Bir zamanlar ilk seni arardım…
İnsan ilişkilerinde beni en çok düşündüren şeylerden biri, bazen bir insanı hayatımızdan tamamen çıkarmadan da kaybedebiliyor olmamız.
Bir yanlış anlaşılma, hakkımızda verilmiş yanlış bir hüküm, niyetimizin hiç olmadığı bir yerden değerlendirilmesi… Hele bir de kendimizi anlatmaya çalıştığımız halde karşımızdaki insan bizi kendi bildiği yerden görmeye devam ediyorsa, içimizde bir şey sessizce değişiyor.
Kavga etmiyoruz belki.
Kapıları kapatmıyoruz.
“Bir daha görüşmeyelim.” de demiyoruz.
Ama eskisi gibi de olmuyoruz.
Üstelik böyle kırılmalar yalnızca iki kişi arasında kalmıyor. Ortak dostluklara, birlikte kurulmuş ilişkilere, yıllardır içinde bulunduğumuz çevrelere de yansıyor. Kimse açıkça taraf tutmasa bile bir şeylerin dengesi değişiyor. Eskiden kendiliğinden akan sohbetlerde artık biraz daha temkinli oluyoruz. Söyleyeceğimiz sözü düşünüyor, paylaşacağımız şeyi seçiyoruz.
Ve sanırım asıl sorun orada başlıyor.
Çünkü samimiyet, insanın ne söyleyeceğini hesaplamadığı yerde var.
Bir zamanlar hayatımda güzel ya da kötü bir şey olduğunda ilk aramak istediğim insanı artık aramıyorsam, bunun sebebi mutlaka onu sevmediğim değildir. Bazen sadece içimde ona doğru giden o eski yol kapanmıştır. Daha kötüsü, bir süre sonra başkalarını da aramamaya başlıyorum.
Çünkü insan bir kez yanlış anlaşılmanın ağırlığını yaşadığında, anlatma isteğini de kaybedebiliyor. İçinden, “Boş ver, bende kalsın,” diyor. Belki de bazı kırgınlıkların insanda bıraktığı en büyük iz budur: Bir kişiden uzaklaşırken, farkında olmadan paylaşma alışkanlığımızdan da uzaklaşmak. Yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyorum; her ilişkiyi bitirmek gerekmiyor.
Bazı insanlarla bağımız devam ediyor ama onların hayatımızdaki yeri değişiyor. Bir zamanlar en yakınımızda duran birini biraz daha uzağa koyuyoruz. Kızgınlıktan değil belki. Kendimizi korumak için de değil yalnızca. Sadece artık orada daha doğru durduğunu hissettiğimiz için.
Yine karşılaştığımızda sarılıyoruz.
Yine konuşuyoruz.
Belki yine gülüyoruz.
Ama artık eskisi gibi içimizi açmıyoruz. Hayatımızda olup bitenleri anlatmak için sabırsızlanmıyoruz. Bir zamanlar varlığıyla kendimizi iyi hissettiğimiz insanın yokluğuna, farkında bile olmadan alışıyoruz.
Ve belki de en acısı, bunu ona anlatma ihtiyacı bile duymuyoruz.
Çünkü bazı kırgınlıklar zamanla geçmiyor; sadece insanın içindeki yerini değiştiriyor. Bir zamanlar kalbimizin en yakınında duran insan, artık hayatımızın herhangi bir yerinde duruyor.
Ne ona kızgınız ne de ondan bir açıklama bekliyoruz.
Sadece içimizde ona ait olan o eski sıcaklık artık yok.
Ve bir gün fark ediyoruz ki bizi en çok inciten şey, o insanın hayatımızdan çıkması değil; hayatımızda kalmasına rağmen artık ona anlatacak hiçbir şeyimizin kalmaması.
Çünkü bazı insanları kaybettiğimizde değil, onlara söyleyecek sözümüz kalmadığında bitiyor içimizdeki dostluk. Ve insan bazen bir dostunu değil, o dostun yanında olabildiği eski kendisini özlüyor.
-Leyla Edinç
Yorum Yap