hatıralar, onları yaşadığın yerde kalmaz; onları kalbinde taşırsın. Gittiğin hiçbir yol, gerçekten senin olanı senden alamaz.
Bazı insanlar mevsimler gibidir.
İlkbahar gibi gelirler; umut ekerler.
Yaz gibi içini ısıtırlar.
Sonbahar gibi eksiltirler.
Ve sonunda kış olur…
Onları suçlama.
Çünkü hiçbir mevsim sonsuza kadar sürmez.
Bazı şehirler de böyledir. Bir zamanlar sana kucak açan sokaklar, gün gelir seni tanımaz olur. Aynı gökyüzünün altında yürürsün ama yıldızlar başka insanların üzerine doğuyormuş gibi hissedersin.
O an anlarsın…
Mesele şehrin değişmesi değildir.
Sen büyümüşsündür.
Çünkü insan büyüdükçe bazı yerlere sığamaz.
Bazı sevgilere de…
Sevgi yalnızca kalmak değildir. Bazen en büyük sevgi, zorla tutunmamaktır. Çünkü zorlanan hiçbir dal meyve vermez. Mecbur bırakılan hiçbir kalp huzur bulmaz.
Gitmek, ihanetin değil; hakikatin adıdır.
Bir kuş zamanı geldiğinde göç eder. Ne gökyüzünden özür diler ne de dallardan izin ister. Çünkü bilir ki doğa, kalması gereken zamanı da gitmesi gereken vakti de ona fısıldar.
İnsan ise çoğu zaman kendi sesini susturur.
Başkaları üzülmesin diye…
Alışkanlıkları bozulmasın diye…
Yalnız kalmaktan korktuğu için…
Oysa ait olmadığın yerde kalmanın bedeli, yalnız kalmaktan çok daha ağırdır.
Çünkü orada her gün kendinden biraz daha vazgeçersin.
Önce sesin değişir.
Sonra bakışların…
En sonunda aynaya baktığında, sana bakan yabancıyı tanıyamaz olursun.
İşte insanın en büyük kaybı budur.
Kendini kaybetmek…
Hayat, kapıları kapatırken aslında yenilerini açar. Fakat ellerin eski kapının koluna sımsıkı sarılmışsa, yenisini çalmaya cesaret edemezsin.
Bırakmak, kaybetmek değildir.
Bırakmak; artık sana ait olmayanı, sana ait olana ulaşabilmek için geride bırakmaktır.
Unutma…
Nehirler, aynı suyu iki kez taşımaz.
Ağaçlar, dökülmeyen yapraklarla bahara ulaşamaz.
Güneş bile batmayı kabul ettiği için yeniden doğar.
İnsan da bazen yeniden doğabilmek için vedayı öğrenmelidir.
Ve veda ederken öfke taşıma.
Kırgınlık taşıma.
İntikam hiç taşıma.
Çünkü yükle yürünmez.
Teşekkür et…
Sana sevinci öğretenlere…
Sabretmeyi öğretenlere…
Canını acıtarak seni olgunlaştıranlara…
Hepsine teşekkür et.
Sonra sessizce dön ve yürü.
Arkana son kez bakabilirsin; ama geri dönmek için değil…
Geçtiğin yola minnetle gülümsemek için.
Çünkü her son, yeni bir başlangıcın görünmeyen kapısıdır.
Ve insan, ait olmadığı yerden ayrıldığı gün yalnız bir yolculuğa değil, kendi gerçeğine doğru yürümeye başlar.
-Leyla Edinç
Yorum Yap