Bazı insanlar hayatımıza bir çiçek gibi girerler. Varlıklarıyla güzelleştirir, sevgileriyle yeşertir, dokundukları her yerde kendilerinden bir iz bırakırlar. Sonra bir gün aramızdan ayrılırlar ama geride bıraktıkları güzellikler yaşamaya devam eder.
Benim sevgili Hatice’m de öyle bir insandı…
Çocukluğumdan beri çiçeklerin hayatımda çok özel bir yeri vardır. Bizim evde hep menekşeler olurdu. Annem, büyük bir sevgiyle birbirinden farklı menekşeler yetiştirir, onları çoğaltır, her birine ayrı ayrı özen gösterirdi.
Bizim evin yemek masası, zamanla asıl işlevini yitirip bir menekşe masasına dönüşmüştü. Rengarenk çiçekler, çeşit çeşit yapraklar, küçücük saksılarda büyüyen kocaman güzellikler…
Annemin ellerinde hayat bulan o menekşeler, çocukluğumun en güzel hatıralarından biri olarak kaldı içimde.
Belki de bu yüzden çiçekler benim için hiçbir zaman yalnızca bir süs olmadı. Onlar bazen annemin elleri, bazen çocukluğumun kokusu, bazen de geçmişe açılan küçücük bir pencere oldular.
Yıllar geçti…
Ben de işyerimi ilk açtığım zamanlarda orkideler yetiştirmeye başladım. Bir orkideden birkaç orkide, birkaç orkideden daha niceleri… Onların yeni yapraklar vermesini, kök salmasını, yeniden çiçek açmasını izlemek bana tarifsiz bir mutluluk veriyordu. Öyle çoğaldılar ki bir süre sonra üretmeyi bıraktım.
Ama çiçeklere olan sevgim hiç eksilmedi.
Bir gün sevgili arkadaşım Hatice, benim için yetiştirdiği bir menekşeyle geldi. Öyle güzel, öyle zarifti ki… Mor çiçeklerinin kenarları sanki incecik bir oya gibi işlenmişti. Fotoğrafına baktığınızda güzel olduğunu görebilirsiniz ama gerçeği çok daha başkaydı.
O menekşeyi gördüğüm an, yıllar bir anda geriye sardı.
Annem geldi gözlerimin önüne…
Çocukluğum, evimizin menekşelerle dolu yemek masası, annemin o çiçeklere gösterdiği sevgi…
Sanki Hatice bana yalnızca bir menekşe getirmemiş, çocukluğumdan küçücük bir parçayı da alıp getirmişti.
Bir de orkide getirmişti. Zarif, narin, birbirinden güzel çiçekleri olan bir orkide… Üstelik mis gibi kokuyordu! O güne kadar orkidelerin bu kadar güzel kokabileceğini bilmiyordum. Hep şekillerine, renklerine, o eşsiz zarafetlerine hayran kalmıştım ama bu orkide kokusuyla da beni kendisine aşık etmişti.
Yine çiçeklenmiştim…
Yine her sabah onlara bakıp gülümsüyor, yeni açan bir çiçeği gördüğümde çocuklar gibi seviniyordum.
Ben kendisine çiçek alan bir kadınım. Bir çiçekçiye girip beğendiğim çiçeği almak için özel bir günü, bir kutlamayı ya da bir başkasının beni mutlu etmesini beklemem.
Ama bir başkasının benim için çiçek alması, hele ki kendi elleriyle yetiştirip bana getirmesi bambaşka bir duygudur.
Çünkü o çiçeğin içinde yalnızca güzellik yoktur.
Düşünülmek vardır…
Hatırlanmak vardır…
Bir başkasının hayatında bir yerinizin olduğunu, onun aklından ve kalbinden geçtiğinizi bilmek vardır.
Bir insanın kendi elleriyle yetiştirdiği bir çiçeği size getirmesi, aslında kendi zamanından, emeğinden ve sevgisinden bir parçayı sizinle paylaşmasıdır.
Hatice’m de bana yalnızca çiçek getirmemişti.
Sevgisini getirmişti.
Dostluğunu getirmişti.
