“Çocukların kendi hedefleri olmalı; anne ve babalar bu hedeflere ulaşmalarında onlara yardımcı olmalı ve desteklemeli. Çocuklar, anne ve babalarının olmak isteyip de olamadıkları, yapmak isteyip de yapamadıkları hedeflerinin uygulama tahtaları olmamalı…”
— L.E.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde anne babanın zihninde onunla birlikte bir gelecek de doğar.
Daha küçücükken başlıyoruz düşünmeye:
“Çok zeki, kesin doktor olur…”.
“Matematiği çok iyi, mühendis olmalı…”.
“Ben okuyamadım, o mutlaka okuyacak…”.
“Benim zamanımda imkanım olmadı, bari o yapsın…”
Bütün bunlar ilk bakışta sevginin cümleleri gibi görünebilir. Çoğu zaman gerçekten de sevginin içinden doğarlar. Anne baba çocuğunun iyi bir hayatı olsun, ekonomik sıkıntı çekmesin, toplumda saygın bir yere gelsin ister. Fakat sevgi ile beklenti arasındaki çizgi bazen fark edilmeden aşılır.
İşte o noktadan sonra anne baba çocuğun geleceğine eşlik etmek yerine, onun geleceğini yazmaya başlar.
Oysa çocuklarımız bizim devamımız olabilirler ama tekrarımız değildirler. Onlar bizim yarım bıraktığımız hayatı tamamlamak, gerçekleştiremediğimiz hayalleri gerçekleştirmek, ulaşamadığımız mesleklere ulaşmak için dünyaya gelmediler.
Her çocuk kendi hikayesinin başkahramanıdır.
“Ben yapamadım, bari çocuğum yapsın…”.
Ebeveynlikte en sık yapılan hatalardan biri, insanın kendi geçmişindeki eksiklikleri çocuğunun geleceği üzerinden telafi etmeye çalışmasıdır.
Gençliğinde doktor olmak isteyip olamayan bir anne çocuğunun doktor olmasını isteyebilir.
Maddi imkansızlıklar nedeniyle okuyamayan bir baba, çocuğunun mutlaka çok prestijli bir meslek sahibi olmasını bekleyebilir.
Sanatla uğraşmak isteyip ailesinden izin alamayan biri, kendi çocuğunu daha küçük yaşta piyanodan baleye, resimden başka kurslara koşturabilir.
Burada niyet her zaman kötü değildir. Hatta çoğu zaman tam tersidir: “Benim sahip olamadığım imkanlara çocuğum sahip olsun.”… Bunda yanlış bir şey de yoktur.
Sorun, imkan sunmakla yön dayatmak arasındaki fark kaybolduğunda başlar. Çocuğa piyano öğrenme fırsatı vermek başka şeydir; çocuk istemediği halde “Ben senin yaşındayken çok istemiştim ama yapamadım.” diyerek onu yıllarca piyanonun başında tutmak başka…
İyi eğitim alabilmesi için imkan yaratmak başka şeydir; hangi mesleği seçeceğine onun adına karar vermek başka… Çocuğun önüne kapılar açmak başka şeydir; hangi kapıdan geçeceğine karar vermek başka.
Bence anne babanın görevi mümkün olduğunca çok kapının anahtarını çocuğuna verebilmektir.
Ama hangi kapıyı açacağını ona bırakmaktır.
Bizim korkularımız onların kaderi olmamalıdır.
Ebeveynler çocuklarının seçimlerine müdahale ederken çoğu zaman bunun adına “tecrübe” derler.
“Ben hayatı senden daha iyi biliyorum.”…
Doğrudur.
Bir anne ya da baba yirmi yaşındaki çocuğundan çok daha fazla şey yaşamıştır.
Ama burada önemli bir ayrıntı vardır: Biz kendi hayatımızı daha iyi biliriz. Onların yaşayacağı hayatı değil.
Dünya değişiyor.
Meslekler değişiyor.
