07/10/2026 09:57:00 - 6 · 87
Dünya gerçekten de birbirini arayan insanlarla dolu. Ama garip olan şu ki; hiç bu kadar kolay iletişim kurabildiğimiz bir çağda, birbirimize hiç bu kadar zor ulaşmamıştık. Telefonlarımızda yüzlerce isim, sosyal medyada binlerce insan var. Herkes birbirinin nerede olduğunu, ne yediğini, nereye gittiğini, ne giydiğini biliyor. Ama çok azımız birbirimizin gerçekten nasıl olduğunu biliyoruz. Çünkü artık görünmek, olmaktan daha önemli hale geldi.
Sosyal medya bize yalnızca hayatımızı paylaşmayı öğretmedi; zamanla hayatımızı başkalarının göreceği şekilde kurgulamayı da öğretti. Mutluluğun fotoğrafını çekiyoruz ama mutsuzluğumuzu saklıyoruz. Başarılarımızı anlatıyor, yenilgilerimizi siliyoruz. En güzel açımızı, en güzel masamızı, en güzel tatilimizi gösteriyoruz. Sonra başkalarının aynı özenle hazırlanmış hayatlarına bakıp kendi gerçeğimizi eksik sanıyoruz. Böylece insanlar birbirlerini değil, birbirlerinin oluşturduğu karakterleri tanımaya başladı.
Oysa gerçek bir ilişkinin filtresi yoktur.
Gerçek yakınlık; karşındaki insanın sadece güçlü, başarılı, neşeli ve güzel taraflarını sevmek değildir. Onun bazen dağıldığını, sustuğunu, korktuğunu, hata yaptığını görebilmek ve bütün bunların yanında hâlâ aynı insanı görebilmektir.
Samimiyet de tam burada başlar.
Her düşündüğünü söylemek değildir samimiyet. Kırmadan doğruyu söyleyebilmek, söylemediğinde de bir şey saklıyor hissi yaratmamaktır. Karşındaki insanın yanında sürekli kelimelerini tartmak, rol yapmak, güçlü görünmek zorunda kalmamaktır.
Bazen saatlerce konuşabilmek, bazen de aynı masada sessizce oturup o sessizlikten rahatsız olmamaktır.
Çünkü bazı insanlarla konuşmak kolaydır; bazı insanların yanında ise kendin olmak kolaydır. İkisi aynı şey değildir.
Dürüstlük de yalnızca yalan söylememek değildir.
Bir insanı hayatında hangi yerde tuttuğunu davranışlarınla da doğru anlatmaktır. Sevmediğin halde seviyormuş gibi, özlemediğin halde özlüyormuş gibi, değer vermediğin halde değer veriyormuş gibi davranmamaktır. İnsanları yalnız kaldığında hatırlayıp, hayatın kalabalıklaştığında unutmamaktır.
Bazen en büyük yalanlar kelimelerle değil, davranışlarla söylenir. Güven ise belki de bütün bunların en zor kazanılanıdır. Güven, “Bana güvenebilirsin” demekle oluşmaz. Defalarca aynı insan olabilmekle oluşur. Bugün söylediğinin yarın arkasında durmakla, birinin sana anlattığı kırılganlığını başka bir yerde malzeme yapmamakla, yokluğunda da ona varlığındaki kadar saygı göstermekle oluşur. Ve bir kere gerçek güven oluştuğunda insanın omuzlarından görünmez bir yük kalkar. Çünkü artık kendini korumak zorunda değildir.
Yanlış anlaşılmaktan korkmadan konuşabilir. Ağladığında utanmaz. Başarısız olduğunda küçüleceğini düşünmez. Sevincini anlatırken kıskanılmaktan, acısını anlatırken yargılanmaktan çekinmez.
Belki de bugün en büyük eksikliğimiz tam olarak budur:
Kendimizi savunmak zorunda olmadığımız insanlar.
Bizi dinlerken vereceği cevabı hazırlamayan, gerçekten anlamaya çalışan insanlar…
Her şeyi kendine çevirmeyen, anlattığımız bir yarayı daha sonra bize karşı kullanmayan insanlar…
İyi günümüzde alkışlayan ama kötü günümüzde ortadan kaybolmayan insanlar…
Sadece eğlencemize değil, sessizliğimize de eşlik edebilen insanlar…
Çünkü gerçek bağ, sürekli konuşmak değildir. Sürekli görüşmek de değildir. Bazen aylar sonra aynı yerden devam edebilmektir. Araya zaman, mesafe ve hayat girdiğinde bile duygunun kirlenmemesidir.
Bugünün dünyasında çok fazla tanışıklığımız, ama giderek daha az yakınlığımız var.
Çok fazla mesajımız, ama az sohbetimiz…
Çok fazla takipçimiz, ama az şahidimiz…
Hayatımızı gören çok insan var; bizi gerçekten gören ise çok az.
Belki bu yüzden artık insanın karşısına sahici biri çıktığında hemen fark ediyoruz. Çünkü sahiciliğin gösterişli bir tarafı yoktur. Kendini ispatlamaya çalışmaz. Sürekli ne kadar iyi, ne kadar mutlu, ne kadar başarılı olduğunu anlatmaz.
Sadece vardır.
Sözüyle davranışı birbirine benzer.
Yanında kim olduğuna göre karakter değiştirmez.
Menfaati bittiğinde sevgisi bitmez.
Sana ihtiyacı olmadığı zamanlarda da seni arar.
Ve belki en önemlisi, seni olduğundan başka biri olmaya zorlamaz.
İnsan yaş aldıkça kalabalıklardan çok böyle insanları arıyor sanırım.
Kendini pazarlamayanları…
Duygularını bir güç savaşına çevirmeyenleri…
“Kim daha az umursuyor?” oyununu oynamayanları…
Sevgisini göstermekten utanmayan, özlediyse “özledim”, kırıldıysa “kırıldım”, hata yaptıysa “özür dilerim” diyebilenleri…
Çünkü hayat, sürekli güçlü görünmeye çalışmak için gerçekten çok kısa.
Bir noktadan sonra insan kusursuz insanları değil, gerçek insanları istiyor hayatında.
Birlikte kahkaha atabileceği kadar birlikte susabileceği; başarısını anlatabileceği kadar korkularını da açabileceği; kendisini açıklamak zorunda kalmadan anlaşılabileceği insanlar…
Bugün en büyük lüks pahalı evler, güzel tatiller ya da kalabalık sofralar değildir.
Bir insanın yanında maskesiz kalabilmektir.
Telefonu masaya bırakıp saatlerce konuşabilmek…
Bir cümlenin ortasında gözlerinin dolmasına izin verebilmek…
Ve karşındaki insanın seni daha az seveceğinden korkmadan, olduğun kişi olarak kalabilmek.
Çünkü bu çağda herkes görünür olmaya çalışırken, insanın asıl ihtiyacı hâlâ çok eski ve çok basit:
Görülmek.
Duyulmak.
Anlaşılmak.
Güvenmek.
Ve bütün bunların sonunda, hiçbir şeymiş gibi davranmak zorunda kalmadan sevilmek.
Dünya insan eksikliği çekmiyor. Sahicilik eksikliği çekiyor. Ve galiba bu yüzden, kalabalıkların ortasında bile hala birbirimizi arıyoruz.
-Leyla Edinç
Yorum Yap