Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | ÇOCUKLUĞUN YERİ DOLMAZ!

“Kazandıkların ne olursa olsun, çocukluğunda kaybettiğin hiçbir şeyin yerini dolduramaz…”
— L.E.
İnsan büyüdükçe hayatının eksiklerini tamamlayabileceğini sanıyor. Daha çok çalışarak, daha çok kazanarak, daha iyi bir hayat kurarak…
Çocukken sahip olamadığı evi alıyor mesela.
Giymeye imrendiği kıyafetleri artık düşünmeden alabiliyor.
Gidemediği yerlere gidiyor. Kendisinden esirgenen imkanları kendi çocuklarına sunuyor. Bir zamanlar kapısında beklediği hayatın, yıllar sonra sahibi oluyor.
Ama sonra garip bir şey fark ediyor:
İnsan bazı şeylere geç kaldığında, sahip olmakla tamamlanamıyor. Çünkü çocuklukta kaybedilen her şeyin yetişkinlikte bir karşılığı yok. Bazı şeylerin yalnızca bir zamanı var.
Bir çocuğun başının okşanmasının zamanı var mesela.
Korktuğunda “Ben buradayım!” diyecek bir sese ihtiyaç duyduğu bir yaş var. Başarılı olduğu için değil, yalnızca var olduğu için sevildiğini hissetmesi gereken bir dönem var.
Oyun oynaması gereken bir yaş…
Sorumluluk taşımaması gereken bir yaş…
Dünyanın bütün yükünü henüz bilmemesi gereken bir yaş…
Ve hayat o yaşlarda vermesi gerekeni vermediyse, insan yıllar sonra çok şey kazanabiliyor; fakat geçmişe dönüp o eksik parçayı yerine koyamıyor.
Çünkü bazı kayıpların telafisi yoktur.
Sadece kabulü vardır.
Her çocuk aynı yaşta büyümez
Takvim bütün çocukların yaşını aynı şekilde hesaplar.
Ama hayat hesaplamaz.
Aynı gün doğmuş iki çocuk düşünün.
Biri akşam ne yiyeceğini düşünmez. Evde birilerinin bunu düşüneceğini bilir.
Diğeri annesinin yüzünden o ay paranın yetmediğini anlamaya çalışır.
Biri düştüğünde ağlar.
Diğeri ağlamamayı öğrenir.
Biri hata yaptığında affedileceğini bilir.
Diğeri sevgiyi kaybetmemek için hata yapmamaya çalışır.
Biri çocukluğunu yaşar.
Diğeri çocukken büyür.
İşte toplumun çoğu zaman görmediği eşitsizliklerden biri budur.
Biz eşitsizliği genellikle parayla ölçüyoruz. Kimin hangi evde yaşadığına, hangi okula gittiğine, hangi imkanlara sahip olduğuna bakıyoruz.
Oysa insanlar hayata yalnızca farklı ekonomik koşullarda başlamıyorlar.
Farklı miktarlarda güvenle, sevgiyle, şefkatle ve aidiyet duygusuyla da başlıyorlar.
Bir çocuğun gelecekte yanında taşıyacağı en büyük miras bazen para değildir. “Ne olursa olsun benim arkamda birileri var.” duygusudur.
Bunun banka hesabında karşılığı yoktur.
Ama insan hayatındaki değeri ölçülemeyecek kadar büyüktür.
Bazı başarıların arkasında alkışlanmamış bir çocuk vardır.
Yetişkin olduğumuzda toplum bize ne başardığımızı soruyor.
Hangi okulu bitirdin?
Ne iş yapıyorsun?
Ne kadar kazanıyorsun?
Nerede yaşıyorsun?
Neye sahipsin?
Fakat çok az insan şunu soruyor: Bütün bunları kazanmak zorunda olduğunu sana düşündüren neydi?
Çünkü bazen başarı yalnızca başarı değildir.
Çocukken yoksulluk yaşayan biri için para, zenginlikten önce güvenliktir.
Sürekli küçümsenen biri için başarı, yıllar sonra dünyaya verilmiş sessiz bir cevaptır.
Sevgiyi başarıyla ilişkilendiren bir çocuk için mükemmeliyetçilik, bir karakter özelliğinden çok “Ancak yeterince iyi olursam beni severler. düşüncesinin yetişkinlikteki devamı olabilir.
Ve insan bazen hayatının yarısını bir şeyler kazanarak değil, geçmişte kendisine söylenmemiş tek bir cümlenin peşinden koşarak geçirir: “Sen olduğun halinle yeterlisin.”…
Belki bu yüzden bazı insanlar durmayı bilmez.
Bir başarıdan sonra hemen diğerine koşarlar.
Bir hedef gerçekleştiğinde birkaç gün mutlu olur, sonra yeni bir hedef koyarlar.
Dışarıdan bakıldığında hırslıdırlar.
