Bazı şarkılar, türküler sadece dinlenmez.
İnsan onların içine girer.
Bir zamanı, bir şehri, bir yolculuğu, bir kokuyu, bir akşamüstünü… Bazen de artık hayatımızda olmayan ama içimizde hala bir yerlerde yaşamaya devam eden bir insanı getirir önümüze.
Bir şarkının birkaç notasında yıllar saklanabilir.
Bir türkünün tek bir cümlesinde, söyleyemediğimiz onlarca söz…
Hüzün, mutluluk, özlem, acı, aşk, ayrılık… Hepsi aynı melodinin içinde yan yana yaşayabilir. Üstelik aynı şarkı, iki insanın kalbinde bambaşka hikayeler anlatabilir. Birinin kavuşmasını anlatan şarkı, diğerinin vedası olabilir. Birinin yüzünde tebessüm bırakan bir melodi, başka birinin yıllardır dokunmaya cesaret edemediği yarasına değebilir.
Benim için “İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım” böyle bir türkü…
Belki de hayatım boyunca hep bir yerlere gittiğim için seviyorum onu.
Ya da kim bilir, belki de hep bir yerlerden, bir şeylerden, birilerinden gitmek zorunda kaldığım için…
Bazen düşünüyorum da; Ben mi gitmeyi sevdim, yoksa kalamadığım için mi gitmeye alıştım?
Belki insan bazı türküleri kendisi seçmiyor.
Türkü gelip insanı buluyor.
Hayatının bir yerine oturuyor ve yıllar geçse de oradan kalkmıyor. Her gidiş aynı değildir. Bazen bavulunu alıp bir şehirden gidersin. Ardında sokaklar, evler, tanıdık yüzler kalır. Zaman geçer, başka şehirlerin sokaklarına alışırsın.
Bazen de bir insandan gidersin.
İşte o zaman mesafeyi kilometrelerle ölçemezsin.
Aynı şehirde yaşarsınız ama birbirinize dünyanın öbür ucundasınızdır. Belki aynı sokaktan geçersiniz. Belki yıllar sonra tesadüfen karşılaşırsınız. Göz göze geldiğiniz o birkaç saniyede, yaşanmamış yılların tamamı aranızdan geçer.
Söyleyecek çok şey vardır. Ama insan bazen en çok söylemek istediği kişiye karşı susar.
Çünkü bazı aşklar bitmez; sadece devam edebilecekleri bir hayat bulamazlar. İki insan birbirini sevebilir ama zaman yanlış olabilir. Hayatlar başka yönlere savrulabilir. Biri kalmak isterken diğeri gitmek zorunda olabilir. Bazen gurur girer araya, bazen korkular, bazen sorumluluklar… Bazen de hiçbir büyük sebep yoktur aslında. Hayat, iki insanın yollarını bir süre yan yana getirir ve sonra sessizce ayırır.
Belki de en zor aşk budur.
Kötü bittiği için unutamadığın değil; güzel olabilecekken yarım kaldığı için unutamadığın aşk.
Çünkü kötü hatıraların üzerine zamanla bir çizgi çekebilirsin. Ama yaşanmamış ihtimallerin sonu yoktur.
“Acaba kalsaydım ne olurdu?”…
“Biraz daha cesur olsaydık?”…
“O gün başka türlü konuşsaydık?”…
“Birbirimizi biraz daha anlayabilseydik?”…
Ve belki de en ağırı: “O da beni benim onu hatırladığım gibi hatırlıyor mudur?”…
İnsan cevabını hiçbir zaman öğrenemediği soruları da yanında taşıyor.
Sonra bir gün, hiç beklemediğin bir yerde o türkü çalıyor. Aradan on yıl geçmiş, yirmi yıl geçmiş…
Sen değişmişsin.
Şehirler değişmiş.
Hayatlar kurulmuş, insanlar gelmiş, insanlar gitmiş.
Ama ilk nota duyulduğu anda zamanın bütün kuralları bozuluyor.
Birden o zamanki yaşına dönüyorsun.
Bir bakış geliyor aklına.
Bir elveda…
Belki hiç söylenememiş bir “kal”.
İşte müziğin garip tarafı da bu.
Hafıza bazen yüzleri siler. Sesleri unutturur. Ayrıntıları birbirine karıştırır. Ama bir melodi çıkar gelir ve yıllardır kapalı tuttuğun bir kapıyı tek dokunuşla açar.
Belki bu yüzden “İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım” bende hep gitmeleri çağrıştırıyor.
Ama tuhaf olan şu: Belki de bu türkü bana gitmeyi değil, aslında kalmak istediğim yerleri hatırlatıyor.
Çünkü insan her gittiği yerden gerçekten gitmiyor.
Bazen beden gidiyor, kalbin bir parçası orada kalıyor.
Bir evin penceresinde…
Bir tren garında…
Bir havaalanındaki son sarılmada…
Bir yaz akşamında…
Ya da artık hayatında olmayan birinin gözlerinde.
Sonra hayat devam ediyor.
Yeni insanlar tanıyoruz. Yeni şehirler görüyoruz. Yeni hikayeler yazıyoruz. Gülüyoruz, seviyoruz, yeniden başlıyoruz.
Ama içimizde kimsenin bilmediği küçük odalar var.
Bazı insanları orada saklıyoruz.
Ne geri dönmelerini bekliyoruz belki, ne de hayatımızı onların yokluğunda eksik yaşıyoruz.
Sadece biliyoruz:
Bir zamanlar vardılar.
Bir zamanlar çok sevdik.
Ve o sevgi, hayatımızdan geçip gittiği halde bizi biraz değiştirdi.
Belki gerçek kavuşma da her zaman iki insanın yeniden bir araya gelmesi değildir.
Bazen insan yıllar sonra bir şarkıyı dinlerken geçmişteki kendisiyle kavuşur.
Sevmiş olan kendisiyle…
Beklemiş olan kendisiyle…
Gitmek zorunda kalan kendisiyle…
Ve sonunda anlar: Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizde bir iz bırakmak için geliyor.
Bazı aşklar mutlu sona ulaşmıyor ama bu onları değersiz yapmıyor.
Bazı hikayelerin güzelliği, tamamlanmış olmalarında değil; insanın içinde yıllar sonra bile bir şeyleri titretebilmelerinde saklı.
Belki de bu yüzden bazı şarkıları hiç eskitemiyoruz.
Çünkü aslında şarkıyı dinlemiyoruz.
Kendi hayatımızı dinliyoruz.
Ve “İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım” başladığında benim içimde hep aynı soru dolaşıyor:
Ben gerçekten gitmeyi mi sevdim, yoksa bir zamanlar kalmak istediğim yerde kalamadığım için mi bütün yolları sevdim?
Belki cevabını hiçbir zaman bulamayacağım.
Ama bazı soruların cevabı da gerekmiyor zaten.
Bazen bir türkü yetiyor…
Hatırlamaya, özlemeye, gülümsemeye ve içinden sessizce:
“Bir zamanlar…” demeye.
-Leyla Edinç
Yorum Yap