Beni düşündüğünü, beni tanıdığını, nelerin mutlu edeceğini bildiğini hissettirmişti.
O günlerde bu çiçeklere bakarken ne kadar mutlu olduğumu hatırlıyorum. Ama insan, yaşarken bazı anların ileride ne kadar kıymetli birer hatıraya dönüşeceğini bilemiyor.
Bir gün o çiçeğe baktığında, onu getiren insanın artık yanında olmayacağını düşünmüyor.
Bir gün bir menekşenin, bir dostun sesini, gülüşünü, ellerini ve sevgisini hatırlatacağını bilmiyor…
Hatice’mi kaybettim.
Onun ardından geriye dönüp baktığımda, kendisini ne kadar güzel bir isimle andığımı bir kez daha düşünüyorum.
Ben ona hep “Çiçeklere ruh veren kadın” derdim. O da bana “Sevgi çiçeği” derdi her zaman…
Çünkü o, çiçekleri yalnızca yetiştirmezdi. Onlara sevgisini, sabrını, emeğini katardı. Onun ellerinde büyüyen her çiçekte, kendi güzel ruhundan bir parça varmış gibi hissederdim.
Şimdi o menekşenin fotoğrafına baktığımda iki ayrı zaman, iki ayrı sevgi buluşuyor içimde.
Bir yanda annem ve çocukluğum…
Diğer yanda Hatice’m ve onun güzel dostluğu…
İkisi de çiçeklerin diliyle dokunmuş hayatıma.
İkisi de bana bir çiçeğin yalnızca çiçek olmadığını, bazen bir insanın sevgisini, bazen bir evin sıcaklığını, bazen de bir ömrün en güzel hatıralarını taşıyabileceğini öğretmiş.
Hatice’min ardından şunu daha iyi anlıyorum:
İnsan sevdiklerini kaybettiğinde, onların yokluğunu yalnızca büyük günlerde, özel tarihlerde ya da kalabalık sofralarda hissetmiyor.
Bazen bir çiçeğin yaprağında…
Bazen hiç beklemediği bir kokuda…
Bazen de yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafa bakarken hissediyor.
Bir anda geçmişin kapısı açılıyor. O insan yeniden yanı başınızdaymış gibi oluyor. Birlikte güldüğünüz günler, paylaştığınız sohbetler, küçücük ama unutulmaz iyilikler gelip kalbinizin en hassas yerine dokunuyor.
İşte o zaman anlıyorsunuz ki bazı insanlar bu dünyadan ayrılsalar da hayatınızdan hiç gitmiyorlar.
Onların sevgisi, bıraktıkları hatıraların içinde yaşamaya devam ediyor.
Hatice’m…
Senin ellerinle yetiştirdiğin o menekşeye her baktığımda yalnızca güzel bir çiçek görmüyorum artık.
Seni görüyorum.
Beni düşündüğün o günü, bana yaşattığın mutluluğu, dostluğunun içtenliğini hatırlıyorum.
Bana getirdiğin çiçekler belki zamanla soldu ama onların içime bıraktığı güzellik hiç solmadı.
Senin bana verdiğin çiçeklerle yeniden çiçeklenmiştim.
Şimdi ise seni her hatırladığımda, kalbimin bir köşesinde yine bir menekşe açıyor…
Ve ben o menekşeye baktıkça hem anneme hem sana, hem çocukluğuma hem de hayatıma dokunan bütün güzel insanlara bir kez daha sevgiyle gülümsüyorum.
Bazı insanlar çiçek yetiştirir, bazıları ise dokundukları insanların ruhunda çiçekler açtırır.
Sen ikisini de yaptın, güzel Hatice’m…
İyi ki yollarımız kesişmiş. İyi ki hayatıma dokunmuşsun. İyi ki bana yalnızca çiçeklerini değil, o güzel yüreğinden bir parçayı da bırakmışsın.
Seni sevgiyle, özlemle ve yüzümde buruk bir gülümsemeyle anıyorum.
Kutlu Tin’in şad olsun, çiçeklere ruh veren güzel kadın… ????????❤️
Senin yetiştirdiğin çiçekler gibi, hatıran da gönlümde hep çiçek açacak…
Yorum Yap