Ekonomi değişiyor.
Teknoloji değişiyor.
İnsanların çalışma ve yaşama biçimleri değişiyor.
Dahası, aynı ailede yetişmiş iki kardeş bile birbirinden tamamen farklı insanlar olabiliyor.
O halde bizim gençliğimizde doğru olan bir seçimin, çocuğumuz için de doğru olacağını nasıl kesin olarak söyleyebiliriz?
Tecrübemizi paylaşabiliriz.
Riskleri anlatabiliriz.
Sorular sorabiliriz.
Alternatifleri gösterebiliriz.
Ama sonunda o hayatı yaşayacak olan kişi çocuğumuzdur.
Çünkü anne baba bir gün o mesleğin masasından kalkıp evine dönmeyecek.
Her sabah o işe çocuk gidecek.
Sevmediği işi o yapacak.
Sevmediği hayatın içinde o yaşayacak.
Ve eğer bütün bunları yalnızca anne babasını mutlu etmek için yaptıysa, yıllar sonra belki çok başarılı görünen ama kendi hayatına yabancılaşmış bir yetişkine dönüşecek.
Başarı bazen vazgeçebilmektir.
Çocuklarımız konusunda başarıyı da yeniden düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
Biz çoğu zaman başarıyı başladığı işi bitirmek olarak öğretiyoruz.
“Başladıysan bitireceksin.”.
“Bu kadar emek verdin, şimdi bırakılır mı?”.
“Notların bu kadar iyiyken neden bölüm değiştiriyorsun?”.
Oysa bazen insanın verdiği en doğru karar, iyi olduğu bir şeyi bırakıp sevdiği başka bir şeye yönelmektir.
Çünkü bir konuda başarılı olmak, o konuda ömür boyu mutlu olacağımız anlamına gelmez.
Bunu kendi çocuklarımda çok açık biçimde yaşadım.
Seyitcan lisedeyken Computer Science okumak istiyordu. Princeton Üniversitesi’ne de bu alanda kabul edildi ve ilk yıl eğitimine bu bölümde başladı.
Notları son derece yüksekti.
Yani ortada bir başarısızlık yoktu.
İlk yaz eve geldiğinde bana bölümünü değiştirmek istediğini söyledi. İleride politikaya atılmayı düşündüğü için dünyayı başka bir açıdan tanımak istediğini; başka ülkelerin tarihlerini, kültürlerini ve dillerini öğrenmenin kendisi için daha anlamlı olduğunu anlattı.
O anda ona söyleyebileceğim başka şeyler de vardı:
“Bu kadar başarılıyken neden bırakıyorsun?”…
“Computer Science’ın geleceği çok iyi.”…
“Bu bölümden mezun olursan çok para kazanırsın.”…
“Bir yıl okudun, şimdi neden değiştiriyorsun?”…
Söylemedim.
Çünkü düşündüğüm şey çok daha basitti:
İnsan hangi işi yaparsa yapsın, hayatını bir şekilde kazanır. Ama sevmediği bir hayatın içinde kaybettiği yılları geri kazanamaz. O’na kararına saygı duyduğumu söyledim. Çünkü benim görevim Seyitcan’ın hayatının senaryosunu yazmak değildi. Ben annesiydim.
Görevim gerektiğinde fikrimi söylemek, düştüğünde elimi uzatmak, seçeneklerini görebilmesine yardımcı olmak ve kendi yolunu seçerken arkasında olduğumu hissettirmekti.
Aynısını Eylül’de de yaşadım. Eylül ise çocukluğundan beri tıp okumak istiyordu. Bu geçici bir çocukluk hevesi gibi de görünmüyordu. Lise yıllarındaki gönüllü çalışmalarını bile hastanede yaptı. Üniversiteye kabul edildiğinde tıp eğitimine hazırlık amacıyla Moleküler Biyoloji okumaya başladı. Sonra Covid başladı.
Eve dönmek zorunda kaldı. O da bütün derslerini “A” ile tamamlamıştı. Yani yine başarısızlık nedeniyle verilmiş bir karar yoktu. Fakat bir süre sonra Eylül de bana bölümünü değiştirmek istediğini söyledi.
Sonunda Ekonomi ana dalını, İşletme yan dalını seçti ve üniversiteden bu şekilde mezun oldu.
İki çocuğumda da aynı şeyi gördüm: İnsan bazen ne istediğini, ancak istemediği şeyi deneyimledikten sonra daha iyi anlayabiliyor. Bunun adına “kararsızlık” demek yerine, “kendini tanıma süreci” demeliyiz.
On sekiz yaşındaki bir gençten, hayatının geri kalanında ne yapmak istediğini kesin olarak bilmesini beklemek ne kadar gerçekçidir?..
Biz yetişkinler bile kırklı, ellili yaşlarımızda hayatımızı, ilişkilerimizi, işlerimizi, yaşadığımız şehirleri sorgularken; henüz kendisini ve dünyayı tanımaya çalışan gençlerden verdikleri ilk kararın arkasında ömür boyu durmalarını bekliyoruz.
Neden?
Fikir değiştirmek her zaman istikrarsızlık değildir.
Bazen gelişmenin göstergesidir.
Eğitim sisteminin esnekliği de önemlidir.
Çocuklarımın yaşadığı deneyimde Amerikan üniversite sisteminin sevdiğim taraflarından biri de buydu. Bölüm değiştirmeleri hayatlarından yıllar götürmedi.
Her ikisi de lise yıllarında üniversite kredileri aldıkları için zaten üniversiteye belli bir akademik birikimle başlamışlardı. Derslerin ve kredilerin aktarılabilmesi sayesinde yönlerini değiştirmeleri, eğitimlerini baştan almaları anlamına gelmedi. Bu bana eğitim konusunda çok önemli bir şeyi düşündürdü: Eğitimin amacı insanı verdiği ilk karara hapsetmek değil, kendisini keşfedebilmesine alan açmak olmalı.
Bir gencin on sekiz yaşında verdiği karar neden otuz sekiz yaşındaki hayatının zorunlu kaderi olsun?
Eğitim sistemi mümkün olduğu kadar geçişlere, yeniden düşünmeye ve farklı alanları keşfetmeye izin vermeli. Çünkü insanı yetiştiren yalnızca aldığı dersler değildir.
Arayışları da yetiştirir.
Vazgeçişleri de.
Yanlış seçimleri de.
Yeniden başlamaları da…
Çocuk anne babasının başarı projesi değildir.
Bazen ebeveynler bunu farkında olmadan yapıyor.
Çocuğun başarısı, ebeveynin kendi başarısının göstergesine dönüşüyor.
“Hangi üniversiteyi kazandı?”.
“Ne okuyor?”.
“Ne kadar kazanıyor?”.
“Doktor mu oldu?”.
“Avukat mı oldu?”.
Böyle olunca çocuk kendi hayatını yaşamaktan çok, ailesinin ve çevresinin beklentilerini karşılamaya başlıyor. Daha tehlikelisi, zamanla sevgiyi başarıyla ilişkilendirebiliyor: Başarılıysam değerliyim.
Annemin istediği kişi olursam onu mutlu ederim.
Babamın beklentisini karşılamazsam onu hayal kırıklığına uğratırım.
İşte burada anne babanın hayali, çocuğun omzunda görünmeyen bir yüke dönüşüyor.
Bir çocuk ailesini sevdiği için kendi hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmamalı.
Anne babanın sevgisi, çocuğun doğru mesleği seçmesinin ödülü değildir.
Desteklemek, her kararı sorgusuz kabul etmek değildir.
Elbette bütün bunlar, çocuk ne isterse hiçbir şey söylemeden kabul etmek anlamına gelmiyor.
Ebeveynlik yalnızca alkışlamak değildir.
Bazen uyarmaktır.
