Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | SEN YAPAMAZSIN!

Başkalarının sınırlarına hapsedilen hayaller ve insan ruhunun görünmez prangaları üzerine yazmaya karar verdim bugün…
İnsan bazen hayallerine ulaşmak için hayatın karşısına çıkardığı engellerle değil, başka insanların zihninde çoktan çizilmiş sınırlarla mücadele etmek zorunda kalır.
Daha yolun başındayken, henüz ilk adımını bile atmamışken, birileri çıkar karşımıza.
“Sen yapamazsın.”.
“Bu çok zor.”.
“Senin imkanların buna yetmez.”.
“Boşuna hayal kurma.”.
“Biz de denedik, olmadı.”.
“Önce elindekine bak.”.
Ve belki de en acımasızı: “Sen kim, o başarı kim?”…
Bu cümleleri söyleyenlerin çoğu, kendilerini gerçekçi insanlar olarak tanımlar. Onlara göre yaptıkları şey, karşımızdakini hayal kırıklığından korumaktır. Oysa bazen gerçekçilik olarak sundukları şey, kendi korkularının, başarısızlıklarının ve sınırlarının başka insanların hayatlarına yansıtılmasından ibarettir.
Çünkü insanın kendi ulaşamadığı bir yere başkasının ulaşabileceğini kabul etmesi, her zaman kolay değildir.
Hele ki o başkası, henüz hiçbir şeye sahip olmayan ama her şeyi hayal edebilen bir çocuksa...
Bir Çocuğun Göbek Bağı ve Bir Annenin Hayali!
Yıllar önce, çocuğum dünyaya geldiğinde, göbek bağının Princeton Üniversitesi'nin bahçesine gömülmesini istediğimi söylemiştim. Ve göbeğinin düştüğü gün New Jersey’den bir tanıdık bebek görmeye gelmişti.
Belki bazılarına göre fazla büyük, fazla uzak, hatta gerçekçi olmayan bir hayaldi.
Ama benim için öyle değildi.
O küçücük göbek bağı, yalnızca bir anneyle çocuğu arasındaki fiziksel bağın son parçası değildi. Aynı zamanda henüz başlamış bir hayatın, sınırlarını kimsenin bilemeyeceği bir geleceğe uzanan sembolik bağıydı.
Bir annenin çocuğuna dair kurduğu umutların, sevgisinin ve inancının ifadesiydi.
Üstelik ben o gün çocuğumun mutlaka Princeton'a gideceğini söylemiyordum. Sadece onun önünde böyle bir ihtimalin de bulunabileceğine inanıyordum.
Fakat bu isteğimi duyan göbeğini oraya götürmesini istediğim kişi, şaşkınlıkla karışık küçümseyici bir tavırla şöyle demişti: “Çocuğunu Türkiye'de bir üniversiteye gönderebilecek mi ki Princeton'a göndermeyi düşünüyor?” demiş… Ve ben bunu çocuğum Princeton Üniversitesi’ne kabul edildiğinde öğrendim… Bu üniversiteye kabul edilmenin koşullarının ne kadar zor olduğunu bilmiyordum ve bu kişi iki oğlunun bu üniversitede okumalarını çok istemiş ama kabul edilmemişler… Yani kendisi bunun çok zor olduğu gerçeğini biliyor ve bu bilgiyle gerçekçi bir şekilde bir başkasının hayalini küçümseyebiliyor.
İşte bazı cümleler vardır ki söylendiği anda unutulmaz.
Çünkü o cümle yalnızca bir üniversiteyi sorgulamıyordu.
Bir annenin hayal kurma hakkını sorguluyordu.
Bir çocuğun henüz başlamamış yolculuğuna sınır koyuyordu.
Ve belki de en önemlisi, bir insanın kendi zihninde mümkün görmediği bir geleceği, başka bir insan için de imkansız ilan ediyordu.
Oysa ben o gün çocuğumun geleceğini garanti altına almaya çalışmıyordum.
Yalnızca O’na, dünyada hiçbir kapının doğuştan kapalı olmadığını anlatmak istiyordum.
Çünkü çocukların geleceğini belirleyen yalnızca doğdukları coğrafya, ailelerinin ekonomik koşulları ya da içinde büyüdükleri toplum değildir. Bunlar elbette önemlidir; fırsatlara erişimi ciddi biçimde etkiler. Ama bir çocuğun potansiyelini, henüz kendisini tanımadan sınırlamak da en az bu engeller kadar yıkıcı olabilir.
Bugün dönüp baktığımda o sözleri söyleyen kişiye kızgınlıktan çok, bir soru duyuyorum içimde: Bir insan, başka bir insanın hayalinden neden rahatsız olur?
Hele ki o hayal, kendisinden hiçbir şey eksiltmiyorsa...
Başkasının Yapabileceğine İnanmak Neden Bu Kadar Zor?
İnsan psikolojisinin en karmaşık taraflarından biri, kendimizi başkalarıyla karşılaştırma eğilimimizdir.
Kendi hayatımızı, başarılarımızı, eksikliklerimizi ve kaçırdığımız fırsatları değerlendirirken çoğu zaman başka insanların yaşamlarını ölçü alırız.
Bazen bu karşılaştırma bizi geliştirir. Bir başkasının başarısından ilham alır, kendimize yeni hedefler koyarız.
Ama bazen de tam tersi olur.
Başkasının hayali, bizim gerçekleştiremediğimiz hayalleri hatırlatır.
Onun cesareti, bizim ertelediğimiz kararları görünür kılar.
Onun umudu, bizim çoktan vazgeçtiğimiz ihtimalleri yeniden önümüze getirir.
İşte böyle anlarda bazı insanlar, karşılarındaki kişiyi desteklemek yerine onun hedefini küçümsemeyi tercih edebilir.
Çünkü bazen bir hayalin imkansız olduğunu söylemek, o hayali gerçekleştirmek için neden hiç çaba göstermediğimiz sorusuyla yüzleşmekten daha kolaydır.
Psikolojide yansıtma olarak adlandırılan savunma mekanizması, kişinin kendisinde kabul etmekte zorlandığı bazı duygu ve düşünceleri başkalarına atfetmesini anlatır. Her olumsuz yorum bu mekanizmayla açıklanamaz. Ancak kimi zaman başkasının kapasitesine ilişkin kesin hükümler, o kişinin gerçek yeteneklerinden çok, hükmü verenin kendi korkularını yansıtabilir.
Örneğin hayatı boyunca risk almaktan kaçınmış biri, cesur bir girişimciye “Batarsın!” diyebilir.
Kendi eğitim hayallerinden vazgeçmiş biri, üniversiteye gitmek isteyen kırk yaşındaki bir kadına “Bu yaştan sonra ne yapacaksın?” diye sorabilir.
Hiç başka bir ülkede yaşamamış biri, yurt dışında yeni bir hayat kurmak isteyen gence “Orada tutunamazsın!” diyebilir.
Bu sözlerin hepsi kötü niyetle söylenmeyebilir. İçlerinde gerçek kaygılar da bulunabilir.
Ancak kaygı ile engelleme arasında çok önemli bir fark vardır.
Birine “Bu yol zor olabilir, birlikte nasıl hazırlanabileceğine bakalım.” demek başka şeydir.
“Sen o yolu yürüyemezsin.” demek bambaşka.
Birincisi insanı hayata hazırlar.
İkincisi, daha başlamadan hayattan uzaklaştırır.
Öğrenilmiş Çaresizlik: İnsanlara Yapamayacaklarını Öğretmek…
Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik olarak bilinen kavram, kişinin tekrar tekrar kontrol edemediği olumsuz durumlarla karşılaşması sonucunda, daha sonra değiştirebileceği koşullarda bile harekete geçmekten vazgeçebilmesini anlatır.
Bu kavramın insan hayatındaki yansımaları üzerine düşünmek, özellikle çocuk yetiştirme ve eğitim açısından önemlidir.
Bir çocuğa sürekli olarak:
“Sen anlamazsın.”.
“Sen beceremezsin.”.
“Senin matematiğin kötü.”.
“Sen zaten sakarsın.”.
“Senin kapasiten bu kadar.” denildiğini düşünelim.
Çocuk başlangıçta bu sözlere karşı çıkabilir.
Denemeye devam edebilir.
Hata yapabilir.
Yeniden deneyebilir.
Ama zamanla kendisine söylenenleri kendi iç sesi haline getirme riski vardır.
Artık ona “Yapamazsın.” diyen birine ihtiyaç kalmaz.
Çünkü o ses, zihninin içinde yaşamaya başlamıştır.
Ve insanın karşısındaki en zor engellerden biri, başkalarının kendisine koyduğu sınırları kendi gerçeği zannetmesidir.
Burada önemli olan yalnızca özgüven değildir.
Psikolog Albert Bandura'nın üzerinde çalıştığı öz yeterlilik kavramı, kişinin belirli bir işi başarabileceğine dair inancını ifade eder.
Bu inanç tek başına başarıyı garanti etmez. Bilgi, çalışma, fırsat, destek ve uygun koşullar da gereklidir.
Ancak kişi bir işi yapabileceğine hiç inanmıyorsa, o iş için gereken çabayı göstermesi de zorlaşabilir.
Bu nedenle bir çocuğa verilebilecek en değerli hediyelerden biri, sınırsız başarı vaatleri değil, öğrenebileceğine ve gelişebileceğine dair güven duygusudur.
“Şu anda yapamıyor olabilirsin ama öğrenebilirsin.”
Ne kadar basit bir cümle.
Ve bir hayatın yönünü değiştirebilecek kadar güçlü.
“Bir Daha Yürüyemezsin” Denilen İnsanların Hikâyesi…
Hayat, insanın kapasitesi hakkında verilen kesin hükümlerin zaman zaman nasıl yanlış çıkabildiğini gösteren hikayelerle doludur.
Bir insan düşünün.
Geçirdiği ağır bir kaza sonrasında, bacaklarının bir daha eskisi gibi çalışamayacağı söylenmiş olsun.
Aylarca rehabilitasyon görsün.
Bir adım atmak bile büyük bir mücadeleye dönüşsün.
Çevresindekiler ona artık eski hayatına dönemeyeceğini anlatsın.
Ama o, bütün belirsizliklere rağmen çalışmaya devam etsin.
Önce ayağa kalksın.
Sonra bir adım atsın.
Ardından birkaç adım daha...
Ve yıllar sonra bir maratonun bitiş çizgisini geçsin.
Bu, belirli bir kişiye ait doğrulanmış bir olay değil; insan iradesinin ve rehabilitasyonun olası gücünü anlatan temsili bir hikaye.
Elbette her ağır yaralanmanın iyileşmesi mümkün değildir. Tıbbın koyduğu gerçek sınırları inkar etmek, umut vermek değildir. Hatta insanları gerekli tedavilerden uzaklaştırabilir.
Fakat tıbbi bir olasılığı mutlak bir insanlık hükmüne dönüştürmek de doğru değildir.
“Bu yaralanmadan sonra yeniden yürüme ihtimaliniz çok düşük.” demekle, “Hayatınızda artık hiçbir şey başaramazsınız.” demek arasında uçurum vardır.
Çünkü bir insanın bedeninde meydana gelen kayıp, onun bütün potansiyelini ortadan kaldırmaz.
Çocukluğunda çocuk felci geçiren ve bacağındaki sorunlar nedeniyle ortopedik destek kullanan Rudolph, ilerleyen yıllarda atletizm dünyasının en önemli isimlerinden biri oldu. 1960 Roma Olimpiyatları'nda üç altın madalya kazandı.
Bir dönem yürümekte güçlük çeken bir çocuk, dünyanın en hızlı kadınlarından biri haline gelmişti.
Onun hikayesi, her engelin mutlaka aşılabileceğini değil; bir insanın bugünkü koşullarından yola çıkarak gelecekteki bütün ihtimallerini kapatmanın ne kadar yanlış olabileceğini gösterir.
Hastalığı ortadan kalkmadı.
Zorlukları sihirli biçimde yok olmadı.
Ancak yaşadığı sınırlılıklar, zihinsel üretiminin ve bilimsel katkılarının sonu anlamına gelmedi.
Bazen başarı, bir engelin tamamen ortadan kalkması değildir.
O engelle birlikte, başka bir yol bulabilmektir.
Toplumun Görünmez Bekçileri!
Bazı toplumlarda insanların hayallerini sınırlandıran sözler, neredeyse günlük hayatın doğal bir parçası haline gelir.
“Bizim aileden öyle insanlar çıkmaz.”…
“Bizim çevremizde kimse bunu başaramadı.”…
“Kadın başına ne yapacaksın?”…
“Bu yaştan sonra olmaz.”…
“Senin sınıfından insanlar oralara gidemez.”…
“Bu kadar yüksekten uçma.”…
Bu cümlelerin ortak özelliği, kişiyi birey olarak değil, ait olduğu grubun geçmişi üzerinden değerlendirmeleridir.
Sanki bir insanın geleceği, kendisinden önce yaşamış insanların sınırlarına mahkummuş gibi.
Sanki bir ailenin daha önce üniversite mezunu vermemiş olması, o aileden bir çocuğun bilim insanı olamayacağı anlamına gelirmiş gibi.
Sanki bir kadının belli bir yaşa gelmiş olması, yeni bir meslek öğrenme hakkını elinden alırmış gibi.
Sanki yoksul bir mahallede büyümek, büyük hayaller kurmayı yasaklarmış gibi.
Oysa toplumsal ilerlemenin önemli bir bölümü, kendilerinden beklenen hayatın dışına çıkmaya cesaret eden insanların eseridir.
İlk kez üniversiteye giden bir ailenin çocuğu...
Kendi işini kuran bir kadın...
Göç ettiği ülkede yeni bir meslek edinen bir yetişkin...
Yıllar sonra eğitimine geri dönen bir anne...
Bunların her biri yalnızca kendi hayatını değiştirmez.
Kendisinden sonra gelen insanların mümkün gördüğü hayatların sınırlarını da genişletir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, toplumların yalnızca yasalarla ve kurumlarla değil, yazılı olmayan beklentilerle de insanları yönlendirdiğini görürüz.
Kimin hangi mesleğe uygun olduğu, kimin nerede yaşaması gerektiği, kimin ne kadar ileri gidebileceği hakkında görünmez kurallar oluşturulur.
Bu kurallar bazen gelenek adı altında korunur.
Bazen tecrübe olarak sunulur.
Bazen de sevgi ve koruma kisvesine bürünür.
Oysa bir insanı gerçekten sevmek, onu kendi korkularımızın içinde güvenli tutmaya çalışmak değildir.
Onun kendi hayatını kurabilmesine alan açabilmektir.
Kıskançlığın En Sessiz Hali: Cesaret Kırmak!
Kıskançlık denildiğinde çoğu insanın aklına para, güzellik, statü veya sahip olunan şeyler gelir.
Oysa bazen insanlar, başkalarının sahip olduklarını değil, sahip olmaya cesaret ettikleri hayalleri kıskanabilir.
Henüz ortada bir başarı yoktur.
Kazanılmış bir unvan, alınmış bir ödül, biriktirilmiş bir servet yoktur.
Sadece bir ihtimal vardır.
Ve o ihtimal bile bazı insanları huzursuz etmeye yeter.
Çünkü karşılarındaki insanın denemeye cesaret etmesi, kendi vazgeçişlerini hatırlatabilir.
Elbette her eleştirinin altında kıskançlık aramak haksızlık olur. İnsanlar kimi zaman korumak, uyarmak ya da gerçek bir tehlikeyi göstermek için de karşı çıkarlar.
Fakat yapıcı eleştiri ile küçümseme arasındaki fark, kullanılan dilde ve sunulan yaklaşımda kendisini gösterir.