Oysa içeride bazen çok eski bir hesap vardır.
Kendilerine değerlerini kanıtlamaya çalışıyorlardır.
Ve insanın kendisiyle yaptığı bu hesaplaşmanın bitiş çizgisi yoktur.
Çünkü çocukken oluşmuş bir boşluğu yetişkinlik başarılarıyla doldurmaya çalışıyorsa, dünya ona ne kadar madalya verirse versin içeriden hala aynı soru gelebilir:
“Şimdi yeterli miyim?”…
Her yaranın bir suçlusu olmayabilir.
İnsan yaş aldıkça başka bir gerçekle daha karşılaşıyor:
Anne babalarımız da bir zamanlar çocuktu.
Onların da alamadıkları sevgiler, yaşayamadıkları hayatlar, korkuları, yoksullukları, kayıpları vardı.
Belki sarılmayı bilmiyorlardı; çünkü onlara da sarılan olmamıştı.
Belki sevgilerini söyleyemediler; çünkü kendi evlerinde sevgi kelimelerle ifade edilmiyordu.
Belki çok serttiler; çünkü hayat onlara yumuşak davranmamıştı.
Belki sürekli çalıştılar ve çocuklarına zaman ayıramadılar; çünkü onların sevgiyi gösterme biçimi eve ekmek getirmekti.
İnsan bunu fark ettiği zaman çocukluğuna başka türlü bakmaya başlıyor.
Öfkenin yanına anlayış geliyor.
Fakat burada çok önemli bir ayrım var:
Bir insanı anlamak, onun bize yaşattığı eksikliği inkar etmek değildir.
“Annemin şartları çok zordu” diyebiliriz. Ve aynı anda:
“Ben yine de anneme ihtiyaç duydum.”…
“Babam elinden geleni yaptı” diyebiliriz.
Ve aynı anda: “Ben yine de ondan duyamadığım sözlerin eksikliğini yaşadım.”..
İki gerçek aynı anda doğru olabilir.
Belki yetişkinlik de biraz budur.
Anne babalarımızı ne kahramanlaştırmak ne de hayatımızdaki her yaranın sorumlusu yapmak…
Onları bütün kusurlarıyla insan olarak görebilmek.
Ve kendimizi de onların yapabildikleri ya da yapamadıkları üzerinden sonsuza kadar tanımlamamak.
Toplumların da çocuklukta bıraktığı yaralar vardır.
Her çocukluk yarası evin içinde oluşmaz.
Bazen çocuğun karşısındaki güç bir anne ya da baba değil, hayatın kendisidir.
Savaşlar çocukların çocukluğunu alır.
Göçler evlerini.
Yoksulluk seçim haklarını.
Şiddet güven duygularını.
Toplumsal eşitsizlik hayallerinin sınırlarını belirler.
Bazı çocuklar geleceklerini hayal ederken, bazıları yalnızca o günü atlatmaya çalışır.
Ve yıllar sonra toplum hepsini aynı başlangıç çizgisinden koşmuş gibi değerlendirir.
“Başaran başardı.”…
“Çalışan yaptı.”…
“İsteyen bir yolunu bulur.”…
Oysa hayat bu kadar basit değildir.
Bazı insanlar yarışa birkaç adım geriden değil, kilometrelerce geriden başlar.
Bu yüzden bir insanın bugünkü hayatına bakarak geçmişi hakkında hüküm vermek çoğu zaman yanıltıcıdır.
Çok güçlü görünen bir insanın gücü bazen tercih değil, mecburiyet olabilir.
Çünkü bazı çocuklara hayat çok erken yaşta şu mesajı verir: “Seni kurtarmaya kimse gelmeyecek.”…
Ve o çocuk gerçekten de kendisini kurtarmayı öğrenir.
Yıllar sonra herkes onun ne kadar güçlü olduğuna hayran olur.
Ama kimse şu soruyu sormaz: Bu kadar güçlü olmak zorunda kalmasaydı nasıl biri olurdu?
İnsan hiç yaşamadığı bir şeyi özleyebilir.
Çocukluk kayıplarının en hüzünlü tarafı budur.
İnsan yalnızca sahip olduğu ve sonra kaybettiği şeylerin yasını tutmaz.
Bazen hiç sahip olamadıklarının da yasını tutar.
Hiç yaşamadığı huzurlu bir aile ortamını…
Hiç duymadığı bir “Seninle gurur duyuyorum.” cümlesini…
Hiç yaşamadığı kaygısız çocukluğu…
Hiç hissedemediği güveni…
Bu yüzden yetişkin bir insanın içinde bazen açıklayamadığı bir özlem vardır.
Neye özlem duyduğunu bile tam olarak bilemez.
Çünkü ortada hatırladığı bir anı yoktur.
Sadece bir eksiklik hissi vardır.
Sanki hayatında bir oda hiç döşenmemiştir.
Diğer bütün odaları yıllar içerisinde güzelleştirmiştir.
Başarıyla…
Aşkla…
Dostluklarla…
Çocuklarıyla…
Seyahatlerle…
Anılarla…
Ama o eski oda hala boştur.
Ve insan zaman zaman kapısını açıp içine bakar.
İyileşmek unutmak değildir
Belki en büyük yanılgımız, iyileşmenin geçmişi silmek olduğunu düşünmektir.
Değildir.
Bazı şeyler unutulmaz.
Bazı eksiklikler tamamen kapanmaz.
Bazı soruların cevabı hiçbir zaman gelmez.
Ama insan yine de iyileşebilir.
Çünkü iyileşmek geçmişin hiç yaşanmamış olması değildir.
Geçmişin bugünkü hayatımız üzerindeki hükmünün azalmasıdır.
Bir zamanlar alamadığımız sevgiyi bugün verebilmek…
Bize kurulmamış güvenli ortamı kendi çocuklarımıza kurabilmek…
Bize söylenmeyen güzel sözleri söylemek…
Bir zamanlar yaşadığımız yoksunluğu başkasına yaşatmamak…
Belki insan geçmişini değiştiremez.
Ama geçmişinden ne çıkaracağını seçebilir.
Acısını öfkeye de dönüştürebilir, merhamete de.
Eksikliğini başkalarından sürekli talep edebilir ya da kendi içinde onunla barışmanın yollarını arayabilir.
Kendisine yapılanı tekrar edebilir ya da zinciri kendi kuşağında kırabilir.
İşte insanın gerçek gücü belki burada başlar.
Çektiği acıda değil.
O acıyı başkasının kaderi yapmamayı seçtiği yerde.
İçimizdeki çocuk hiçbir yere gitmiyor
Yaşımız ilerliyor.
Saçlarımız değişiyor.
Çocuklarımız büyüyor.
Evler, şehirler, insanlar değişiyor.
Hayatın içinde birçok kimlik kazanıyoruz.
Anne oluyoruz.
Baba oluyoruz.
Eş oluyoruz.
İş insanı oluyoruz.
Başarılı oluyoruz.
Kaybediyoruz.
Yeniden başlıyoruz.
Fakat bütün bu kimliklerin altında bir yerde, dünyayı ilk kez tanımaya çalışan o çocuk yaşamaya devam ediyor.
Onun soruları çok basit.
Beni sevdiniz mi?
Beni gördünüz mü?
Beni dinlediniz mi?
Korktuğumda yanımda oldunuz mu?
Ben hiçbir şey başarmadan da değerli miydim?
Belki yetişkinlikte sahip olduğumuz hiçbir şey bu soruların geçmişte verilmemiş cevaplarını bütünüyle değiştiremiyor.
Ve belki değiştirmesi de gerekmiyor.
Çünkü hayatın amacı geçmişimizi yeniden yazmak değil. Onunla yaşamayı öğrenirken geleceğimizi başka türlü yazabilmek.
Bir gün insan dönüp hayatına baktığında çok şey kazanmış olabilir.
Para.
Başarı.
Saygınlık.
Bir aile.
Bir ev.
Dostlar.
Anılar.
Belki çocukken hayalini bile kuramayacağı kadar güzel bir hayat… Ama bütün bunların arasında insanın içinde hala küçük bir çocuk sessizce oturuyor olabilir.
O çocuğun ihtiyacı daha büyük bir ev değildir.
Daha fazla para değildir.
Daha büyük başarılar hiç değildir.
Belki yalnızca birinin yanına oturup ona söylemesi gereken birkaç cümle vardır:
“Seni görüyorum.”…
“Yaşadıklarını biliyorum.”…
“Eksik kalanları inkar etmiyorum.”…
“Ve artık seni yalnız bırakmayacağım.”…
Çünkü insan bazen bütün bir ömrünü çocukluğunda kaybettiği şeyleri geri kazanmaya çalışarak geçirir.
Sonunda anlar ki sorun onları geri kazanmak değildir.
Zaten bazı şeyler geri gelmez.
Sorun o kayıpların içinde kendisini de kaybetmemektir.
İnsanın kendisine verebileceği en büyük yetişkinlik sözü budur: Geçmişe dönemem.
Sana verilmeyenleri o günlere götüremem.
Ama bundan sonraki hayatını, o günlerde senden alınanların belirlemesine de izin vermeyeceğim.
Çünkü…
Kazandıkların ne olursa olsun, çocukluğunda kaybettiğin hiçbir şeyin yerini dolduramaz.
Ama insan, o boşluğun etrafında yine de çok güzel bir hayat kurabilir.
Ve gerçek iyileşme, çocukluğunda kaybettiklerini geri almak değil; o kayıpların arasında kalmış çocuğu bulup, elinden tutarak hayatının geri kalanına birlikte devam edebilmektir.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha