Eskiden düğünlerde takı takmak bir gösteriş biçimi değil, dayanışma biçimiydi. Yeni bir yuva kuruluyordu. İki genç insan hayata birlikte başlıyordu. Ev kurulacak, eşya alınacak, belki borç ödenecek, hayatın ilk yükleri omuzlanacaktı. Aile, akraba, komşu, dost; herkes kendi gücü ölçüsünde bu başlangıca küçük bir katkıda bulunurdu. Kiminin gücü bir çeyrek altına yeterdi, kimininki bir bileziğe… Kimi para takardı, kimi evine bir eşya alırdı. Kimi de hiçbir şey alamaz, düğünden günler önce gelip sofranın hazırlanmasına yardım ederdi.
Bence en güzeli şuydu: Kimse verdiğinin küçüklüğünden utanmak zorunda değildi.
Çünkü asıl olan takının değeri değil, insanın orada bulunmasıydı. Takı, “Ben de bu yuvanın kurulmasına bir tuğla koyuyorum.” demenin başka bir biçimiydi.
Sonra bir şeyler değişti…
Bugün bazı düğünlerde takı, yardımlaşmanın sınırlarından çıkıp adeta insanların ekonomik ve sosyal statülerinin ölçüldüğü bir merasime dönüştü.
Kim ne taktı?
Kaç gramdı?
Çeyrek mi taktı, yarım mı?
Bilezik mi geldi?
Kim ne kadar para verdi?
Hatta bazen bunların listeleri tutuluyor.
İşin daha düşündürücü tarafı ise şu: Takının miktarı yalnızca takıyı takanın ekonomik durumuyla değil, takılan kişinin sosyal statüsüyle de değişebiliyor.
Aynı insan, ekonomik durumu oldukça iyi olan birinin düğününde mahcup olmamak için bütçesini zorlayarak pahalı bir takı takarken; gerçekten ekonomik desteğe ihtiyacı olan başka bir çiftin düğününde çok daha mütevazı davranabiliyor.
Oysa dayanışmanın mantığı bunun tam tersini gerektirmez mi?
Varlıklı bir insanın çocuğuna takılan altının sembolik değeri vardır. Ama hayatını sıfırdan kurmaya çalışan iki gence verilen aynı altının gerçek bir ekonomik karşılığı vardır.
Biri hatıradır.
Diğeri belki buzdolabının taksididir.
Belki ilk ayın kirasıdır.
Belki yeni kurulmuş bir evin eksik sandalyesidir.
İşte tam burada düğün takısının eski anlamıyla bugünkü anlamı birbirinden ayrılmaya başlıyor.
İnsan ne kadar takmalı?
Bence bu sorunun cevabı son derece basit olmalı:
Gücünün yettiği kadar.
Bir insanın düğüne giderken “El alem ne der?” diye kredi kartına borçlanması, bütçesini bozması ya da ay sonunu nasıl getireceğini düşünerek altın alması, takının dayanışma ruhuyla çelişir.
Çünkü yardım, yardım edeni mağdur ettiği noktada başka bir şeye dönüşür.
Bir insanın ekonomik gücü çeyrek altına yetiyorsa çeyrek altın değerlidir.
Bir başkasının gücü yalnızca küçük bir miktar para vermeye yetiyorsa o da değerlidir.
Hiçbir şey takamayacak durumdaysa ve gelip mutluluğunu paylaşıyorsa, o insanın varlığı da değerlidir.
İnsanların birbirlerine verdikleri değeri gramla ölçmeye başladığımız anda, aslında altının değerini yükseltirken insanın değerini küçültmüş oluyoruz.
Düğünler de değişti…
Belki asıl mesele takıdan bile büyük.
Eskiden düğünlerin önemli bir kısmında belli bir ölçü ve mahcubiyet duygusu vardı.
Elbette geçmişi bütünüyle romantikleştirmemek gerekir. Eskiden de gösteriş vardı, sınıfsal rekabet vardı, “kim ne taktı?” hesabı yapılıyordu. İnsan doğası çok değişmedi.
Ama bugün sosyal medyanın da etkisiyle düğün, giderek daha fazla seyredilmek üzere tasarlanan bir gösteriye dönüşebiliyor.
Mekan…
Gelinlik…
Çiçekler…
Masa düzeni…
Fotoğrafçı…
Video…
Düğün giriş koreografisi…
Balayı…
Her şey bir diğerinden daha “gösterilebilir” olmak zorunda sanki.
Ve bunun sonucunda çok tuhaf bir durum ortaya çıkıyor: İnsanlar bazen sahip oldukları hayatın düğününü değil, sahip olmak istedikleri sosyal statünün düğününü yapıyorlar.
Geliri başka bir hayat söylüyor, düğün başka bir hayat anlatıyor. Bir geceliğine daha yüksek bir sınıfa aitmiş gibi görünmek uğruna aylarca, bazen yıllarca ödenecek borçların altına girilebiliyor.
Çünkü düğün artık yalnızca evlenmenin kutlandığı bir tören değil; bazı insanlar için topluma verilen bir mesaj:
“Bakın, biz neredeyiz.”…
İşte tüketim kültürünün en güçlü taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor. İnsan artık yalnızca bir şey satın almıyor; satın aldığı şey üzerinden bir kimlik satın almaya çalışıyor.
Düğün salonu yalnızca düğün salonu olmaktan çıkıyor.
Bir statü göstergesine dönüşüyor.
Gelinlik yalnızca bir elbise olmaktan çıkıyor.
Sosyal konumun işaretine dönüşüyor.
Takılan altın bile bazen sevgiden çok ekonomik gücün ilanı haline geliyor.
Ve belki de en acısı, bütün bunların ortasında insanların gerçekten ne kadar mutlu olduklarının giderek önemsizleşmesi.
Bir de görünmeyen tarafı var…
Düğüne davet edilen insanların ekonomik durumlarını pek düşünmüyoruz.
Bir aile düşünün.
Aynı yaz içerisinde beş düğüne davet edilmiş.
Her düğüne kıyafet, yol, belki otel, çocukların masrafı ve üzerine takı…
Davet edilmek, bir noktadan sonra sosyal bir mutluluk olmaktan çıkıp ekonomik bir yük haline gelebiliyor.
Ama insan bunu söylemeye utanıyor.
“Gidemeyeceğim.”…
“Neden?”…
“Takı takacak durumum yok.”…
İşte bir toplumun dayanışma geleneğinin, insana mahcubiyet üretmeye başladığı yer tam da burasıdır.
Oysa hiçbir dostluk, bir insanın cebindeki paradan daha ucuz olmamalı.
Düğününe gelen kişinin sana ne taktığını hatırlamaktan çok, kimlerin gerçekten yanında olduğunu hatırlamak gerekmez mi?
Takının çok daha güzel bir anlamı vardı aslında…
Anadolu kültüründe düğünde takı geleneğinin en güzel taraflarından biri karşılıklı yardımlaşmaydı.
Bugün ben senin çocuğunun düğününde sana destek olurum.
Yarın sen benim çocuğumun düğününde bana.
Bu, bir anlamda toplumun kendi içinde oluşturduğu küçük bir dayanışma ekonomisiydi.
Bankanın olmadığı yerde akraba vardı.
Kredinin olmadığı yerde komşu vardı.
Sigortanın olmadığı yerde mahalle vardı.
İnsanlar birbirlerinin zor zamanlarında ve yeni başlangıçlarında küçük katkılarla büyük yükleri bölüşürlerdi.
Bu yüzden takının özü aslında altın değil, karşılıklılıktı.
Fakat karşılıklılık zamanla muhasebeye dönüşürse ruhunu kaybeder.
“Ben onun düğününde bunu takmıştım, o bana ne taktı?” cümlesinin başladığı yerde dayanışma yavaş yavaş borç-alacak ilişkisine dönüşür.
Oysa gerçek dostlukta defter tutulmaz.
Belki yeniden hatırlamamız gereken şey bu…
Düğün bir ailenin servet gösterisi değildir.
Bir anne babanın çevresine ekonomik gücünü kanıtlama gecesi değildir.
Gelinle damadın sosyal medyada başkalarının hayatlarıyla yarışacağı bir sahne hiç değildir.
Düğün, iki insanın hayatlarını birleştirmesine şahitlik etmektir.
Ve takı da o insanlara: “Yeni hayatınıza küçük de olsa benim de bir katkım olsun.” demenin zarif bir yoludur.
Bu kadar.
Bir insan sana bir çeyrek altın takabiliyorsa, onu bir bilezik takmadığı için küçümsemek değil; kendi bütçesinden sana ayırdığı o payı görebilmek gerekir.
Belki onun verdiği çeyrek altın, gelirinin önemli bir bölümüdür.
Başka birinin taktığı beş bilezik ise gelirinin küçük bir kısmı.
O halde hangisi daha değerlidir?
Altının gramına bakarsak cevap bellidir.
Fedakarlığın büyüklüğüne bakarsak cevap değişebilir.
Çünkü insan ilişkilerinde değer ile fiyat aynı şey değildir.
Ve sanırım modern dünyanın bize unutturduğu en önemli ayrımlardan biri de bu.
Eskiden düğünlerde takılan altın, yeni kurulan bir hayatın yükünü biraz hafifletmek içindi.
Bugün ise bazen altının kendisi yeni bir yük yaratıyor.
Takana yük…
Düğünü yapana yük…
Ailelere yük…
Yeni evlenen çiftlere yük…
Çünkü herkes bir başkasının gözündeki hayatını finanse etmeye çalışıyor.
Oysa hayat başkalarının gözünde değil, insanın kendi evinin kapısı kapandıktan sonra başlıyor.
Düğün biter.
Müzik susar.
Çiçekler solar.
Fotoğraflar albümlere, bugün artık telefonların hafızasına kaldırılır.
Misafirler evlerine döner.
Ve iki insan baş başa kalır.
Asıl evlilik işte o zaman başlar.
Belki bu nedenle çocuklarımıza bırakabileceğimiz en güzel düğün kültürü daha büyük salonlar, daha pahalı organizasyonlar ve daha ağır bilezikler değil; ölçüyü bilmek, kimseyi mahcup etmemek, sahip olduğundan fazlasıymış gibi görünmeye çalışmamak ve insanların sevgisini ceplerindeki parayla ölçmemektir.
Çünkü düğünde takılan altının gramı yıllar sonra unutulur. Ama insanın zor zamanında yanında duranlar kolay kolay unutulmaz. Ve bazen bir düğünde verilen en kıymetli hediye, avuca bırakılan altın değil; “Gücüm bu kadar ama sevincinde yanındayım.” diyebilmektir.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken bütün olay budur: Takının ağırlığını değil, niyetin ağırlığını tartmak…
-Leyla Edinç
Haziran 1995, Pendik, İstanbul
Yorum Yap