Yapıcı insan sorar: “Bunu nasıl gerçekleştirmeyi düşünüyorsun?”…
Küçümseyen insan hüküm verir: “Sen bunu gerçekleştiremezsin.”…
Yapıcı insan eksikleri gösterir.
Küçümseyen insan, eksikleri kişinin kimliğine dönüştürür.
Yapıcı insan bir çözüm arar.
Küçümseyen insan, çoğu zaman konuşmayı imkansızlıkla bitirir.
Ve belki de en tehlikelisi, bu tavrın bazen samimi bir dostluk veya aile yakınlığı içinde ortaya çıkmasıdır.
Çünkü insan, yabancıların söylediklerini daha kolay görmezden gelebilir.
Ama sevdiği, güvendiği, fikirlerine değer verdiği insanların sözlerini kalbinin daha derin bir yerine koyar.
Bir yabancının “Yapamazsın.” demesi can sıkabilir.
Bir annenin, babanın, öğretmenin ya da yakın arkadaşın aynı şeyi söylemesi ise insanın kendisine bakışını değiştirebilir.
Bu nedenle sözlerimizin yalnızca anlamından değil, onları kime ve hangi konumdan söylediğimizden de sorumluyuz.
Başarıya Ulaştıklarında Neden Şaşırırlar?
İnsanları küçümseyenlerin bir başka özelliği de bazen başarı karşısında gösterdikleri şaşkınlıktır.
Yıllar önce “Yapamazsın.” dedikleri kişi gerçekten başardığında, bu kez şöyle söylerler:
“Vay canına, hiç beklemiyordum!”…
“Demek ki şansı yaver gitmiş.”…
“Zaten doğru zamanda doğru yerdeymiş.”…
“Birileri yardımcı olmuştur.”…
Elbette başarıda şansın, doğru zamanın, ekonomik imkanların ve sosyal ilişkilerin rolü vardır. Bunları yok saymak, başarıyı yalnızca bireysel iradeye bağlamak olur.
Ama bazen bu açıklamalar, kişinin yıllarca verdiği emeği görmemek için de kullanılabilir.
Çünkü başkasının başarısını kabul etmek, geçmişte onun hakkında verilmiş yanlış bir hükmü de kabul etmeyi gerektirir.
Ve bazı insanlar için “Yanılmışım.” demek “Yapamazsın.” demekten çok daha zordur.
Oysa insanın olgunluğu, her zaman haklı çıkmasında değil, yanıldığını fark ettiğinde düşüncesini değiştirebilmesindedir.
Bir zamanlar küçümsediği birinin başarısına içtenlikle sevinebilen insan, yalnızca karşısındakini değil, kendi zihnini de özgürleştirir.
Büyük Hayaller Kurmak Gerçeklerden Kaçmak Değildir!
Burada önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor.
İnsanları yüreklendirmek, herkese her şeyi başarabileceğini söylemek değildir.
Her çocuk Princeton'a kabul edilmeyecek.
Her girişim başarıya ulaşmayacak.
Her sporcu olimpiyat şampiyonu olmayacak.
Her sanatçı dünyaca tanınmayacak.
Hayat yalnızca istemekle şekillenmiyor.
Ekonomik eşitsizlikler, sağlık sorunları, ayrımcılık, eğitim fırsatları ve bazen de kontrolümüz dışında gelişen olaylar, insanların yaşamlarında gerçek engeller oluşturuyor.
Bu gerçekleri yok sayan bir iyimserlik, zamanla başka bir acımasızlığa dönüşebilir.
Çünkü başarısız olan insana “Demek ki yeterince istemedin.” demek de en az “Sen yapamazsın.” demek kadar haksızdır.
Asıl sorun, başarıyı garanti etmek değil; ihtimalleri peşinen ortadan kaldırmamaktır.
Bir çocuğa “Kesinlikle dünyanın en iyi üniversitesine gideceksin.” demek zorunda değiliz.
Ama “İstersen bunun için çalışabiliriz, hangi koşulları sağlaman gerektiğini öğrenebiliriz.” diyebiliriz.
Bir kadına “İş kurarsan mutlaka zengin olursun.” demek zorunda değiliz.
Ama “Bir iş planı yapalım, risklerini değerlendirelim, imkanlarını araştıralım.” diyebiliriz.
Bir gence “Sen mutlaka başarılı olacaksın.” demek zorunda değiliz.
Ama “Başaramazsan bile öğrendiklerinle yeniden deneyebilirsin.” diyebiliriz.
Çünkü sağlıklı umut, gerçeklerden uzaklaşmak değil, gerçeklerin içinde hareket edebilecek bir alan bulmaktır.
Ve insanın ihtiyacı olan şey, çoğu zaman kendisine mucizeler vaat edilmesi değil, deneme hakkının elinden alınmamasıdır.
Bir İnsan Başkasının Hayatında Ne Olmayı Seçer?
Hayat boyunca pek çok insanla karşılaşırız.
Bazıları bizi olduğumuz yerde tutmaya çalışır.
Bazıları daha ileri gitmemizden korkar.
Bazıları kendi doğrularını tek doğru kabul eder.
Bazılarıysa henüz kendimizin bile fark etmediği bir yeteneğimizi görür.
İyi bir öğretmeni düşünün.
Öğrencisinin yazdığı ilk kompozisyonu okuduğunda yalnızca yanlışlarını işaretlemek yerine, içindeki güzel bir cümleyi fark eder.
“Senin anlatacak hikayelerin var. Yazmaya devam et.”
der.
Belki o çocuk yıllar sonra bir yazar olur.
Belki olmaz.
Ama o öğretmenin verdiği şey, bir meslek garantisi değildir.
Kendini ifade etme cesaretidir.
Bir babayı düşünün.
Kızı ona mühendis olmak istediğini söylediğinde, “Bu meslek kadınlara göre değil.” demek yerine, hangi derslere ağırlık vermesi gerektiğini araştırır.
Bir arkadaşı düşünün.
Yıllardır aynı işte çalışan dostu yeni bir hayat kurmak istediğinde, “Bu yaştan sonra delirdin mi?” demek yerine, “Neye ihtiyacın var?” diye sorar.
Bazen bir insanın hayatında yaptığımız en büyük iyilik, onun yerine bir kapı açmak değildir.
O kapının açılabileceğine inanmasına yardımcı olmaktır.
Ve bazen en büyük kötülük, bir kapıyı gerçekten kapatmak bile değildir.
Kapı henüz açıkken, karşısındaki insana kilitli olduğuna inandırmaktır.
Hayallerin Sınırını Kim Belirler?
Ben hala yıllar önce çocuğumun göbek bağını Princeton Üniversitesi'nin bahçesine gömmek istememin ardındaki duyguyu çok iyi hatırlıyorum.
Bu, bir üniversiteye duyulan hayranlıktan daha fazlasıydı.
Bu, bir annenin çocuğuna dair kurduğu sınırsız ihtimallerin sembolüydü.
Belki Princeton olurdu.
Belki başka bir üniversite.
Belki bambaşka bir ülke, bambaşka bir meslek, bambaşka bir hayat...
Bunların hiçbiri o gün kesin değildi.
Ama bir şeyden emindim:
Ben çocuğumun geleceğine, kendi korkularımdan bir tavan yapmak istemiyordum.
Çünkü çocuklarımız bizim gerçekleştiremediğimiz hayallerin telafisi olmak zorunda değiller.
Ama bizim cesaret edemediğimiz şeyleri hayal etme özgürlüğüne sahip olmalılar.
Onları kendi eksikliklerimizle sınırlamamalıyız.
Kendi başarısızlıklarımızı onların kaderi olarak sunmamalıyız.
Kendi korkularımızı onlara miras bırakmamalıyız.
Ve en önemlisi, onların başarılarını bizim beklentilerimizi karşılayıp karşılamadıklarıyla ölçmemeliyiz.
Belki de iyi ebeveynlik, çocuğun hangi üniversiteye gideceğini belirlemek değildir.