Bazen zor sorular sormaktır.
“Bunu gerçekten istiyor musun?”.
“Bu kararının sonuçlarını düşündün mü?”.
“Geçimini nasıl sağlayacaksın?”.
“B planın nedir?”.
“Bu senin isteğin mi, yoksa çevrenden mı etkileniyorsun?”.
Bunların hepsi sorulabilir.
Ama soru sormakla karar vermek arasında büyük fark vardır.
Sağlıklı ebeveynlik bana göre çocuğun yerine karar vermek değil, kendi kararını daha bilinçli verebilmesine yardımcı olmaktır.
Çünkü bir gün biz yanında olmayacağız.
Ve asıl yetiştirmemiz gereken kişi, her kararında annesini ya da babasını arayan biri değil; kendi seçeneklerini değerlendirebilen, yanlış kararının sorumluluğunu alabilen ve gerektiğinde yeniden başlayabilen bir yetişkindir.
Bazen en büyük ebeveynlik cümlesi şudur: “Bu senin hayatın. Ben sana düşüncelerimi söylerim ama kararına saygı duyarım.”…
Bunu söylemek kolay görünür.
Aslında hiç kolay değildir.
Çünkü çocuk büyütmenin belki de en zor yanı, yıllarca koruduğunuz bir insanın hayatının kontrolünün hiçbir zaman gerçekten size ait olmadığını kabul etmektir.
Küçükken elinden tutarsınız.
Sonra bir gün elinizi bırakır.
Ve ebeveynliğin başka bir dönemi başlar.
Artık önünden yürüyüp yolu siz belirleyemezsiniz.
Bazen yanında yürürsünüz.
Bazen arkasından bakarsınız.
Bazen düşeceğini bile bile müdahale etmezsiniz.
Çünkü bazı şeyleri yaşayarak öğrenmesi gerekir.
Ama dönüp baktığında sizi orada göreceğini bilir.
Anne babalığın özü de budur.
Çocuğun önünde yürüyüp ona yol çizmek değil; kendi yolunda yürüyebilecek kadar güçlü yetişmesini sağlamak…
Ben çocuklarımın benim gerçekleştiremediğim hayalleri gerçekleştirmelerini istemedim.
Onların kendi hayallerini bulabilmelerini istedim.
Çünkü onların başarıları benim madalyalarım değil.
Onların hayatları benim ikinci şansım değil.
Onların seçimleri benim geçmişimin telafisi hiç değil.
Benim hikayem bana ait.
Onlarınki onlara…
Ve inanıyorum ki bir anne babanın çocuğuna verebileceği en güzel hediyelerden biri, iyi bir eğitimden, iyi bir okuldan, hatta maddi imkanlardan bile önce şu duygudur:
“Kendi hayatını seçebilirsin.”.
Yanlış da seçebilirsin.
Fikrini de değiştirebilirsin.
Bir yola girip sonra o yolun sana göre olmadığını fark edebilirsin.
Yeniden başlayabilirsin.
Ben sana tecrübelerimi anlatırım.
Sana seçenekler sunarım.
Gerektiğinde seni uyarırım.
Düştüğünde elimi uzatırım.
Ama seni, benim olamadığım kişi olmaya zorlamam.
Çünkü seni gerçekten seviyorsam senden benim hayallerimi gerçekleştirmeni değil, kendi hayatını gerçekleştirmeni isterim.
Çocuklarımız bize ait değiller.
Bir süreliğine ellerini tutmamız için hayatımıza emanet edilmiş bağımsız insanlar onlar.
Ve belki ebeveynliğin en büyük başarısı, bir gün o eli bırakabildiğimizde çocuğumuzun korkmadan kendi yoluna yürüyebilmesidir.
Çünkü iyi ebeveynlik, çocuğuna nasıl bir hayat yaşayacağını öğretmekten çok, kendi hayatını seçebilecek cesareti vermektir.
-Leyla Edinç
Yorum Yap