Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | BARDAĞIN DOLU TARAFINI GÖRMEKTEN, BOŞ TARAFINI DOLDURMAYA

Yaşamın, değişimin ve insanın kendini yeniden inşa etmesinin üzerinedir bu yazdıklarım.
Daha genç olduğum yıllarda, hayata güzel bakabilmenin sırrının bardağın dolu tarafını görmek olduğuna inanırdım. İnsan elindekilerin kıymetini bilmeli, eksiklerine değil sahip olduklarına odaklanmalı, yaşadığı olumsuzluklara rağmen iyimserliğini korumalıydı. Mutluluğun, biraz da insanın hayata hangi pencereden baktığıyla ilgili olduğunu düşünürdüm.
O yıllarda bana göre güçlü insan, her koşulda güzel bir şeyler bulabilen, en karanlık günlerinde bile umut edebilen insandı.
Zaman geçti…
Yaşadım, gözlemledim, yanıldım, öğrendim. Bazen hayatın bana sunduklarıyla yetindim, bazen yetinmemem gerektiğini anladım. Kimi zaman değiştiremeyeceğimi düşündüğüm koşulların içinde kendime küçük mutluluklar yarattım. Kimi zaman da o koşulları değiştirmek için harekete geçmem gerektiğini fark ettim.
Ve yıllar içinde, yalnızca bardağın dolu tarafını görmenin yeterli olmadığına karar verdim.
Çünkü insan, sürekli olarak elindekilerle mutlu olmaya çalışırken eksiklerini görmezden gelmeye başlayabiliyordu. Hatta bazen bu iyimserlik, insanın kendi hayatındaki sorunlarla yüzleşmesini engelleyen bir alışkanlığa dönüşebiliyordu.
Bir noktadan sonra bunun adına “Polyannacılık” demeye başladım.
Oysa yaşam, yalnızca sahip olduklarımızla mutlu olma sanatı değildir. Aynı zamanda eksiklerimizi fark etme, onları sorgulama ve mümkün olduğunca tamamlama çabasıdır.
Bardağın dolu tarafını görmek şükretmeyi, boş tarafını doldurmaya çalışmak ise gelişmeyi öğretir insana.
Bugün geldiğim noktada biliyorum ki bu ikisi birbirinin karşıtı değil, birbirini tamamlayan iki ayrı yaşam bilinci.
İnsan, sahip olduklarının değerini bilirken daha fazlasını istemekten utanmamalı. Mutlu olduğu bir hayatın içinde bile değiştirmek istediği şeyler olabileceğini kabul etmeli. Çünkü insanın kendisini geliştirmek istemesi, sahip olduklarına nankörlük etmesi anlamına gelmez.
Aksine, yaşamına verdiği değerin bir başka ifadesidir.
İyimserlik, gerçeklerle yüzleşmenin önüne geçtiğinde…
İnsan psikolojisinin en ilginç yanlarından biri, bazen kendisini korumak adına gerçekleri olduğundan farklı görmeye çalışmasıdır.
Zor bir ilişkinin içinde yaşayan biri, ilişkinin güzel taraflarına tutunarak kendisini mutlu olduğuna inandırabilir. Yıllardır mutsuz olduğu bir işte çalışan biri, düzenli bir geliri olduğu için başka bir hayatın mümkün olup olmadığını sorgulamaktan vazgeçebilir. Kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyen biri, başkalarının mutluluğuyla yetinmeyi bir erdem olarak benimseyebilir.
Elbette sahip olduklarımızın kıymetini bilmek önemlidir. Ancak insan, yalnızca iyi olanı görmeye çalışırken kendisine iyi gelmeyen şeyleri de normalleştirmeye başlayabilir.
İşte burada iyimserlikle kendini kandırmak arasındaki ince çizgi ortaya çıkar.
Gerçek iyimserlik, hayatımızdaki sorunların üzerini örtmek değildir. Onların varlığını kabul ederken değişimin mümkün olduğuna inanabilmektir.
Bir ilişkinin güzel yanlarını görmek kadar, eksik kalan sevgiyi, ilgiyi ve saygıyı da fark edebilmek gerekir. Bir işin sağladığı güvenceyi takdir etmek kadar, insanın kendi yeteneklerini ne ölçüde kullanabildiğini sorgulaması da önemlidir.
Çünkü insan, yalnızca yaşadığı hayatı kabullenmekle değil, yaşayabileceği hayatı hayal etmekle de var olur.
Bazen bardağın boş tarafı bize neyin eksik olduğunu gösterir. Bazen de artık o bardağı değiştirmemiz gerektiğini…
İnsan, yaşadığı toplumun hem ürünü hem de değiştiricisidir…
Bardağın dolu ve boş tarafını görmek meselesi, yalnızca bireysel bir yaşam felsefesi değildir. Aynı zamanda toplumsal bir boyuta da sahiptir.
Toplumlar, bireylere çoğu zaman ellerindekilerle yetinmeyi öğretir.
Çocukluğumuzdan itibaren bize sabretmenin, şükretmenin, uyum sağlamanın ve koşullar ne olursa olsun güçlü görünmenin önemi anlatıldı.
Bunların her biri kendi içinde değerli olabilir. Ancak insanın içinde bulunduğu koşulları sorgulaması, daha iyi bir yaşam istemesi ve kendisine sunulan sınırların ötesini düşünmesi de en az bunlar kadar değerlidir.
Çünkü toplumsal ilerleme, yalnızca var olan düzenin iyi taraflarını görmekle gerçekleşmez.
Bir toplumda eğitim olanaklarının bulunması önemlidir; ancak bu olanaklara herkesin eşit biçimde erişip erişemediğini sorgulamak da gerekir.
Kadınların çalışma hayatında yer alabilmesi bir kazanımdır; ancak fırsat eşitliğinin, ekonomik bağımsızlığın ve toplumsal sorumlulukların ne ölçüde adil paylaşıldığını tartışmak da gerekir.
Bir ülkede özgürlüklerden söz edebilmek değerlidir; ancak o özgürlüklerin herkes için aynı ölçüde geçerli olup olmadığını sorgulamak da toplumsal bilincin bir parçasıdır.
Tarih boyunca insanlığın ilerlemesinde, var olanla yetinmeyen insanların önemli bir rolü olmuştur.
Daha adil bir toplum, daha iyi bir eğitim, daha insanca çalışma koşulları ve daha özgür bir yaşam isteyen insanlar, içinde bulundukları dünyanın eksik taraflarını görmüş ve onları değiştirmek için çaba göstermişlerdir.
Bu nedenle bardağın boş tarafını görmek her zaman karamsarlık değildir.
Bazen eleştirel düşüncenin, bazen toplumsal sorumluluğun, bazen de değişimin ilk adımıdır.
Çünkü eksikliği fark etmek, onu gidermenin başlangıcıdır.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Her eksikliği bireyin kendi çabasıyla gidermesi mümkün değildir. Bazı boşluklar kişisel tercihlerimizden, bazıları ilişkilerimizden, bazıları ise içinde yaşadığımız toplumun ekonomik, kültürel ve yapısal koşullarından kaynaklanır.
Dolayısıyla bardağın boş tarafını doldurmak, bazen insanın kendisini değiştirmesini, bazen de insanların bir araya gelerek yaşadıkları koşulları değiştirmesini gerektirir.
İnsan, kendi hayatının sorumluluğunu alırken içinde yaşadığı toplumun sorumluluğundan da bütünüyle bağımsız değildir.
Devinim yaşamın temelidir… Evrimin de…
Hayatın bana öğrettiği en önemli gerçeklerden biri, hiçbir şeyin sonsuza kadar aynı kalmadığıdır.
Doğa değişir. Mevsimler değişir. Toplumlar, düşünceler, ilişkiler, ihtiyaçlar ve insanın kendisi değişir.
Bedenimiz yaş alırken zihnimiz yeni deneyimlerle biçimlenir. Dün doğru kabul ettiğimiz bir düşünce, bugün yaşadıklarımızın ışığında anlamını yitirebilir. Bir zamanlar bizi mutlu eden şeyler, yıllar sonra aynı duyguyu yaratmayabilir.
Bu, hayatın doğal akışıdır.
Biyolojik evrim, kuşaklar boyunca gerçekleşen değişimlerin ve doğal süreçlerin sonucudur. İnsan yaşamındaki kişisel gelişim ise bundan farklı olarak bilinçli tercihlerimizi, deneyimlerimizi, öğrendiklerimizi ve çevremizle kurduğumuz ilişkileri de içerir.
Ancak her ikisi de bize değişimin yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatır.
Herakleitos'un aynı nehirde iki kez yıkanamayacağımızı anlatan düşüncesini bu nedenle çok anlamlı bulurum.
Çünkü nehir akmaya devam ederken biz de değişiriz.
Dün olduğumuz insanla bugün olduğumuz insan aynı değildir. Aynı olaylara verdiğimiz tepkiler, insanlardan beklentilerimiz, hayallerimiz ve önceliklerimiz zamanla farklılaşır.
Bazen bu değişimi fark etmeyiz bile.
Ta ki bir gün, eskiden bizi mutlu eden bir hayatın artık bize yetmediğini anlayana kadar…
İşte o an, insanın kendi içindeki değişimle yüzleştiği andır.
Ve bence insanın kendisine sorabileceği en önemli sorulardan biri şudur: “Ben değişirken hayatımın da benimle birlikte değişmesine izin veriyor muyum?
Yoksa yıllar önce oluşturduğum düşüncelerin, alışkanlıkların ve korkuların içinde yaşamaya devam mı ediyorum?”…
Çünkü sürekli hareket halinde olan bir dünyada, durmak her zaman yerinde saymak anlamına gelmez.
Bazen geride kalmak anlamına gelir.
Burada sözünü ettiğim durmak, insanın dinlenmesi, kendisine zaman ayırması ya da hayatın hızından uzaklaşması değildir. İnsan bazen durarak da gelişir. Düşünerek, gözlemleyerek, kendisini dinleyerek de ilerleyebilir.
Benim sözünü ettiğim durmak, insanın değişime kendisini kapatmasıdır.
Öğrenmekten vazgeçmesi, alışkanlıklarını sorgulamaması, yanlış olduğunu fark ettiği düşüncelere yalnızca alışmış olduğu için tutunmasıdır.
Hayat değişirken insanın kendi iç dünyasını değişmez kabul etmesidir.
Çünkü gelişim yalnızca hareket etmek değil, gerektiğinde yön değiştirebilmektir.
İnsan kendi hayatının seyircisi mi, yoksa öznesi mi olmalıdır?..
Felsefi açıdan baktığımda, bardağın dolu tarafını görmekle boş tarafını doldurmak arasındaki farkı, insanın hayat karşısındaki konumuyla ilişkilendiriyorum.
Birinde insan, kendisine sunulan hayatın içindeki güzellikleri keşfetmeye çalışır. Diğerinde ise o hayatın biçimlenmesine bilinçli olarak katılır.
Elbette yaşamımızdaki her şeyi kontrol edemeyiz. Nerede doğacağımızı, nasıl bir ailede büyüyeceğimizi, hangi toplumsal koşullarla karşılaşacağımızı ya da hayatın önümüze hangi beklenmedik olayları çıkaracağını her zaman seçemeyiz.
Ancak birçok durumda, yaşadıklarımızı nasıl anlamlandıracağımız ve bundan sonra hangi adımları atacağımız konusunda belirli bir hareket alanımız vardır.
İnsan bazen kendisine sunulan koşulları değiştiremez; ama o koşulların içinde kendisine yeni bir yol açabilir.
Bazen bir ilişkiyi kurtaramaz; ama o ilişkinin içinde kendisini kaybetmemeyi öğrenebilir.
Bazen geçmişte yaşadığı bir haksızlığı ortadan kaldıramaz; ama o haksızlığın gelecekteki bütün kararlarını belirlemesine izin vermemeyi seçebilir.
Bazen de yıllardır sürdürdüğü bir yaşam biçiminin artık kendisine ait olmadığını fark eder ve her şeye yeniden başlamaya cesaret eder.
Bütün bunlar insanın kendi yaşamının öznesi olma çabasının farklı biçimleridir.
Bence olgunlaşmak, hayatın bize sunduğu her şeyi olduğu gibi kabul etmek değildir. Neyi kabul edeceğimizi, neyi değiştirmeye çalışacağımızı ve neyi geride bırakmamız gerektiğini ayırt edebilmektir.
Çünkü her boşluk doldurulmak zorunda değildir.
Bazı boşluklar bize ait olmayan beklentilerden doğar. Bazıları başkalarının hayatlarıyla kendimizi karşılaştırmamızın sonucudur. Bazıları ise gerçekten ihtiyaç duyduğumuz sevginin, özgürlüğün, bilginin veya anlamın eksikliğidir.
Önemli olan, bardağımızın neden boş olduğunu ve onu neyle doldurmak istediğimizi kendimize dürüstçe sorabilmektir.
Yaş almak değil, yaşadıklarımızdan yeni bir insan yaratabilmek…
Gençlik yıllarımda mutluluğu daha çok bir bakış açısı olarak görürdüm.
Bugün ise mutluluğun, insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.
Elbette hala bardağın dolu tarafını görmenin önemli olduğuna inanıyorum. Sahip olduklarımın değerini bilmek, küçük mutlulukları fark etmek, güzel bir anın içinde kalabilmek benim için hala çok kıymetli.
Ancak artık biliyorum ki insanın kendisine karşı dürüst olması da en az bunlar kadar önemli.
Bazen hayatımızda yolunda gitmeyen şeyleri kabul etmek, onları değiştirmekten daha zordur.
Çünkü değişim, alıştığımız düzeni sorgulamamızı gerektirir.
Bazen yıllardır sürdürdüğümüz bir ilişkiye, bazen kendimizle ilgili inandığımız bir düşünceye, bazen de uğruna büyük emek verdiğimiz bir hayale farklı gözlerle bakmak zorunda kalırız.
Bu kolay değildir.
İnsan, alıştığı mutsuzluğu bile zaman zaman bilmediği bir mutluluğa tercih edebilir. Çünkü tanıdık olan, her zaman iyi olmasa da güvenli hissettirebilir.
Oysa yaşadıklarımızdan öğrendiklerimiz, yalnızca geçmişi anlamlandırmak için değildir.
Geleceğimizi daha bilinçli biçimde kurabilmek içindir.
Bence insanın olgunlaşması, yılların kendisine kazandırdığı deneyimleri biriktirmesinden ibaret değildir. O deneyimlerin kendisini nasıl değiştirdiğini fark edebilmesidir.
Aynı mutsuz olduğu yaşanmışlıkları neden tekrarladığını anlayabilmesi, kendisine zarar veren alışkanlıklarını sorgulayabilmesi, gerektiğinde kendi doğrularını bile yeniden değerlendirebilmesidir.
Ve belki de en önemlisi, geçmişte verdiği kararları bugünkü aklıyla yargılamak yerine, o günkü kendisine anlayış gösterirken bugünkü kendisinden daha fazlasını bekleyebilmesidir.
Çünkü insan, hayatının herhangi bir döneminde yeniden öğrenebilir, yeniden başlayabilir, yeniden sevebilir ve yeniden kendisini keşfedebilir.
Yaş almak, insanın değişim ihtiyacını ortadan kaldırmaz.
Bazen tam tersine, yıllarca ertelediği değişimlerin artık ertelenmemesi gerektiğini hatırlatır.
Artık bardağa başka türlü bakıyorum…
Bugün geriye dönüp baktığımda, gençliğimdeki iyimserliğimi bütünüyle yanlış bulmuyorum.
O günkü düşüncelerim, o günkü deneyimlerimin sonucuydu. Hayatı tanıdıkça, insanları gözlemledikçe ve kendi iç dünyamla daha fazla yüzleştikçe bakış açım da değişti.
Bir zamanlar yalnızca bardağın dolu tarafını görmeye çalışırken bugün boş tarafını da fark edebiliyorum.
Ve artık o boşluğu gördüğümde kendimi mutsuz, eksik ya da başarısız hissetmek zorunda olmadığımı biliyorum.
Çünkü eksiklerimin farkında olmak, sahip olduklarımın değerini bilmediğim anlamına gelmiyor.
Daha fazlasını istemek, bugüne kadar yaşadığım hayatı değersizleştirmiyor.
Değişmek istemek, geçmişteki kendimi reddetmek anlamına gelmiyor.
Aksine, geçmişteki kendimin bugünkü bana bıraktığı deneyimlerle gelecekteki kendime yeni bir yol açmak anlamına geliyor.
Artık biliyorum ki hayatın amacı, her koşulda mutlu görünmek değil. İnsanın kendi gerçeğiyle yüzleşebilmesi, o gerçeğin içinde kendisine anlamlı bir yaşam kurabilmesi ve gerektiğinde o yaşamı yeniden biçimlendirebilmesi.
Bardağın dolu tarafını görmek bana minnet duymayı öğretti.
Boş tarafını görmek, kendime karşı dürüst olmayı…
Onu doldurmaya çalışmak ise yaşamımın sorumluluğunu almayı…
Ve bütün bunların sonunda şunu anladım:
Hayat, yalnızca bize verilenlerle yetinerek geçirilecek kadar uzun değil; değiştirebileceğimiz şeyleri sürekli erteleyecek kadar da kısa değil.
Dünya dönüyor. Zaman akıyor. İnsanlar, toplumlar, düşünceler ve hayatın kendisi sürekli değişiyor.
Ben de bu değişimin dışında kalmak istemiyorum.
Öğrenmeye, sorgulamaya, gerektiğinde yanılmaya, yeniden denemeye ve kendimi yeniden inşa etmeye devam ediyorum…
Çünkü benim için yaşamak, yalnızca geçen yılların içinde var olmak değil; o yılların içinden geçerken dönüşebilmek, gelişebilmek ve kendi hayatıma yeni anlamlar katabilmek demek.
Ve artık bardağın yalnızca dolu tarafına bakmıyorum.
Boş tarafını da görüyorum.
Neden boş olduğunu sorguluyorum.
Doldurabileceğim bir boşluksa emek veriyorum. Dolduramayacağım bir boşluksa onunla nasıl yaşayacağımı öğreniyorum. Bana ait olmayan bir boşluksa onu doldurmak zorunda olmadığımı kabul ediyorum.
Bazen de bardağın kendisini değiştiriyorum…
Çünkü hayatın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri şu: İnsan, sahip olduklarının kıymetini bilerek huzur bulabilir. Ama kendi yaşamını değiştirme cesaretini göstererek özgürleşir.
Ve ben artık yalnızca hayatın bana sunduklarıyla mutlu olmaya çalışan biri değil, kendi hayatının oluşumuna bilinçli olarak katılan Bir’iyim.
Dünya dönmeye devam ederken ben de kendi içimde dönüşmeye devam ediyorum.
Çünkü yaşam devinimdir…
Ve insan, kendisini tamamlanmış saymadığı sürece, her yeni gün kendi yaşamına yeni bir anlam katma olanağına sahiptir.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha