“Değiştirmek” gerçekten de ne kadar basit bir kelime gibi görünüyor. Oysa insan hayatında bazen bir koltuğun yerini değiştirmekle başlayan şey, bir gün bir şehri, bir ülkeyi, bir ilişkiyi, hatta kendimizi geride bırakmaya kadar uzanabiliyor.
İnsan neden değiştirir? Çünkü değişim çoğu zaman dışarıda yaptığımız bir hareketten çok, içeride artık aynı yerde duramadığımızın işaretidir.
Bir evde yıllardır aynı yerde duran koltuğun yerini değiştiririz. “Böylesi daha güzel oldu.” deriz. Ama bazen aslında değiştirdiğimiz koltuk değildir. O odaya her baktığımızda hissettiğimiz tekdüzeliği değiştirmeye çalışıyoruzdur. Küçücük bir düzen değişikliği bile beynimize “bir şeyler farklı artık” duygusu verir.
Saçımızı değiştiririz. Giyimimizi değiştiririz. İşimizi değiştiririz. Evimizi değiştiririz. Şehir değiştiririz. Ülke değiştiririz.
Ve bazen…
İnsan değiştiririz.
İşte değişimin en karmaşık olduğu yer burasıdır.
İnsan neden değişiklik ister?
İnsan zihninin içinde birbirine zıt iki güçlü eğilim vardır: güvenlik ihtiyacı ve yenilik ihtiyacı.
Bir tarafımız bildiğimiz şeylere tutunmak ister. Aynı ev, aynı insanlar, aynı rutinler bize güven verir. Çünkü tanıdığımız dünyanın nasıl davranacağını aşağı yukarı biliriz. Diğer tarafımız ise keşfetmek ister. Yeni bir şehir, yeni insanlar, yeni bir ilişki, yeni bir hayat… Yenilik bize yeniden canlı olduğumuzu hissettirebilir.
Bu nedenle insan bazen çok tuhaf bir noktaya gelir: Bulunduğu yerde mutsuz değildir ama artık orada yaşamıyormuş gibi hisseder.
Her şey yerindedir. Ev vardır. İş vardır. İnsanlar vardır. Düzen vardır. Ama heyecan yoktur.
Ve insan bazen mutluluğun eksikliğini değil, canlılık duygusunun eksikliğini değişim isteği olarak yaşar.
Bazen değiştirdiğimiz şey gerçekte değiştirdiğimiz değil, hissetmek istediğimiz şeydir.
“Başka bir ülkeye gidersem hayatım değişecek.”…
“Başka biriyle birlikte olursam daha mutlu olacağım.”…
“Bu işi bırakırsam rahatlayacağım.”…
“Başka bir eve taşınırsam yeni bir başlangıç yapacağım.”…
Bunların hepsi gerçekleşebilir.
Fakat insanın gözden kaçırdığı çok önemli bir şey vardır: Nereye gidersek gidelim, kendimizi de yanımızda götürürüz. Bu yüzden dışarıdaki değişiklik her zaman içerideki değişimi yaratmaz.
İstanbul’dan New York’a taşınabilirsiniz. Yeni bir eviniz, yeni arkadaşlarınız, yeni sokaklarınız olabilir. İlk aylarda her şey gerçekten yeni gelir. Fakat bir süre sonra insan kendi eski korkularıyla, alışkanlıklarıyla ve düşünme biçimiyle yeniden karşılaşabilir.
Çünkü bazen değiştirilmesi gereken coğrafya değildir.
İnsanın kendi içindeki haritadır.
Peki neden evdeki eşyaların yerini bile değiştiriyoruz?
Bu küçük örnek aslında çok şey anlatır. Çevremiz üzerinde yaptığımız küçük değişiklikler bize bir tür kontrol hissi verebilir. Hayatımızda değiştiremediğimiz şeyler olduğunda, değiştirebildiklerimize yönelmemiz mümkündür.
İlişkimizi değiştiremiyoruzdur ama salonu değiştiririz.
İşimizi bırakamıyoruzdur ama saçımızı değiştiririz.
Hayatımızdaki büyük sorunun ne olduğunu henüz bilmiyoruzdur ama dolapları boşaltırız.
Bazen insanın “Bir şeyleri değiştirmem lazım!” hissi, zihnin henüz cümleye dönüştüremediği bir rahatsızlığın ilk ifadesidir.
Bu nedenle değişiklik isteğini küçümsememek gerekir.
Bazen insan önce mobilyaları oynatır, sonra hayatını.
İnsan değiştirmek neden daha farklıdır?
Çünkü burada sorun yalnızca yenilik değildir.
İlişkilerde zamanla alışkanlık oluşur. İlk günlerin merakı azalabilir. İnsan karşısındakini keşfetmek yerine artık onu “bildiğini” düşünmeye başlayabilir.
Tam o sırada yeni biri çıkar.
Yeni insan bizi henüz tanımıyordur.
Geçmişte yaptığımız hataları bilmiyordur.
Bizimle ilgili henüz bir yargısı yoktur.
Ve belki de en önemlisi: O’nun gözlerinde kendimizin yeni bir versiyonunu görürüz. Bu nedenle bazen insan yeni kişiye değil, o kişinin yanında hissettiği yeni kendisine aşık olabilir.
“‘nun yanında kendimi başka hissediyorum.”…
Bu cümle aslında son derece önemlidir.
Çünkü soru bazen “Neden onu seviyorum?” değil, “Onun yanındayken kendimin hangi halini seviyorum?”
olmalıdır.
Fakat yeniliğin bir yanılsaması da vardır
Yeni olanın büyük bir avantajı vardır: Henüz gündelik hayat tarafından sınanmamıştır.
Yeni insanla faturalar ödenmemiştir.
Hastalık yaşanmamıştır.
Yılların yorgunluğu paylaşılmamıştır.
Sessizliklerin içinden geçilmemiştir.
Hayal kırıklıkları birikmemiştir.
Bu nedenle eski ilişkiyi bütün gerçekliğiyle, yeni ilişkiyi ise henüz büyük ölçüde ihtimalleriyle karşılaştırmak mümkündür.
Bu adil olmayan bir karşılaştırmadır.
Eski olanın kusurlarını biliyoruz.
Yeni olanın ise henüz çoğunlukla vaadini görüyoruz.
Ve insan bazen bir insanı başka biriyle değiştirdiğini sanırken aslında gerçekliği ihtimalle değiştirmektedir.
Ülke değiştirmek ise insanın kimliğine dokunur.
Ülke değiştirmek yalnızca adres değiştirmek değildir.
Dil değişir.
Sokak değişir.
Koku değişir.
İnsanların birbirleriyle konuşma biçimi değişir.
Yemek saatleri, mizah, arkadaşlıklar, gündelik ritüeller değişir. Ve bir süre sonra insanın kendisiyle ilgili bildiği bazı şeyler de değişmeye başlar.
Çünkü kimliğimizin bir bölümü yaşadığımız çevrenin bize tuttuğu aynadan oluşur.
Başka bir ülkeye gittiğimizde o ayna değişir.
Bu yüzden göç eden insan bazen yalnızca yeni bir ülkeye yerleşmez; kendini yeniden kurar.
Ama bunun bedeli de olabilir.
Bir yere aitken başka bir yere gitmek zaman zaman insanı iki dünyanın arasında bırakabilir.
Eski yere dönünce artık tamamen eskisi gibi değildir.
Yeni yerde ise hiçbir zaman çocukluğundan beri oradaymış gibi olamaz.
Böylece insan bazen garip bir kimliğe kavuşur:
İki yere de ait, hiçbir yere tamamen ait değil.
Değişimin en zor tarafı: Kaybettiklerimizi sonradan anlamaktır…
Değişiklik yaparken çoğunlukla kazanacağımız şeye bakarız.
Yeni ev.
Yeni ülke.
Yeni iş.
Yeni ilişki.
Yeni başlangıç.
Fakat her değişimin görünmeyen bir hesabı vardır:
Bir şeyi seçerken başka bir şeyden vazgeçeriz.