Hangi yolu seçerse seçsin, kendi ayakları üzerinde durabilecek cesareti ve karakteri geliştirmesine yardımcı olmaktır.
Birinin Hayalinde Engel Değil, İhtimal Olun!
Dünya zaten yeterince zor.
İnsanlar ekonomik sıkıntılarla, hastalıklarla, kayıplarla, eşitsizliklerle, hayal kırıklıklarıyla mücadele ediyor.
Bir de birbirimizin hayallerine engel olmak zorunda değiliz.
Bir insan size büyük bir hayalinden söz ettiğinde, hemen onun neden gerçekleşemeyeceğini anlatmayın.
Önce dinleyin.
Belki o hayali kurabilmek için bile yıllarca cesaret toplamıştır.
Belki hayatında ilk kez kendisine ait bir gelecek tasarlıyordur.
Belki sizin küçücük bir destek cümleniz, onun için yıllardır duymayı beklediği şeydir.
Ve belki de sizin düşünmeden söylediğiniz “Yapamazsın.” sözü, onun zihninde yıllarca yaşayacaktır.
Oysa başka bir ihtimal daha var.
“Nasıl yapabileceğini birlikte düşünelim.”
Ne kadar farklı iki yaklaşım...
Birinde hüküm var.
Diğerinde ihtimal.
Birinde korku var.
Diğerinde cesaret.
Birinde insanın önüne çekilmiş görünmez bir duvar var.
Diğerinde henüz nereye açıldığı bilinmeyen bir kapı.
Ben hayatım boyunca ikinci kapının varlığına inanmayı seçtim.
Çünkü bir insanın hayallerini küçümsemek için hiçbir şey yapmak gerekmez.
Ama o hayallere saygı duymak, bazen kendi sınırlarımızın ötesini görebilecek kadar olgunlaşmayı gerektirir.
Ve unutmayalım:
Bugün hayal diye küçümsediğimiz pek çok şey, dün birilerinin imkansız dediği şeylerin gerçekleşmiş halidir.
Uçmak bir zamanlar hayaldi.
Okyanusların ötesi ulaşılmazdı.
Kadınların üniversitelerde eğitim görmesi birçok toplumda düşünülemezdi.
İnsanın Ay'a ayak basması, yüzyıllar boyunca yalnızca hayal gücünün konusu olmuştu.
Bütün bunlar yalnızca inanıldığı için gerçekleşmedi.
Bilgiyle, bilimle, mücadeleyle, emekle ve bazen kuşaklar boyunca süren toplumsal değişimlerle mümkün oldu.
Ama her büyük değişimin başlangıcında, mevcut sınırların son sınırlar olmadığını düşünebilen insanlar vardı.
Bu yüzden bir daha birisi size hayalini anlattığında, ona kendi korkularınızın büyüklüğünü değil, kendi imkanlarını keşfetme cesaretini hatırlatın.
Çünkü kimsenin bir başkasının geleceği hakkında kesin bir hüküm verme hakkı yoktur.
Bir insanın neyi başarabileceğini, o daha denemeden kim bilebilir?
Ve belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz neden bazı insanların başarabileceklerine inanmak yerine, başaramayacaklarını kanıtlamaya bu kadar hevesliyiz?
Belki de gerçek toplumsal gelişim, bu soruya vereceğimiz cevapla başlayacaktır.
Çünkü bir toplumun büyüklüğü, yalnızca yetiştirdiği başarılı insanlarla değil, henüz hiçbir şey başarmamış çocuklarının ne kadar büyük hayaller kurmasına izin verdiğiyle de ölçülür.
Ve ben inanıyorum ki...
Bir çocuğun hayallerine sınır koymamak, ona bırakabileceğimiz en değerli miraslardan biridir.
Hayallerin gerçekleşeceğinin garantisi yoktur.
Ama hayal kurma hakkının, başkalarının korkularına teslim edilmemesi gerekir.
Çünkü bazen insanın önündeki en büyük engel, aşamadığı duvarlar değil; başkalarının ona gösterdiği duvarların ötesine bakmaktan vazgeçmesidir.
-Leyla Edinç
Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha