20/10/2026 12:41:00 - 6 · 24
İnsanlığın vicdan sınavı, kötülüğün görünmeyen derinliği, değişen dünyada güçlü olmanın anlamı ve iyiliği çoğaltmanın sorumluluğu üzerine yazmak istedim bugün.
İnsanlık tarihinin belki de en çelişkili, en karmaşık ve en düşündürücü dönemlerinden birinden geçiyoruz.
Bir yanda bilim ilerliyor, teknoloji gelişiyor, insanlık daha önce hayal bile edemediği bilgilere saniyeler içerisinde ulaşabiliyor. Dünyanın öbür ucunda yaşanan bir olaya anında tanıklık ediyor, hiç tanımadığımız insanların hayatlarına dokunabiliyoruz.
Diğer yanda ise insanın insana yapabildiği kötülükler karşısında hayrete düşüyoruz. Bazen bir haber okuyoruz ve insanlığımızdan utanıyoruz. Bazen bir görüntü izliyoruz ve gördüklerimizin gerçek olabileceğine inanmak istemiyoruz. Bazen de yıllardır tanıdığımız, güvendiğimiz, hatta sevdiğimiz insanların hiç bilmediğimiz yüzleriyle karşılaşıyoruz.
Üstelik artık kötülük her zaman karanlık sokaklarda, suç dünyasında ya da toplumun dışına itilmiş insanların arasında karşımıza çıkmıyor. Bazen çok iyi eğitim almış bir insanın düşüncelerinde, bazen toplumun saygı duyduğu bir kişinin davranışlarında, bazen güzel sözlerin arkasına gizlenmiş bir niyette, bazen de iyilik görüntüsü altında kurulmuş ilişkilerde ortaya çıkıyor.
Ve insan ister istemez kendisine şu soruyu soruyor:
Biz gerçekten daha kötü bir dünyada mı yaşıyoruz, yoksa kötülük artık eskisi kadar kolay saklanamıyor mu?
Belki de ikisi birden…
Ancak kesin olan bir şey var: İnsanlık, kendi yarattığı karanlıkla her zamankinden daha görünür biçimde yüzleşiyor. Ve belki de bu yüzleşmenin en sarsıcı tarafı, kötülüğün yalnızca var olduğunu değil, ne kadar derinlere kök salabildiğini fark etmek.
KÖTÜLÜK YENİ DEĞİL, FAKAT ARTIK DAHA GÖRÜNÜR…
Kötülük insanlık tarihi kadar eskidir.
Savaşlar, katliamlar, sömürü, ihanet, kıskançlık, güç mücadeleleri, insanların birbirlerine uyguladıkları fiziksel ve psikolojik şiddet… Bunların hiçbiri günümüz dünyasının icadı değildir.
Tarih boyunca güçlü olanın güçsüzü ezdiği, insanların çıkarları uğruna başkalarının hayatlarını hiçe saydığı, toplumların korkuyla yönetildiği dönemler yaşandı.
Ancak geçmişte kötülüğün çok önemli bir avantajı vardı: Gizlenebilmek.
Bir insanın yaşadığı haksızlık bazen yalnızca ailesinin bildiği bir sır olarak kalıyordu. Bir kurumun içinde yaşanan istismar yıllarca kapalı kapılar ardında sürdürülebiliyordu. Toplumun saygın kabul ettiği insanların gerçek karakterleri, sahip oldukları güç ve ilişkiler sayesinde sorgulanmadan kalabiliyordu.
Bugün ise teknolojinin, iletişimin ve bilgiye erişimin gelişmesiyle bu görünmezlik kısmen ortadan kalkıyor.
Bir zamanlar fısıltıyla konuşulan olaylar artık kamuoyunun gündemine taşınabiliyor. Susturulmuş insanlar seslerini duyurabiliyor. Güçlü görünen kişilerin davranışları sorgulanabiliyor.
Fakat bu görünürlüğün de kendine özgü tehlikeleri var.
Çünkü bilgiye erişimin kolaylaşması, her zaman gerçeğe ulaşmanın kolaylaşması anlamına gelmiyor. Sosyal medya bir haksızlığı ortaya çıkarabildiği gibi, masum bir insanı asılsız suçlamalarla da hedef haline getirebiliyor.
Bu nedenle gerçeği aramakla duyduğumuz her iddiaya inanmak arasında önemli bir ayrım yapmalıyız.
Adalet, yalnızca kötülüğün açığa çıkarılması değil, hakikatin kanıtlarla değerlendirilmesidir.
Ama bütün bunların ötesinde düşündürücü bir gerçek var: Kötülükle yüzleşmek, onun ne kadar derinlere kök salabildiğini fark etmeyi de beraberinde getiriyor.
Ve bazen gördüklerimiz, yalnızca yüzeyde olanlardan ibaret.
KÖTÜLÜĞÜN DERİNLİĞİ: GÖRDÜĞÜMÜZDEN ÇOK DAHA FAZLASI OLABİLİR Mİ?
İnsan doğası hakkında en rahatsız edici gerçeklerden biri, kötülüğün her zaman kolayca tanınabilir bir yüzünün olmamasıdır.
Biz çoğu zaman kötü insanı öfkeli, saldırgan, kaba ya da açıkça zarar veren biri olarak hayal ederiz. Oysa insan davranışlarını incelediğimizde çok daha karmaşık bir tabloyla karşılaşırız.
Bazı insanlar başkalarının acılarını umursamazken toplum içinde son derece nazik görünebilirler. Bazıları yardımseverlik görüntüsü altında insanları kendilerine bağımlı hale getirebilir. Bazıları ise başkalarının başarısızlığından, yalnızlığından veya çaresizliğinden sessiz bir memnuniyet duyabilir.
Daha da tehlikelisi, kimi insanlar yaptıkları kötülükleri kötülük olarak bile değerlendirmezler.
Kendilerini haklı görürler.
Başkalarına verdikleri zararı gerekli, kaçınılmaz veya hak edilmiş olarak açıklarlar.
Kendi çıkarlarını korumayı, başkalarının haklarını ihlal etmek için yeterli gerekçe sayarlar.
İşte kötülüğün en derin boyutlarından biri burada başlıyor Çünkü insanın yanlış yaptığını bilerek yanlış yapmasıyla, yaptığı yanlışı kendi zihninde doğruya dönüştürmesi arasında önemli bir fark vardır.
Birincisinde vicdanla karşılaşma ihtimali hala vardır.
İkincisinde ise insan, vicdanını susturacak gerekçeler üretmiştir.
Üstelik kötülük yalnızca bireysel bir davranış değildir.
Bazen bir kurumun kültürüne, bazen bir toplumun alışkanlıklarına, bazen bir ailenin kuşaktan kuşağa aktardığı ilişki biçimlerine yerleşir.
Bir insan haksızlığa uğradığında herkesin susması, bir çocuğun yaşadığı acının aile itibarı adına gizlenmesi, bir çalışanın sömürülmesine başarı adı verilmesi, güçsüzün ezilmesinin hayatın doğal düzeni gibi kabul edilmesi… Bunlar kötülüğün yalnızca bir kişinin davranışından ibaret olmadığını gösterir. Bazen kötülük, onu yapanlardan çok, ona alışanların sessizliği sayesinde büyür. Ve bugün ortaya çıkan bazı olaylar karşısında insan ister istemez düşünüyor:
Acaba daha ne kadarını bilmiyoruz?
Kaç insanın hikayesi henüz anlatılmadı?
Kaç haksızlık, güçlü insanların kurduğu ilişkilerin ardında gizlendi?
Kaç kişi konuşmaya cesaret edemedi?
Bu soruların her birinin gerçek hayatta karşılığı olabilir. Ancak bilinmeyen her şeyin ardında kötülük aramak da bizi başka bir karanlığa sürükleyebilir: Sürekli şüpheye, korkuya ve insanlara duyduğumuz güvenin tamamen yok olmasına.
Önemli olan, kötülüğün varlığını inkar etmeden yaşamayı; fakat bütün dünyayı kötülükten ibaret görmemeyi öğrenmektir.
İNSANIN EN TEHLİKELİ YANI: KENDİ KARANLIĞINI GÖREMEMESİ…
İnsan psikolojisinin en ilginç özelliklerinden biri, kişinin kendisini çoğu zaman olduğundan daha haklı, daha adil ve daha iyi niyetli görmesidir. Hepimiz kendimizi hikayemizin iyi karakteri olarak düşünmeye eğilimliyiz.
Kıskançlığımızı adalet arayışı, öfkemizi haklı tepki, bencilliğimizi kendimizi koruma, başkasını küçümsememizi gerçekçilik olarak adlandırabiliyoruz.
Oysa insanın gerçek karakteri yalnızca kendisi hakkında düşündükleriyle değil, başkalarına nasıl davrandığıyla ortaya çıkar. Özellikle de kendisine hiçbir çıkar sağlayamayacak insanlara karşı davranışlarıyla…
Bir hizmetliye nasıl konuştuğumuz, bize ihtiyaç duyan bir insana nasıl yaklaştığımız, bizden daha güçsüz birine karşı ne kadar adil olduğumuz, kimsenin görmediği bir anda nasıl bir seçim yaptığımız…
Bütün bunlar karakterimizin görünmeyen aynalarıdır.
İyilik, yalnızca kendimizi iyi bir insan olarak tanımlamak değildir. İyilik, fırsatımız olduğu halde bir başkasını incitmemeyi seçmektir.
Haksız olduğumuzda özür dileyebilmektir.
Bir başkasının başarısını kendi başarısızlığımız gibi görmemektir.
Kimse bizi alkışlamayacak olsa bile doğru olanı yapabilmektir. Çünkü insanın gerçek ahlakı, seyircisi olmayan davranışlarında saklıdır.
Ve belki de insanlığın dönüşümü tam burada başlayacaktır: Herkes başkalarının kötülüğünü teşhir etmeye çalışırken, kendi içindeki karanlığı da sorgulayabildiğinde…
BİR ANNENİN KORKUSU, BİR OĞLUN GELECEĞE BAKIŞI…
Bütün bunları düşünürken yıllar önce oğlum Seyitcan ile aramızda geçen bir konuşmayı hatırlıyorum.
Seyitcan bana askeriyeye katılmak istediğini söylediğinde karşı çıkmıştım. Bu ülkeye gelmemdeki en büyük sebeplerinden biri kendi doğduğum ülkede askerliğin bütün erkekler için belli bir yaşa geldiklerinde önemli sağlık mazeretleri olmaması durumunda zorunlu bir görev olmasıydı.
Bir anne olarak onun tehlikelerden uzak, güvenli bir hayat sürmesini istiyordum. İyi bir eğitim almasını, zekasıyla ve bilgisiyle kendisine güzel bir gelecek kurmasını arzuluyordum. Benim için güç, öncelikle bilgiyle, eğitimle, düşünceyle ve insanın karakteriyle ilgiliydi.
Oysa O, dünyayı benim baktığım yerden biraz daha farklı görüyordu.
Bana söylediği sözleri hiç unutmadım: “Anne, dünya öyle bir yere gidiyor ki sadece akıllı ve zeki olmak yetmeyecek. Bedensel olarak da güçlü olmak ve çok iyi silah kullanmak zorundayız. Ve ben bunu ancak askeriyenin içinde yapabilirim. Kendimi ve ailemi korumak zorunda kaldığımda ger anlamda yeterli olabilmeliyim.”…
O gün bu sözleri duyduğumda belki de en çok annelik içgüdülerimle düşündüm. Ben dünyayı O’nun için daha güvenli bir yer olarak hayal ederken O, dünyanın giderek daha tehlikeli bir yer olabileceğini düşünerek kendisini buna hazırlamak istiyordu.
Ben tehlikelerden uzak kalmasını istiyordum.
O ise tehlikeler karşısında çaresiz kalmamayı…
Ben O’nu korumaya çalışıyordum.
O, kendisini koruyabilecek güce sahip olmak istiyordu.
Aslında ikimizin de çıkış noktası aynıydı: Güvenlik.
Ama güvenliğe ulaşmak için düşündüğümüz yollar farklıydı.
Bir anne olarak benim içimdeki korku, O’nu tehlikelerden uzak tutmaya çalışıyordu. O’nun düşüncesi ise tehlikelerin varlığını kabul ederek kendisini hazırlamak üzerine kuruluydu.
Aradan geçen zamanla birlikte bu konuşmayı farklı bir gözle değerlendirmeye başladım.
Çünkü bugün dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan çatışmalara, toplumsal gerilimlere, şiddete ve insanların birbirlerine karşı giderek sertleşen tutumlarına baktığımda Seyitcan’ın o gün söylediklerini yeniden düşünüyorum.
Belki de O, dünyanın nasıl bir yer olmasını istediğinden çok, nasıl bir yere dönüşebileceğini düşünüyordu.
Ben ise bir anne olarak dünyanın nasıl bir yer olmasını istediğime tutunuyordum.
İşte annelikle genç bir insanın kendi hayatını kurma arzusu bazen tam da böyle bir noktada karşılaşıyor.
Bir taraf korumak için uzak tutmak istiyor.
Diğer taraf korunabilmek için hazırlanmak…
Bu konuşma bana yıllar sonra çok önemli bir soruyu yeniden sorduruyor:nİyi olmak yeterli mi, yoksa iyiliği koruyabilecek kadar güçlü olmak da mı gerekiyor?
GÜÇ, ZEKA VE VİCDAN: İNSANLIĞIN ÜÇ BÜYÜK SINAVI…
İnsanlık tarihi bize yalnızca iyi niyetin her zaman yeterli olmadığını gösteriyor.
Haksızlık karşısında haklı olmak, o haksızlığın kendiliğinden sona ereceği anlamına gelmiyor.
Bir toplumun barış istemesi, başka bir gücün ona saldırmayacağını garanti etmiyor.
Bir insanın kimseye zarar vermek istememesi, başkalarının ona zarar vermeyeceği anlamına gelmiyor.
Bu nedenle insanın kendisini koruyabilecek bilgiye, dayanıklılığa, beceriye ve gerektiğinde meşru savunma imkanlarına sahip olması önemlidir.
Ancak burada çok hassas bir denge var.
Çünkü güç, vicdandan ayrıldığında tehlikeli bir araca dönüşebilir.
Tarih boyunca büyük yıkımlara neden olan insanların bir kısmı bilgisiz ya da yeteneksiz değildi.
Aksine, bazıları son derece zeki, eğitimli, disiplinli ve stratejik düşünebilen insanlardı. Ama bütün bu özellikler, ahlaki bir pusuladan yoksun kaldığında başkalarına zarar vermek için de kullanılabildi.
Demek ki zeka tek başına insanı iyi yapmıyor.
Eğitim tek başına vicdan kazandırmıyor.
Fiziksel güç tek başına cesaret anlamına gelmiyor.
Silah kullanmayı bilmek de tek başına güvenli bir dünya yaratmıyor.
Asıl sorun, bütün bu yeteneklerin hangi değerlerin hizmetinde kullanıldığıdır.
Vicdansız zeka manipülasyona, merhametsiz güç zorbalığa, sorumluluktan yoksun cesaret ise yıkıcılığa dönüşebilir.
Buna karşılık vicdanla birleşen bilgi, adaleti güçlendirebilir.
Sorumlulukla birleşen güç, savunmasız insanları koruyabilir.
Özdenetimle birleşen cesaret, şiddeti büyütmek yerine önleyebilir.
Gerçek güç, yalnızca bir başkasına üstün gelebilmek değildir.
Bazen elinde bütün imkanlar varken zarar vermemeyi seçebilmektir.
Bazen öfkeliyken kendini durdurabilmektir.
Bazen korktuğun halde doğru olanı savunabilmektir.
Bazen de gerektiğinde yardım istemeyi, geri çekilmeyi ve çatışmayı büyütmemeyi bilmektir.
Bugün Seyitcan’ın o günkü sözlerini düşündüğümde, O’nun kendisini güçlü kılmak istemesini daha iyi anlayabiliyorum. Ama bir anne olarak hala dünyanın daha fazla şiddete değil, daha fazla vicdana ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Ve belki de bu iki düşünce birbirinin karşıtı değil.
Çünkü sorun güçlü olmakla iyi olmak arasında seçim yapmak değil.
Güçlü olurken iyi kalabilmek.
Kendini savunmayı bilirken barışın değerini unutmamak.
Tehlikeleri tanırken insanlara duyulan güveni bütünüyle kaybetmemek.
Gücünü göstermek yerine, gerektiğinde sorumlulukla kullanabilmek.
Belki de gelecek kuşaklara öğretmemiz gereken en önemli denge tam olarak budur: Zekanı insanları anlamak için, bilgini doğruyu bulmak için, gücünü korumak için, vicdanını ise bütün bunların sınırlarını belirlemek için kullan.
KÖTÜLÜKTEN KENDİMİZİ NASIL KORUYACAĞIZ?
İçinde yaşadığımız dünyada iyi bir insan olmak, herkese koşulsuz güvenmek anlamına gelmez.
Aksine, insanın kendisini koruyabilmesi de bir bilinç ve olgunluk göstergesidir. Çünkü merhametli olmakla savunmasız olmak aynı şey değildir.
İyi niyetli olmakla her davranışı hoş görmek aynı şey değildir.
Affetmekle aynı insanın bize tekrar tekrar zarar vermesine izin vermek de aynı şey değildir.
Hayatımızda bazen öyle insanlar olur ki onların yanında kendimizi sürekli açıklama ihtiyacı hissederiz.
Söylediğimiz her sözü tartmak, davranışlarımızı savunmak, başarılarımızı küçültmek, mutluluğumuzu gizlemek zorunda kalırız.
Bazı ilişkilerde sevgi değil, sürekli bir suçluluk duygusu vardır.
Bazılarında dostluk değil, gizli bir rekabet…
Bazılarında yakınlık değil, kontrol etme isteği…
Bazılarında ise yardım adı altında yaratılmış bir bağımlılık…
İşte böyle ilişkilerde kendimize sormamız gereken önemli bir soru vardır:
Bu insanın hayatımda bulunması beni daha huzurlu, daha özgür ve daha güçlü biri mi yapıyor; yoksa kendimden uzaklaştırıyor mu?
Elbette her anlaşmazlık kötü niyetin göstergesi değildir. Her eleştiren insan düşmanımız, her mesafe koyan insan sevgisiz değildir.
Ancak sürekli tekrar eden küçümseme, manipülasyon, yalan, tehdit, sınır ihlali ve psikolojik baskı görmezden gelinmemelidir.
Kendimizi korumak için insanları sürekli yargılamamız gerekmez.
Bazen yalnızca mesafe koymak yeterlidir.
Her tartışmaya girmemek, her provokasyona cevap vermemek, özel hayatımızı herkesle paylaşmamak, güveni zaman içinde ve davranışlara bakarak oluşturmak gerekir.
Kimi zaman uzaklaşmak, kimi zaman açıkça “hayır” demek, kimi zaman hukuki haklarımızı kullanmak, kimi zaman da güvenilir insanlardan destek istemek gerekir.
Çünkü kendini korumak yalnızca fiziksel bir sorun değildir.
Duygusal sınırlarımızı, zihinsel huzurumuzu, ekonomik bağımsızlığımızı ve kişisel özgürlüğümüzü korumak da bunun bir parçasıdır.
Ve en önemlisi…
Bir insanın karanlığını aydınlatmak uğruna kendi ışığımızı tüketmemeliyiz.
Çünkü bazı insanlara ne kadar sevgi gösterirsek gösterelim, değişmeyi kendileri istemedikçe onları değiştiremeyiz.
Bir insanı anlamaya çalışmak başka, onun verdiği zararı hayatımızın değişmez bir parçası haline getirmek başkadır.
Kendimizi korumak bencillik değildir.
Bazen insanın kendisine gösterebileceği en büyük merhamet, huzurunu bozan bir ilişkiden uzaklaşabilmesidir.
KÖTÜLÜĞÜN BULAŞICILIĞI: NEFRETLE MÜCADELE EDERKEN NEFRETE DÖNÜŞMEK
Kötülüğün en tehlikeli özelliklerinden biri, yalnızca doğrudan zarar verdiği insanları etkilememesidir.
Bazen ona tanıklık eden insanların düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını da değiştirir.
Sürekli öfkeye maruz kalan insan daha kolay öfkelenebilir.
Sürekli aşağılanmayı gören insan, zamanla aşağılamayı normal kabul etmeye başlayabilir.
Nefret söylemlerini tekrar tekrar duyan bir toplum, başlangıçta kabul edilemez bulduğu ifadeleri sıradanlaştırabilir.
İşte bu nedenle kötülükle mücadele ederken kullandığımız yöntemler de en az mücadele ettiğimiz şey kadar önemlidir.
Bir insanın zalimliğine karşı çıkarken biz de zalimleşiyorsak, onun insanları aşağılamasına tepki gösterirken biz de insanları aşağılıyorsak, şiddeti eleştirirken şiddeti yüceltiyorsak, aslında karşı çıktığımız davranış biçimini yeniden üretmiş oluruz.
Bu, haksızlığa sessiz kalmamız gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine haksızlık karşısında konuşmalıyız.
Zarar görenlerin yanında durmalıyız.
Gerektiğinde hukuki yollara başvurmalı, hesap verebilirlik talep etmeli, sınır koymalı ve toplumsal sorumluluk üstlenmeliyiz.
Fakat bütün bunları yaparken insanlığımızı kaybetmemeliyiz.
Çünkü adaletle intikam arasında ince ama hayati bir çizgi vardır.
Adalet, yapılan kötülüğün hesabını sorar.
İntikam ise bazen kötülüğün başka bir biçimde devam etmesine neden olur.
Karanlıkla mücadele etmenin amacı, karanlığın yeni sahibi olmak değil, onun hüküm sürdüğü alanı daraltmaktır.
İYİ İNSANLARIN SESSİZLİĞİ VE TOPLUMSAL VİCDANIN AŞINMASI…
Toplumların yaşadığı ahlaki krizlerin önemli nedenlerinden biri, yalnızca kötülük yapan insanların varlığı değildir.
Bazen iyi niyetli insanların sessizliği de haksızlıkların devam etmesine katkıda bulunur.
Bir insanın aşağılandığını görürüz ama karışmak istemeyiz.
Bir arkadaşımızın haksızlığa uğradığını biliriz ama ilişkilerimizin bozulmasından korkarız.
Bir kurumda yanlış yapıldığını fark ederiz ama işimizi, konumumuzu veya rahatımızı kaybetmek istemeyiz.
Bütün bunların insani nedenleri olabilir.
Korku gerçektir.
Çekinceler gerçektir.
Herkesin aynı koşullarda aynı cesareti göstermesi mümkün değildir.
Ancak toplumsal değişim, insanların yalnızca kendi güvenliklerini değil, başkalarının haklarını da önemsemeye başlamasıyla güçlenir.
İyilik bazen bir çocuğu korumaktır.
Bazen haksızlığa uğrayan bir insanın sözünü kesmeden dinlemektir.
Bazen kalabalığın yanlış yaptığı bir yerde doğruyu söylemektir.
Bazen de herkesin dışladığı bir insana insan olduğunu hatırlatmaktır.
Büyük kahramanlıklar beklememize gerek yok.
Çünkü toplumların ahlaki dokusu, çoğu zaman sıradan insanların küçük ama bilinçli davranışlarıyla şekillenir.
Bir insanın hayatını değiştiren şey bazen büyük bir yardım değil, en zor zamanında yanında duran tek bir insan olabilir.
Ve belki de gerçek cesaret her zaman fiziksel güç gerektirmez.
Bazen bir insanın karşısına dikilip ona zarar vermeyi reddetmek, bazen çoğunluğun yanlışına katılmamak, bazen de herkes susarken gerçeği söylemek büyük bir cesaret gerektirir.
İYİLİĞİ ÇOĞALTMAK: BİR DUYGU DEĞİL, BİLİNÇLİ BİR TERCİH…
İyilikten söz ettiğimizde çoğu zaman aklımıza yardım etmek, bağış yapmak, ihtiyaç sahiplerine destek olmak gelir.
Bunlar elbette değerlidir.
Ancak iyilik bundan çok daha geniş bir kavramdır.
İyilik, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Bir insanı gerçekten dinlemek iyiliktir.
Başkasının mutluluğuna içtenlikle sevinebilmek iyiliktir.
Bir çocuğun kendisini değerli hissetmesini sağlamak iyiliktir.
Bir yaşlının yalnızlığını fark etmek iyiliktir.
Bir çalışanın emeğini takdir etmek, bir yabancıya saygı göstermek, bir hayvana zarar vermemek, doğaya karşı sorumluluk hissetmek de iyiliktir.
Fakat iyiliğin en önemli özelliklerinden biri, başkalarına da ilham verebilmesidir.
Bir insanın gösterdiği nezaket, karşısındaki kişinin başka bir insana daha nazik davranmasına neden olabilir.
Bir öğretmenin öğrencisine duyduğu güven, o öğrencinin yıllar sonra başka insanların hayatına dokunmasını sağlayabilir.
Bir annenin çocuğuna öğrettiği merhamet, kuşaklar boyunca devam eden bir davranış kültürünün temelini oluşturabilir.
Elbette her iyilik karşılık bulmaz ve her güzel davranış başka bir iyilik doğurmaz.
Ama iyiliğin çoğalma ihtimali vardır.
Ve bu ihtimal bile onu değerli kılar.
Çünkü kötülüğün yayılmasını istemediğimiz bir dünyada, iyiliğin yayılması için bilinçli bir çaba göstermemiz gerekir.
İyilik yalnızca kötü olmamak değildir; başkalarının hayatında güzel bir iz bırakmak için sorumluluk almaktır.
Ancak burada üzerinde durulması gereken başka bir nokta daha var.
İyiliği çoğaltmak, yalnızca bireysel nezaketle sınırlı kalmamalıdır.
Toplumsal bir dayanışmaya da dönüşmelidir.
Çünkü bazen tek bir insanın merhameti bir yarayı sarabilir ama o yaranın sürekli açılmasına neden olan koşulları değiştirmek için ortak çaba gerekir.
Yoksulluğa karşı yalnızca yardım etmek değil, insanların insanca yaşayabileceği koşulları savunmak da önemlidir.
Şiddet mağduruna destek olmak kadar, şiddeti önleyen mekanizmaların güçlenmesini istemek de önemlidir.
Çocukları sevmek kadar, onların güvenliğini ve haklarını koruyan bir toplumsal düzen için çaba göstermek de önemlidir.
Gerçek iyilik, yalnızca sonuçlarla ilgilenmez.
Kötülüğün ortaya çıkmasına olanak veren nedenleri de sorgular.
SOSYAL MEDYA ÇAĞINDA RUHUMUZU NEYLE BESLİYORUZ?
Bugün insanın iç dünyasını etkileyen en güçlü unsurlardan biri, gün boyunca maruz kaldığı bilgi akışıdır.
Sabah uyandığımızda çoğu zaman ilk yaptığımız şey telefonumuza bakmak oluyor.
Savaşlar, cinayetler, felaketler, siyasi çatışmalar, ekonomik kaygılar, insanların birbirlerine yönelttiği hakaretler…
Henüz güne başlamadan dünyanın bütün ağırlığını zihnimize taşıyoruz.
Üstelik dijital platformların dikkat çekme mekanizmaları, çoğu zaman öfke ve korku uyandıran içeriklerin daha fazla yayılmasına katkıda bulunabiliyor.
Böylece insan, gerçek dünyada karşılaştığından çok daha yoğun bir kötülük akışıyla yaşamak zorunda kalabiliyor.
Bir süre sonra zihnimizde tehlikeli bir düşünce oluşuyor:
Dünyada artık iyi insan kalmadı.
Oysa bu düşünce gerçeğin tamamını yansıtmaz.
Çünkü sessizce iyilik yapan insanların çoğu haber olmaz.
Bir hastanın başında sabahlayan hemşire, hiç tanımadığı bir öğrenciye burs veren insan, komşusunun ihtiyaçlarını karşılayan yaşlı bir kadın, bir sokak hayvanını kurtaran genç, çocuğuna sevgiyle yaklaşan bir baba…
Bu insanların hikayeleri çoğu zaman büyük başlıklarla karşımıza çıkmaz.
Çünkü iyilik, kötülük kadar gürültülü değildir.
Ama sessiz olması, daha az var olduğu anlamına gelmez.
İşte bu nedenle ruhumuzu neyle beslediğimize dikkat etmeliyiz.
Sürekli kötülüğü izlemek bizi daha bilinçli yapmak yerine zamanla umutsuzlaştırabilir.
Dünyanın acılarına duyarlı olmakla, bütün acıları sürekli zihnimizde taşımak aynı şey değildir.
Bazen telefonu kapatmak, doğaya çıkmak, sevdiğimiz bir insanla konuşmak, bir kitap okumak, müzik dinlemek veya yalnızca sessizliğin içinde kendimizi dinlemek gerekir.
Bu, dünyadan kaçmak değildir.
Dünyaya daha sağlıklı bir ruhla dönebilmek için kendimize alan açmaktır.
İNSANLIK GERÇEKTEN BİR UYANIŞ DÖNEMİNDEN Mİ GEÇİYOR?
Bugün yaşananları insanlığın büyük bir uyanışı olarak yorumlamak isteyenler var.
Bu düşüncenin umut verici bir yanı bulunuyor. Çünkü geçmişte normal kabul edilen pek çok davranış bugün sorgulanıyor.
Aile içinde yaşanan şiddet, iş hayatındaki sömürü, çocukların maruz kaldığı istismar, kadınların karşılaştığı ayrımcılık, toplumsal eşitsizlikler ve insan hakları ihlalleri daha geniş çevrelerde tartışılabiliyor.
Ancak burada önemli bir ayrımı unutmamalıyız.
Bir sorunun görünür olması, o sorunun çözüldüğü anlamına gelmez. Bir toplumun kötülükleri konuşmaya başlaması, kendiliğinden daha iyi bir topluma dönüşeceğini garanti etmez.
Gerçek dönüşüm, farkındalığın davranışa dönüşmesiyle mümkündür.
Yalnızca şiddete karşı olduğumuzu söylemek yetmez; şiddeti besleyen koşulları değiştirmek gerekir.
Yalnızca adaletten söz etmek yetmez; adil kurumları ve uygulamaları savunmak gerekir.
Yalnızca merhameti övmek yetmez; merhameti günlük hayatımızın bir parçası haline getirmek gerekir.
Bu yüzden insanlığın bir uyanış yaşayıp yaşamadığını belki de bugünden kesin olarak söyleyemeyiz.
Ama bir seçim döneminde olduğumuzu söyleyebiliriz.
Ve bu seçim yalnızca devletlerin, kurumların veya güçlü insanların önünde duran bir seçim değildir.
Her birimizin günlük hayatında tekrar tekrar karşımıza çıkar.
Korkuyu mu büyüteceğiz, güveni mi?
Nefreti mi besleyeceğiz, anlayışı mı?
Başkasının acısına kayıtsız mı kalacağız, yoksa elimizden geldiğince yanında mı duracağız?
Kendimizi korumak için duvarlar mı öreceğiz, yoksa sağlıklı sınırlarımızı koruyarak insanlarla bağ kurmaya devam mı edeceğiz?
İnsanlığın geleceği yalnızca büyük tarihsel olaylarla değil, milyonlarca insanın bu küçük seçimleriyle de şekillenecek.
GELECEĞİN İNSANINI NASIL YETİŞTİRECEĞİZ?
Seyitcan ile yıllar önce yaptığımız konuşmaya döndüğümde, bu sorunun yalnızca bizim aramızda geçen bir anne-oğul konuşması olmadığını düşünüyorum. Aslında bu, farklı kuşakların dünyaya bakışını da anlatan bir konuşmaydı.
Biz çocuklarımızın iyi eğitim almalarını, başarılı olmalarını, mutlu bir hayat kurmalarını istiyoruz.
Ama onları nasıl bir dünyaya hazırlıyoruz?
Yalnızca başarılı olmalarını mı öğretiyoruz, yoksa başarının ahlaki sorumluluğunu da anlatıyor muyuz?
Yalnızca güçlü olmalarını mı istiyoruz, yoksa gücün sınırlarını da öğretiyor muyuz?
Yalnızca kendilerini korumalarını mı söylüyoruz, yoksa başkalarının haklarını korumanın da insan olmanın bir parçası olduğunu gösteriyor muyuz?
Bir çocuğa yalnızca kazanmayı öğretirsek ama adil olmayı öğretmezsek, başkalarının kaybını kendi zaferi olarak gören bir yetişkin olabilir.
O’na yalnızca güçlü olmayı öğretirsek ama gücünü nasıl kullanması gerektiğini öğretmezsek, sahip olduğu imkanları başkalarını ezmek için kullanabilir.
O’na yalnızca iyi olmayı öğretirsek ama sınır koymayı, tehlikeyi tanımayı ve gerektiğinde yardım istemeyi öğretmezsek, kendisini korumakta zorlanabilir.
Bu nedenle geleceğin insanını yetiştirmek, yalnızca akademik eğitim vermekle sınırlı kalmamalıdır.
Empati, sorumluluk, dürüstlük, eleştirel düşünme, dayanıklılık, özdenetim, farklılıklara saygı ve adalet duygusu da çocukların gelişiminde önemli bir yer tutmalıdır.
Ancak çocuklara bu değerleri yalnızca sözlerle öğretemeyiz. Çocuklar söylediklerimiz kadar yaptıklarımızı da öğrenirler.
Bir anne ya da baba, çocuğuna insanları sevmeyi anlatırken sürekli başkalarını küçümsüyorsa, çocuk söylenen sözle yaşanan davranış arasındaki çelişkiyi görür.
Bir öğretmen adaletten söz ederken öğrencileri arasında ayrım yapıyorsa, adalet kavramı çocuğun zihninde anlamını yitirir.
Bir toplum dürüstlüğü överken hileyle kazananları sürekli ödüllendiriyorsa, genç kuşaklara verdiği mesaj karmaşıklaşır.
İşte bu nedenle iyiliği çoğaltmak, gelecek kuşaklara bırakabileceğimiz en değerli miraslardan biridir.
Çocuklarımıza yalnızca evler, arsalar, paralar ve diplomalar bırakmayacağız.
Onlara bir dünya görüşü, bir insanlık anlayışı ve başkalarıyla ilişki kurma biçimi de bırakacağız.
Ve bence en büyük mirasımız şu cümle olacak: Hayatta güçlü olabilirsin, başarılı olabilirsin, çok şey kazanabilirsin. Ama bütün bunları yaparken başka insanların insanlığını unutma.
Bugün bir anne olarak kendime sorduğum soru artık yalnızca çocuğumun ne kadar başarılı ya da güçlü olacağı değil. Sahip olduğu bütün güce rağmen ne kadar vicdanlı kalabileceği…
Çünkü insanlığın geleceği, yalnızca güçlü insanların elinde değil, gücünü ne için kullanacağını bilen insanların vicdanında şekillenecek.
KARANLIĞI TANIMAK AMA ONA BENZEMEMEK…
Bence içinde bulunduğumuz dönemin en önemli sınavlarından biri tam da budur.
Kötülüğün varlığını kabul etmek…
Onun bazen ne kadar örgütlü, ne kadar köklü, ne kadar sıradanlaşmış olabileceğini görmek…
İnsanların sahip oldukları unvanların, eğitimlerinin, servetlerinin veya toplumsal konumlarının iyi karakterin garantisi olmadığını anlamak…
Ama bütün bunları fark ederken insanlara duyduğumuz sevgiyi tamamen kaybetmemek.
Çünkü kötülüğün en büyük zaferlerinden biri, iyi insanların da herkesten şüphelenen, sevgiden korkan, merhameti zayıflık olarak gören kişilere dönüşmesidir.
Bir insan tarafından aldatıldığımızda bütün insanları yalancı kabul etmek kolaydır.
Bir dostumuz tarafından ihanete uğradığımızda bütün dostluklardan uzaklaşmak kolaydır.
Haksızlığa uğradığımızda dünyayı yalnızca güçlülerin kazandığı bir yer olarak görmek kolaydır.
Zor olan, bütün bunlara rağmen insanlığımızı koruyabilmektir.
Elbette eskisi kadar saf olmayabiliriz.
Belki daha seçici oluruz.
Belki daha az insanı hayatımıza alırız.
Belki güvenimizi daha yavaş veririz.
Ama kalbimizi bütünüyle kapatmak zorunda değiliz.
Çünkü olgunlaşmak, sevgiden vazgeçmek değildir.
Olgunlaşmak, sevgimizi nereye ve nasıl yönelteceğimizi öğrenmektir.
İyi kalmak, kötülüğü görmemek değil; kötülüğü gördükten sonra bile ona dönüşmemeyi seçmektir.
GERÇEK IŞIK, BAŞKALARININ KARANLIĞINI GÖSTERMEKTEN DAHA FAZLASIDIR.
Bugün herkes bir şeyleri açığa çıkarmaya çalışıyor.
İnsanların gerçek yüzlerini, toplumların çelişkilerini, kurumların yanlışlarını, ilişkilerin görünmeyen taraflarını…
Bunların bir kısmı gerekli ve değerlidir.
Çünkü hakikat olmadan adalet, adalet olmadan da kalıcı bir toplumsal güven inşa etmek zordur.
Ancak yalnızca karanlığı göstermek yeterli değildir.
Bir odanın ne kadar karanlık olduğunu saatlerce anlatabiliriz.
Karanlığın nedenlerini araştırabilir, geçmişini inceleyebilir, duvarlarını tarif edebiliriz.
Ama bütün bunlar tek başına odayı aydınlatmaz.
Bir ışık yakmak gerekir.
İnsan hayatında da böyledir.
Kötülüğü eleştirmek önemlidir ama iyiliği yaşatmak daha fazlasını gerektirir.
Bir insanın zalimliğini anlatmak önemlidir ama merhametli insanları desteklemek de gerekir.
Bir toplumun yanlışlarını göstermek önemlidir ama doğru davranışların güçlenebileceği bir kültür oluşturmak da gerekir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca kötülüğün teşhir edildiği bir dünya değil; iyiliğin bilinçli olarak korunduğu, desteklendiği ve çoğaltıldığı bir dünyadır.
Çünkü iyi insanların var olması tek başına yeterli değildir. İyi insanların birbirlerini bulabilmeleri, birbirlerine güvenebilmeleri, dayanışma gösterebilmeleri ve gerektiğinde birlikte hareket edebilmeleri de önemlidir.
Kötülük bazen çıkar ilişkileriyle, korkuyla ve güç birliktelikleriyle büyüyorsa, iyilik de dayanışmayla, güvenle ve ortak sorumlulukla güçlenebilir.
Kötülüğün örgütlenebildiği bir dünyada, iyiliğin dağınık ve yalnız kalmasını kader olarak kabul etmemeliyiz.
VE BENCE EN BÜYÜK DÖNÜŞÜM KENDİ İÇİMİZDE BAŞLAYACAK…
Bütün bu yaşananların ortasında kendimize sormamız gereken bir soru var:
Ben nasıl bir insan olmak istiyorum?
Dünyadaki bütün kötülükleri ortadan kaldıramayabiliriz.
Bütün adaletsizlikleri düzeltemeyebiliriz.
Bütün insanları değiştiremeyebiliriz.
Ama kendi davranışlarımızdan, seçimlerimizden ve başkalarının hayatında bıraktığımız izlerden sorumluyuz.
Bir insanın kalbini kırmamayı seçebiliriz.
Haksızlık karşısında imkanlarımız ölçüsünde sesimizi yükseltebiliriz.
Bize zarar veren insanlardan uzaklaşabiliriz.
Çocuklarımıza daha fazla merhamet öğretebiliriz.
Dostluklarımızı çıkar ilişkilerinden uzak tutabiliriz.
Başkalarının başarılarına içtenlikle sevinebiliriz.
Kendi hatalarımızla yüzleşebiliriz.
Ve en önemlisi, yaşadığımız bütün hayal kırıklıklarına rağmen iyiliğin hala mümkün olduğuna inanabiliriz.
Çünkü dünyayı değiştirmek her zaman büyük hareketlerle başlamaz.
Bazen bir insanın kendisini değiştirmesiyle başlar.
Bir insan daha bilinçli davranır.
Bir insan daha az incitir.
Bir insan daha fazla dinler.
Bir insan haksızlığa sessiz kalmaz.
Bir insan, kendisine yapılan kötülüğü başka birine aktarmamaya karar verir.
Ve böylece kötülüğün bir insandan diğerine uzanan zincirinde küçük ama çok değerli bir halka kırılır.
Ve gerçek dönüşüm budur.
Karanlığın tamamen ortadan kalkmasını beklemek yerine, onun kendi içimizden geçerek başkalarına ulaşmasına izin vermemek.
KARANLIK DERİN OLABİLİR, AMA İYİLİĞİN DE KÖKLERİ VARDIR…
Evet, hassas bir dönemden geçiyoruz.
Gördüklerimiz bazen bizi korkutuyor, öğrendiklerimiz hayal kırıklığına uğratıyor, insanların birbirlerine yapabildikleri karşısında şaşkınlığa düşüyoruz.
Üstelik bugün ortaya çıkan kötülüklerin, insanlık tarihinin ve bugünün bütün karanlıklarını temsil ettiğini de düşünemeyiz.
Belki daha bilmediğimiz çok şey var.
Belki bazı gerçeklerle yüzleşmek zaman alacak.
Belki bazı insanlar, kurumlar ve toplumlar kendi geçmişleriyle hesaplaşmak zorunda kalacak.
Ama bütün bu belirsizliklerin içinde kaybetmememiz gereken bir şey var: İnsana ve iyiliğin mümkün olduğuna dair inancımız.
Çünkü kötülük ne kadar derin olursa olsun, iyiliğin de kökleri vardır.
Bir annenin çocuğuna duyduğu koşulsuz sevgide…
Hiç tanımadığı bir insanın acısına ortak olan bir yabancının kalbinde…
Yıllar sonra bile unutulmayan bir dostluğun sadakatinde…
Kendi çıkarından vazgeçerek doğru olanı yapan bir insanın vicdanında…
Bir çocuğun hiç hesap yapmadan uzattığı küçücük elinde…
İyilik yaşamaya devam eder.
Belki manşetlerde daha az görünür.
Belki daha sessizdir.
Belki kötülük kadar dikkat çekmez.
Ama vardır.
Ve var olmaya devam etmesi, bizim onu ne kadar yaşattığımızla da ilgilidir.
Bugün Seyitcan’ın yıllar önce söylediği sözleri yeniden düşündüğümde, annelikle ilgili çok önemli bir gerçeği de fark ediyorum. Biz anneler çocuklarımızı dünyadaki bütün kötülüklerden korumak isteriz. Onların hiçbir zaman acı çekmemelerini, hiçbir tehlikeyle karşılaşmamalarını, hiçbir haksızlığa uğramamalarını dileriz. Ama hayatın böyle bir garantisi yoktur.
Çocuklarımıza verebileceğimiz en değerli şey, tehlikesiz bir dünya sözü değil; tehlikeler karşısında akıllarını, vicdanlarını ve insanlıklarını koruyabilecek bir karakter kazandırmaktır.
Onları yalnızca güçlü değil, merhametli de yetiştirmek…
Yalnızca cesur değil, sorumlu da yetiştirmek…
Yalnızca kendilerini savunabilen değil, başkalarının haklarına da saygı duyan insanlar olarak yetiştirmek…
Çünkü gerçek güç, başkalarına korku verebilmek değildir.
Gerçek güç, korkunun hüküm sürdüğü bir dünyada bile vicdanını kaybetmemektir.
Bu yüzden bugün kendimize verebileceğimiz en önemli söz, yalnızca kötü insanlardan uzak durmak olmamalıdır.
Aynı zamanda iyi insanlara yaklaşmak, iyiliği desteklemek, merhameti korumak, vicdanı canlı tutmak ve kendi hayatımızda güzel olanı çoğaltmak olmalıdır.
Kendimizi koruyacağız ama kalbimizi taşlaştırmayacağız.
Gerçekleri göreceğiz ama umudumuzu kaybetmeyeceğiz.
Haksızlığa karşı çıkacağız ama nefreti kimliğimiz hâline getirmeyeceğiz.
İnsanları tanımayı öğreneceğiz ama herkesi peşinen suçlu görmeyeceğiz.
Güçlü olacağız ama gücümüzü başkalarını ezmek için kullanmayacağız.
Ve en önemlisi, başkalarının karanlığını incelerken kendi içimizdeki ışığı ihmal etmeyeceğiz.
Çünkü insanlığın geleceğini yalnızca kötülük yapanların ne kadar ileri gidebildiği değil, iyilikten vazgeçmeyenlerin ne kadar güçlü durabildiği de belirleyecek.
Asıl uyanış, kötü insanların gerçek yüzlerinin ortaya çıkması değildir.
Asıl uyanış, iyi insanların artık iyiliği yalnızca bir duygu olarak değil, korunması ve çoğaltılması gereken ortak bir sorumluluk olarak görmeye başlamasıdır.
Ve unutmayalım…
Dünyanın bütün karanlığını tek başımıza aydınlatamayabiliriz. Ama karanlığa alışmak zorunda da değiliz.
Bir insanın hayatında ışık olabiliriz.
Bir kötülüğün devam etmesini engelleyebiliriz.
Bir iyiliğin başka bir iyiliğe dönüşmesine vesile olabiliriz.
Çünkü gerçek dönüşüm, karanlığın bittiği yerde değil; insanın karanlığa rağmen iyiliği seçtiği yerde başlar.
Ve belki de geleceğin dünyasını kurtaracak olanlar, yalnızca en zeki, en eğitimli ya da en güçlü insanlar olmayacak. Aklını vicdanıyla, gücünü merhametiyle, cesaretini adalet duygusuyla birleştirebilen insanlar olacak.
-Leyla Edinç
14 Ekim 2026
Yorum Yap