Ve vazgeçtiğimiz şeyin değerini bazen ancak yeni hayatın heyecanı geçtikten sonra anlayabiliriz.
Eski evimizin sevmediğimiz mutfağını bile özleyebiliriz.
Her gün şikayet ettiğimiz şehrin bir sokağını arayabiliriz.
Bizi sinirlendiren bir insanın sesini özleyebiliriz.
Çünkü insan hafızası yalnızca olayları değil, hayatımızın dönemlerini saklar.
Bir insanı özlediğimizde bazen yalnızca onu özlemeyiz.
Onun yanındaki yaşımızı,
O zamanki umutlarımızı,
O günlerdeki halimizi,
Hatta artık var olmayan kendimizi özleriz.
O halde değişmek iyi midir, kötü müdür?
İkisi de değildir.
Değişim bazen büyümektir.
Bazen cesarettir.
Bazen kurtuluştur.
Bazen kaçıştır.
Bazen meraktır.
Bazen de insanın kendisiyle yüzleşmeyi ertelemesidir.
Aradaki farkı anlamanın belki de en güzel yolu kendimize şu soruyu sormaktır: “Ben gerçekten yeni bir şey mi istiyorum, yoksa şu an hissettiğim şeyden kaçmak mı istiyorum?”…
Çünkü bu iki motivasyon dışarıdan birbirine çok benzeyebilir.
İnsan valizini toplar.
Kapıyı kapatır.
Gider.
Dışarıdan bakıldığında sadece bir değişiklik olmuştur.
Ama birisi bir yere doğru gidiyordur.
Diğeri bir şeyden uzağa.
Aslında hayatımızdaki en önemli değişiklikleri anlamanın yolu tam burada yatıyor.
Çünkü bazen değiştirmemiz gereken hayatımız değildir
Belki de “değiştirmek” kelimesinin en derin yanı budur.
İnsan hayat boyunca çevresindeki şeyleri değiştirmeye çalışır:
Eşyaları…
Evleri…
İşleri…
Şehirleri…
Ülkeleri…
İnsanları…
Ama yıllar geçtikçe çok daha zor bir değişiklikle karşılaşır:
Kendisini değiştirmek.
Çünkü kendimizi değiştirmek için valiz hazırlayamayız.
Uçağa binemeyiz.
Yeni bir insan bulamayız.
Kendimizle aynı odada kalmak ve bazı soruları cevaplamak zorunda kalırız.
Neden artık burada mutlu değilim?
Neden sürekli yeni bir şey arıyorum?
Gerçekten onu mu istemiyorum, yoksa ilişkimizin eski halini mi özlüyorum?
Yeni bir hayat mı istiyorum, yoksa eski hayatımda başka türlü yaşamak mı?
En zor soru: “Değiştirmek istediğim şey gerçekten dışarıdaki şey mi, yoksa onun bende yarattığı duygu mu?”…
Çünkü bazen başka bir ülkeye gitmek gerekir.
Bazen bir ilişkiyi bitirmek gerekir.
Bazen işi bırakmak, evi satmak, düzeni bozmak gerekir.
Ama bazen de hiçbir yere gitmeye gerek yoktur.
Aynı evde, aynı şehirde, hatta aynı insanın yanında kalıp başka türlü yaşamayı öğrenmek mümkündür.
Olgunlaşmak da biraz budur:
Her sıkıldığımızda gitmemek.
Her zorlandığımızda değiştirmemek.
Ama sırf alıştığımız için de kalmamak.
Neyin değişmesi gerektiğini, neyin korunmaya değer olduğunu ayırt edebilmek.
Çünkü hayatın sonunda insanın önünde yalnızca değiştirdikleri kalmaz.
Değiştirmeyip emek verdikleri de kalır.
Ve belki de asıl sorun sürekli yeni bir hayat bulmak değil; elimizdeki hayatın içinde ne zaman kalacağımızı, ne zaman değiştireceğimizi ve ne zaman kendimizin değişmesi gerektiğini anlayabilmektir.
-Leyla Edinç
Yorum Yap