Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | BEYNİ CİNSİYETİNİN ÖTESİNE GEÇEMEYEN İNSANLAR

İnsanı aklıyla değil bedeniyle değerlendiren zihniyetin; aileden eğitime, iş hayatından sosyal medyaya uzanan görünmeyen anatomisi. Özgürlüğün, eşitliğin, ahlakın ve gerçek zihinsel olgunluğun anlamı üzerine…
İnsanlık Ay’a gitti. Uzayın derinliklerini araştırdı. Yapay zekayı geliştirdi. Milyarlarca kilometre uzaktaki gezegenlerin görüntülerine ulaşırken, insan beyninin karmaşık yapısını anlamak için sayısız bilimsel çalışma gerçekleştirdi.
Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay, dünyayla iletişim kurmak hiç bu kadar hızlı olmamıştı.
Ancak bütün bu ilerlemelere rağmen insanlığın bir bölümü hala karşısındaki insanı düşünceleriyle, karakteriyle, bilgisiyle ve vicdanıyla değil, hangi cinsiyete ait olduğuyla değerlendirmeye devam ediyor.
Bir kadının ne düşündüğünden önce ne giydiğini, bir erkeğin ne hissettiğinden önce ne kadar güçlü olduğunu merak eden bir dünyada yaşıyoruz.
Bir kadının zekasını konuşmadan önce eteğinin boyunu, bir erkeğin karakterini tanımadan önce kazandığı parayı konuşabiliyoruz.
Bir kadının başarısının arkasında mutlaka başka bir neden arayan, bir erkeğin duygusallığını zayıflık olarak değerlendiren, insanların davranışlarına cinsiyetlerine göre farklı anlamlar yükleyen bir düşünce sistemiyle karşı karşıyayız.
Üstelik bu bakış açısı yalnızca eğitimsiz insanlara özgü değil. Üniversite koridorlarında, yönetim kurulu toplantılarında, aile sofralarında, akademik çevrelerde, sanat dünyasında ve kendisini son derece çağdaş olarak tanımlayan insanların arasında da karşımıza çıkıyor. Çünkü insanın beyninin anatomik olarak başının içinde bulunması, düşünce dünyasının da aynı ölçüde gelişmiş olduğu anlamına gelmiyor.
Bazı insanların düşünceleri, karşısındakinin cinsiyetinin ötesine geçemeyecek kadar dar kalabiliyor.
Bence çağımızın en büyük çelişkilerinden biri tam burada başlıyor: Teknoloji ilerliyor, bilgi çoğalıyor, dünya değişiyor; fakat insanın başka bir insana bakışındaki bazı ilkel yargılar yerinden bile kıpırdamıyor.
Peki neden?
Neden hala bir insanı tanımadan önce kadın mı erkek mi olduğuna göre değerlendirme ihtiyacı duyuyoruz?
Neden bir kadının kıyafeti onun zekası hakkında fikir sahibi olmamıza yetiyor?
Neden bir erkeğin gözyaşları, onun karakterinden ve cesaretinden bir şey eksiltiyormuş gibi görülüyor?
Ve en önemlisi, insan ne zaman karşısındakinin bedenine bakmayı bırakıp zihnini, karakterini ve insanlığını görmeyi öğrenecek?
BİR KADININ FOTOĞRAFINA BAKIP ZİHNİNİ GÖREMEYENLER…
Sosyal medya, insanın kendisini ifade edebildiği en geniş alanlardan biri haline geldi.
İnsanlar düşüncelerini, yazılarını, sanatlarını, çalışmalarını, seyahatlerini, hayatlarından küçük kesitleri ve dünyaya bakışlarını milyonlarca insanla paylaşabiliyor.
Ancak bu özgürlük alanı, aynı zamanda insanın başka bir insana nasıl baktığını ortaya çıkaran büyük bir aynaya dönüştü.
Düşünün…
Bir kadın sosyal medyada uzun uzun bir makale paylaşıyor.
İnsan ilişkilerinden, psikolojiden, toplumsal sorunlardan, tarihten, edebiyattan, sanattan, insan ruhunun derinliklerinden söz ediyor.
Saatlerini, belki günlerini harcayarak düşüncelerini kelimelere döküyor.
Okuyanların düşünmesini, sorgulamasını, bazen kendileriyle yüzleşmesini istiyor.
Ancak bazı insanlar için bütün bu kelimelerin hiçbir önemi olmuyor.
Çünkü onların dikkatini çeken şey yazının içeriği değil, kadının profil fotoğrafı oluyor.
Kadının düşüncelerini okumadan yüzüne, görünüşüne, kıyafetine veya gülümsemesine bakıyorlar.
Ve daha da düşündürücü olanı, bu görüntülerden kendilerine yönelik bir yakınlık ya da flört ihtimali çıkarabiliyorlar.
Bir kadının fotoğraf paylaşmasını ilgi arayışı, gülümsemesini davet, nezaketini yakınlaşma isteği olarak yorumlayabiliyorlar.
Kadın güzel görünüyorsa mutlaka beğenilmek istiyordur.
Bakımlıysa dikkat çekmeye çalışıyordur.
Gülümsüyorsa iletişime açıktır.
Kibarca cevap veriyorsa flört ediyordur.
Özgüvenliyse kendisini ulaşılabilir göstermek istiyordur.
Peki, bu çıkarımların hangisi kadının gerçek düşüncelerine dayanıyor?
Hiçbiri.
Bir kadının fotoğraf paylaşması, özel hayatına giriş izni değildir. Gülümsemesi bir davet, nezaketi bir vaat, güzelliği ise herkesin üzerinde hak iddia edebileceği bir özellik değildir.
Bir kadın hem güzel görünmekten hoşlanabilir hem de son derece derin düşüncelere sahip olabilir.
Hem fotoğraf paylaşabilir hem felsefe okuyabilir.
Hem zarif hem güçlü, hem çekici hem entelektüel, hem neşeli hem ciddi olabilir.
Bunların hiçbiri birbirinin alternatifi değildir.
Asıl düşündürücü olan, bir insanın bütün bu özellikleri aynı kişide bir arada göremeyecek kadar sınırlı bir bakış açısına sahip olmasıdır.
Bir kadının yazdıklarını okumak yerine fotoğraflarından kendisine bir ihtimal çıkarmaya çalışan insan, aslında o kadını tanımaya çalışmıyordur.
Kendi beklentilerini onun üzerine yansıtıyordur.
Ve bence en acı olanı şudur: Kadın zihnini ortaya koyarken, karşısındaki insan onu hala yalnızca bedeni üzerinden okumaya çalışıyordur.
NEZAKETİN FLÖRTLE KARIŞTIRILDIĞI BİR ÇAĞ!
İnsan ilişkilerinde giderek daha fazla karşılaştığımız sorunlardan biri de nezaketin yanlış yorumlanmasıdır.
Bir kadın kendisine yazılan bir yoruma teşekkür ettiğinde, bir mesajı kibarca cevapladığında ya da bir insanla entelektüel bir sohbet gerçekleştirdiğinde, bazı kişiler bunu kişisel yakınlaşmanın başlangıcı olarak değerlendirebiliyor.
Oysa bir insanın karşısındakine saygılı davranması, onunla romantik ya da cinsel bir ilişki kurmak istediği anlamına gelmez.
Bir kadın bir erkeğin düşüncelerini değerli bulabilir.
Yazdıklarını beğenebilir.
Onunla edebiyat, sanat, tarih, bilim veya hayat üzerine saatlerce konuşabilir.
Bütün bunlar iki insan arasında kurulabilecek zihinsel ve insani bağların doğal parçalarıdır.
Her yakınlık romantik değildir.
Her ilgi cinsel değildir.
Her samimiyet flört değildir.
Her iletişim bir ilişki arayışı değildir.
İnsanlar yalnızca birbirlerinden hoşlandıkları için konuşmazlar. Birbirlerinden öğrenmek, düşüncelerini paylaşmak, dünyayı farklı gözlerden görmek ve zihinsel olarak beslenmek için de iletişim kurarlar.
Fakat karşısındaki insanı öncelikle cinsiyeti üzerinden değerlendiren biri için bu ayrımı yapmak bazen zorlaşır.
Çünkü onun zihninde kadınla erkek arasındaki iletişimin sınırları, büyük ölçüde romantik veya cinsel ihtimaller üzerinden çizilmiştir.
Bu düşünce biçimi yalnızca kadınları değil, erkekleri de sınırlar. Bir erkeğin bir kadına gösterdiği her ilginin cinsel bir amaç taşıdığı düşüncesi de aynı derecede sığdır.
Bir erkek bir kadının zekasına hayran olabilir.
Yazdıklarından etkilenebilir.
Onun başarısını içtenlikle takdir edebilir.
Ve bütün bunları hiçbir romantik beklenti taşımadan yapabilir. İki insanın birbirini cinsiyetlerinin ötesinde görebilmesi, belki de gerçek zihinsel olgunluğun en önemli göstergelerinden biridir.
Çünkü her karşılaşmayı bir flört ihtimaline dönüştüren zihin, insan ilişkilerinin en değerli boyutlarından bazılarını daha başlamadan kaybeder.
İŞ HAYATINDA KADININ BEYNİ Mİ, KIYAFETİ Mİ?
Yıllar önce iş hayatında kadınların nasıl giyinmesi gerektiği üzerine yapılan bir değerlendirmeye karşılık şöyle bir düşüncemi paylaşmıştım: “Beyin bütün insanlarda en önemli organdır. Problem kadını beyniyle değil, giyindikleriyle değerlendiren beyinlerdedir.”…
Bugün de aynı düşüncedeyim.
Bir kadının iş hayatındaki değerini belirleyen şey eteğinin uzunluğu, ayakkabısının topuğu, makyajının belirginliği veya saçının şekli olabilir mi?
Elbette iş hayatının gerektirdiği bazı profesyonel giyim kuralları vardır. Ancak bu kuralların amacı, bir insanın zekasını veya ahlakını kıyafeti üzerinden ölçmek değildir.
Bir erkek şık giyindiğinde kendisine güvenen, başarılı ve profesyonel biri olarak değerlendirilebilirken, aynı özeni gösteren bir kadın neden bazen dikkat çekmeye çalışan biri olarak görülür?
Bir erkek toplantıda kararlı konuştuğunda liderlik özelliği öne çıkarılırken, aynı kararlılığı gösteren bir kadın neden zaman zaman agresif veya fazla hırslı olarak tanımlanır?
Bir kadının mesleki başarısının arkasında neden hala görünmeyen bir erkek desteği aranır?
Neden bazı insanların aklına bir kadının başarısını açıklamak için önce yeteneği, çalışkanlığı, disiplini ve zekası gelmez?
Burada sorun kadınların nasıl giyinmesi gerektiği değildir. Sorun, kadınların ne giyerse giysinler aynı mesleki saygıyı görüp göremedikleridir.
Bir kadın son derece sade giyinerek de yetersiz olabilir. Çok şık ve dikkat çekici giyinerek de alanının en başarılı insanlarından biri olabilir.
Aynı şekilde bir erkek pahalı bir takım elbise giydiği için bilgili, güçlü göründüğü için yetenekli veya yüksek sesle konuştuğu için haklı değildir.
Kıyafet insanın tercihidir. Bilgi, yetenek, ahlak ve karakter ise çok daha derin değerlendirmeler gerektirir.
Bir insanın mesleki yeterliliğini anlamak için zihnine bakmak yerine bedenine odaklanıyorsak, sorgulamamız gereken kişinin kıyafeti değil, bizim değerlendirme ölçütlerimizdir.
AİLEDE BAŞLAYAN GÖRÜNMEZ EĞİTİM!
Peki, bu düşünce biçimi nereden geliyor?
Hiçbir çocuk dünyaya bir kadının kıyafetinden ahlakını, bir erkeğin gözyaşlarından gücünü ölçme bilgisiyle gelmez. Bunları öğrenir.
Önce ailesinden, sonra çevresinden, okulundan, izlediği filmlerden, dinlediği konuşmalardan ve yaşadığı toplumun görünmez kurallarından…
Kız çocuklarına çoğu zaman nasıl oturmaları, nasıl gülmeleri, nasıl konuşmaları, ne kadar dikkat çekmeleri gerektiği anlatılır.
Erkek çocuklarına ise güçlü olmaları, korkmamaları, ağlamamaları ve kendilerini ezdirmemeleri öğütlenir.
Elbette her aile böyle değildir. Ancak bu kalıplar pek çok kültürde kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam eder.
Bir kız çocuğunun davranışı ailenin itibarıyla ilişkilendirilirken, bir erkek çocuğunun aynı davranışı gençliğine veya doğasına bağlanabilir.
Kız çocuğuna sınırlar öğretilirken, erkek çocuğuna bazen ayrıcalıklar tanınır.
Sonra yıllar geçer.
Bu çocuklar büyür.
Kız çocuğu kendi davranışlarını sürekli denetlemek zorunda hisseden bir kadına dönüşebilir.
Erkek çocuğu ise kendisine tanınmış ayrıcalıkları hayatın doğal düzeni sanan bir yetişkin olabilir.
Böylece çocuklukta öğretilen küçük farklılıklar, yetişkinlikte büyük eşitsizliklere dönüşür.
Daha da önemlisi, bu kalıpları yalnızca erkekler üretmez. Kadınlar da bazen farkında olmadan aynı düzenin devamına katkıda bulunurlar.
Kendi kızına yasakladığı davranışı oğluna normal gören bir anne, başka bir kadının kıyafetini ahlak ölçüsü yapan bir kadın, bir erkeğin duygusallığını küçümseyen başka bir kadın… Bunların hepsi aynı düşünce sisteminin farklı yansımalarıdır. Çünkü cinsiyetçilik bir cinsiyetin tekelinde değildir. Öğrenilmiş bir düşünce biçimidir ve onu kadınlar da erkekler de yeniden üretebilir.
EŞİTLİK EVDE BAŞLAR: BİR ANNENİN ÇOCUKLARINDAN ÖĞRENDİKLERİ…
Toplumsal cinsiyet eşitliğinden söz ederken çoğu zaman yasaları, eğitim sistemini, iş hayatını ve toplumun değişmesi gereken düşünce kalıplarını konuşuyoruz. Ancak ben eşitliğin ilk öğrenildiği yerin aile olduğuna inanıyorum.
Çünkü bir çocuğun kadınlara ve erkeklere nasıl bakacağını belirleyen en önemli deneyimlerden bazıları, henüz küçükken kendi evinde yaşadıklarıdır.
Bir erkek çocuk, kız kardeşine kendisinden daha az özgürlük tanındığını görerek büyürse bunu hayatın doğal düzeni sanabilir. Bir kız çocuk, erkek kardeşinin yapabildiği şeyleri kendisinin yapamadığını görerek büyürse eşitsizliği kabullenmeyi öğrenebilir.
Ben çocuklarımı yetiştirirken onlara cinsiyetlerinden dolayı farklı özgürlükler tanımamaya özen gösterdim.
Oğluma verdiğim özgürlükleri kızıma da verdim.
Çünkü bir annenin oğluna duyduğu güvenle kızına duyduğu güven arasında cinsiyetten kaynaklanan bir fark olmaması gerektiğine inanıyorum.
Bir Şükran Günü tatili için Vermont’ta bir ev kiraladım.
Oğlum Seyitcan, kız arkadaşı, kızım, O’nun erkek arkadaşı ve ben birlikte gittik.
Belki bazı ailelerde bu durum hala tartışma konusu olabilir. Kızın erkek arkadaşıyla aynı tatile gitmesi sorgulanırken, oğlun kız arkadaşıyla gitmesi son derece doğal karşılanabilir. Oysa benim için ortada sorgulanacak bir durum yoktu.
Çocuklarım büyümüş, kendi ilişkilerini kurmuş, kendi hayatlarını şekillendiren bireylerdi. Benim görevim onların hayatlarını kendi korkularımla yönetmek değil, doğru kararlar verebilecek bireyler olmalarına katkıda bulunmaktı. O tatilde beni mutlu eden yalnızca çocuklarımla birlikte zaman geçirmek değildi.
Oğlumun, kız kardeşinin de kendisiyle aynı özgürlüklere sahip olmasını son derece doğal karşılamasıydı. Çünkü gerçek eşitlik, yalnızca kendimiz için özgürlük istemek değildir.
Kendimize tanıdığımız hakları, başkalarına da aynı doğallıkla tanıyabilmektir.
Bir süre sonra Seyitcan, kız kardeşiyle birkaç gün geçirmek üzere Boston’a gitmeyi planladı.
Kız arkadaşı da onlarla birlikte gitmek istedi.
Seyitcan bunun üzerine kız kardeşini arayarak kız arkadaşının da onların evinde kalıp kalamayacağını sordu. Ben kendisine kalabileceğini söylediğimde verdiği cevap, üzerinde uzun uzun düşünmeye değerdi: “Anne, kız kardeşim yalnız yaşamıyor. Erkek arkadaşı var ve benim bunu sormam doğru olandır.”…
Ne kadar basit görünen ama ne kadar önemli bir cümle… Oğlum, kız kardeşinin hayatına saygı duyuyordu.
O’nun birlikte yaşadığı insanı da dikkate alıyordu.
Kendi kız arkadaşının isteğini, başkalarının yaşam alanında otomatik olarak söz sahibi olma hakkı gibi görmüyordu. Ve en önemlisi, bunu özel bir fedakarlık olarak değil, yapılması gereken doğal bir davranış olarak değerlendiriyordu.
Bana göre gerçek saygı tam da budur.
Başkalarının sınırlarını, kendilerine ait bir hayatları olduğunu ve kendi kararlarını verme haklarını kabul etmek.
Burada önemli bir ayrıntı var.
Oğlumun kız kardeşinin özgürlüğünü kabul etmesi, O’na bu özgürlüğü verme yetkisine sahip olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü kızımın özgürlüğü zaten kendisine ait. Seyitcan’ın davranışını benim için değerli kılan şey, kız kardeşinin hayatını denetleme hakkını kendisinde görmemesi.
O’nun bağımsızlığını sorgulamaması.
Kız kardeşinin erkek arkadaşını bir rakip, bir tehdit veya aşılması gereken bir otorite olarak değil, onun hayatının bir parçası ve ortak yaşam alanının diğer bireyi olarak görmesi.
Üstelik bu saygının temelinde korku, baskı veya zorunluluk değil, doğal bir düşünce biçimi olması.
Bir kadının özgürlüğü, hayatındaki erkeklerin ona verdiği bir ayrıcalık değildir. İnsan olmasından kaynaklanan doğal hakkıdır.
Ve gerçek eşitlik, erkeklerin bu hakkı bir lütuf olarak sunmayı bırakıp tartışmasız kabul ettiği yerde başlar.
Bazen düşünüyorum…
Çocuklarımıza özgürlüğü öğretirken aslında onlara sorumluluğu da öğretiyoruz.
Çünkü özgürlük, insanın yalnızca kendi istediğini yapabilmesi değildir.
Başkalarının da kendi hayatları üzerinde söz sahibi olduğunu kabul edebilmesidir.
Bir insanın özgürlüğüyle başka bir insanın sınırları karşılaştığında, gerçek olgunluk kendisini gösterir.
İşte bu nedenle çocuk yetiştirirken yalnızca onların başarılı, güçlü, bilgili veya ekonomik olarak bağımsız bireyler olmalarını istemek yeterli değildir.
Aynı zamanda başkalarının hayatına saygı duyan insanlar olmalarını da istemeliyiz.
Oğullarımıza kız kardeşlerinin hayatlarını denetleme görevi vermemeliyiz.
Kızlarımıza da özgürlüklerini kullanabilmek için erkek kardeşlerinin onayına ihtiyaç duyduklarını öğretmemeliyiz.
Onlara birbirlerini korumanın, birbirlerinin hayatını yönetmek anlamına gelmediğini anlatmalıyız.
Çünkü sevgi sahip olmak değildir. Korumak kontrol etmek değildir. Saygı ise ancak karşılıklı olduğunda gerçek anlamını bulur.
Bugün geriye dönüp baktığımda, çocuklarımın hayatlarında kendi kararlarını verebilmeleri kadar, birbirlerinin kararlarına saygı gösterebilmelerinden de mutluluk duyuyorum.
Elbette hiçbir aile kusursuz değildir. Hiçbir anne ya da baba çocuklarına hayatın bütün doğrularını eksiksiz öğretemez.
Ama bazen yetişkin çocuklarımızın söylediği tek bir cümle, yıllardır vermeye çalıştığımız değerlerin onların düşünce dünyasında nasıl bir yer edindiğini gösterir.
Seyitcan’ın o gün söylediği söz de benim için böyle bir andı. Çünkü o cümlede yalnızca iyi bir ağabeyin düşüncesini değil, başkalarının yaşam alanlarına saygı duymayı önemseyen bir insanın yaklaşımını gördüm.
Ve bir kez daha düşündüm: Toplumsal eşitlik, yalnızca kadınların özgürleşmesiyle değil, erkeklerin de bu özgürlüğü kendi hakları kadar doğal kabul etmesiyle güçlenir.
Belki de toplumun değişmesini beklemek yerine, değişimin ilk tohumlarını kendi evlerimizde atmalıyız.
Çünkü bir erkek çocuğuna kız kardeşinin kendisiyle eşit olduğunu öğretmek, yalnızca o kız çocuğunun hayatını değiştirmez.
Oğlan çocuğunun ileride kuracağı dostlukları, ilişkileri, ailesini ve dünyaya bakışını da etkileyebilir.
Ve bazen büyük toplumsal dönüşümler, kalabalık meydanlarda söylenen büyük sözlerle değil, bir evin içinde öğrenilen küçük ama çok değerli davranışlarla başlar.
OKULLARDA ÖĞRETİLEN BİLGİ, ÖĞRETİLMEYEN İNSANLIK…
Eğitim sistemlerinin temel amaçlarından biri, insanın düşünme ve sorgulama becerisini geliştirmektir.
Ancak akademik başarı her zaman zihinsel olgunluğu beraberinde getirmez.
Bir insan matematikte son derece başarılı olabilir ama kadınların liderlik yeteneğine inanmayabilir.
Çok iyi bir mühendis olabilir ama erkeklerin duygularını ifade etmesini zayıflık olarak görebilir.
Üniversiteler bitirmiş, yabancı diller öğrenmiş, dünyanın pek çok ülkesini gezmiş olabilir ama karşısındaki insanı hala cinsiyetine göre sınıflandırabilir.
Çünkü bilgi sahibi olmak ile önyargılardan kurtulmak aynı şey değildir.
Okullarda çocuklara yalnızca tarih, coğrafya, fizik ve matematik öğretmek yeterli değildir.
Onlara insanı anlamayı, farklılıklara saygı duymayı, kendi düşüncelerini sorgulamayı ve başkalarının sınırlarını tanımayı da öğretmek gerekir.
Bir kız öğrencinin başarısının cinsiyetiyle açıklanmadığı, bir erkek öğrencinin duygularını ifade ettiği için küçümsenmediği bir eğitim ortamı, yalnızca daha adil değil, aynı zamanda daha sağlıklı bir toplumun da temelidir.
Çünkü gerçek eğitim, yalnızca insanın bildiklerini artırmak değildir.
Bazen yıllardır doğru sandığı yanlışlardan kurtulabilmesini sağlamaktır.
AHLAKIN NEDEN HALA BEDEN ÜZERİNDEN TANIMLANDIĞI BİR DÜNYADAYIZ?
Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken sorunlardan biri ahlak kavramıdır.
Ahlak dediğimizde neden bazı insanların aklına ilk olarak kadınların kıyafetleri, ilişkileri veya özel hayatları gelir?
Neden dürüstlük, adalet, vicdan, merhamet, güvenilirlik ve başkalarının haklarına saygı aynı ölçüde konuşulmaz?
Bir insan başkasının hakkını yiyebilir, yalan söyleyebilir, çıkarları için insanları kullanabilir, güçsüz gördüğü kişileri ezebilir.
Ancak toplumun bazı kesimlerinde bütün bunlardan daha fazla tartışılan şey bir kadının nasıl giyindiği olabilir.
Ne büyük çelişki…
Başkalarının hayatına müdahale etmeyi ahlak savunuculuğu olarak gören insanlar, kendi davranışlarının başkaları üzerinde yarattığı zararı her zaman aynı titizlikle sorgulamazlar.
Oysa ahlak yalnızca insanın kendi hayatında yaptığı tercihlerle ilgili değildir.
Başka insanların hayatına nasıl davrandığıyla da ilgilidir.
Bir kadının fotoğrafına bakarak onun karakteri hakkında hüküm vermek, bir erkeği duygularından dolayı küçümsemek, insanların özel hayatlarını dedikodu malzemesine dönüştürmek veya birinin nezaketini fırsat olarak görmek…
Bunların hangisi gerçek bir ahlaki duyarlılıkla bağdaşır?
Ahlak, başkalarının bedenlerini denetleme hakkını kendinde görmek değil, başkalarının insanlık onuruna saygı gösterebilmektir.
İNSAN NEDEN KARŞISINDAKİNİ BİR BEDENE İNDİRGEMEK İSTER?
Bu sorunun psikolojik boyutu da oldukça düşündürücüdür.
İnsan zihni dünyayı anlamlandırırken sınıflandırmalardan yararlanır.
Kadın, erkek, genç, yaşlı, güzel, çirkin, güçlü, zayıf…
Bu kategoriler bazen hızlı değerlendirmeler yapmamızı sağlar. Ancak bir insanı yalnızca bu kategorilerden biriyle tanımlamaya başladığımızda, onun kişiliğinin büyük bölümünü görmezden geliriz.
Psikolojide nesneleştirme olarak ele alınan süreçlerden biri de insanın kendi düşünceleri, duyguları ve iradesi olan bir birey olarak değil, başkasının beklentilerine hizmet eden bir nesne gibi değerlendirilmesidir.
Özellikle kadınların fiziksel görünümleri üzerinden değerlendirilmesi, bu meselenin en görünür örneklerinden biridir.
Ancak erkekler de farklı biçimlerde nesneleştirilebilir.
Bir erkeğin yalnızca kazandığı parayla, sahip olduğu güçle, toplumsal statüsüyle veya cinsel performansıyla değerlendirilmesi de onun insan olarak bütünlüğünü görmezden gelmektir.
Kadını yalnızca güzelliğe, erkeği yalnızca güce indirgeyen anlayışın ortak noktası aynıdır:
İnsanı insan olarak görememek.
Bunun arkasında öğrenilmiş önyargılar, toplumsal beklentiler, kontrol ihtiyacı, güvensizlik veya güç ilişkileri bulunabilir.
Elbette her insanın davranışını tek bir psikolojik nedene bağlamak mümkün değildir.
Ancak şu soruyu sormak önemlidir: Bir insan neden karşısındakinin karmaşık kişiliğini anlamaya çalışmak yerine onu kolayca tanımlayabileceği bir kalıbın içine yerleştirmek ister?
Belki de bir insanı gerçekten tanımak emek gerektirdiği içindir.
Dinlemek gerekir.
Okumak gerekir.
Anlamaya çalışmak gerekir.
Kendi önyargılarıyla yüzleşmek gerekir.
Oysa bir fotoğrafa bakıp hüküm vermek yalnızca birkaç saniye sürer.
Yüzeysel yargılar hızlıdır. Derinlik ise düşünmeyi gerektirir.
KADININ GÜZELLİĞİ İLE ZEKASI NEDEN BİRBİRİNE RAKİP GÖRÜLÜR?
Kadınlarla ilgili en eski ve en yorucu düşünce kalıplarından biri, güzellik ile zekânın birbirinin alternatifiymiş gibi değerlendirilmesidir.
Sanki bir kadın güzel görünmekten hoşlanıyorsa entelektüel derinliği sınırlı olmalıdır.
Sanki bakımlıysa yüzeyseldir.
Sanki çekiciyse ciddiye alınması zordur.
Sanki kadınlığını görünür kılıyorsa zihinsel yeteneklerini geri plana atıyordur.
Oysa insan böyle parçalara ayrılamaz.
Bir kadın sabah önemli bir iş toplantısını yönetebilir, öğleden sonra bilimsel bir makale okuyabilir, akşam sevdiği elbiseyi giyerek bir davete katılabilir.
Bir gün ciddi bir toplumsal mesele üzerine yazabilir, ertesi gün tatilinden mutlu bir fotoğraf paylaşabilir.
Bir fotoğrafında son derece zarif, başka bir paylaşımında son derece eleştirel olabilir.
Bunların hepsi aynı insanın farklı yönleridir.
İnsanın çok boyutlu olması bir çelişki değildir.
Tam tersine, insan olmanın doğal sonucudur.
Bir kadının güzelliğini fark etmek de yanlış değildir. Fiziksel çekim insan doğasının bir parçasıdır.
Sorun, güzelliği fark etmekte değil, güzelliğin ötesinde hiçbir şey görememektedir.
Sorun, bir insanı çekici bulmakta değil, o çekiciliği kendisine sunulmuş bir davet sanmaktadır.
Sorun, cinsellikte değil, her insan ilişkisini cinselliğe indirgemektedir.
Bir kadının güzel olması zekasından, zeki olması kadınlığından hiçbir şey eksiltmez.
Aynı şekilde bir erkeğin şefkatli olması gücünden, duygusal olması cesaretinden, zarif olması karakterinden hiçbir şey eksiltmez.
İnsanın gerçek değeri, toplumun onun cinsiyetine yüklediği dar kalıplara ne kadar uyduğuyla ölçülemez.
KADINLARIN KADINLARI, ERKEKLERİN ERKEKLERİ YARGILAMASI…
Bu sorun yalnızca erkeklerin kadınlara bakışı üzerinden yaklaşmak eksik olur. Çünkü bazen bir kadının özgürlüğüne en sert tepkiyi başka bir kadın verebilir.
Bir kadının başarısı, görünüşü, yaşı, ilişkileri veya yaşam tarzı yine başka kadınlar tarafından acımasızca sorgulanabilir.
Benzer biçimde erkekler de birbirlerine karşı görünmez bir erkeklik sınavı uygulayabilirler.
Yeterince güçlü müsün?
Yeterince para kazanıyor musun?
Neden ağlıyorsun?
Neden daha baskın değilsin?
Neden herkes gibi davranmıyorsun?
Böylece kadınlar kadınlık beklentilerinin, erkekler ise erkeklik beklentilerinin içine hapsedilir.
Toplum insanlara kim olduklarını keşfetmelerini söylemek yerine, nasıl olmaları gerektiğini tarif etmeye başlar.
Ve insanlar bazen bu tariflere uymak için kendi gerçek kişiliklerinden uzaklaşırlar.
Bir kadın güçlü görünmek için duygularını saklayabilir.
Bir erkek duygusal görünmemek için şefkatini bastırabilir.
Bir kadın ciddiye alınmak için sevdiği kıyafetlerden vazgeçebilir.
Bir erkek toplumun beklentilerine uymak için istemediği bir hayatı sürdürebilir.
Sonunda herkes kendisine biçilen rolü oynamaya çalışırken, kendi olabilme özgürlüğünden bir parça kaybeder.
Oysa gerçek özgürlük, başkalarının beklentilerine uygun bir kadın veya erkek olmak zorunda kalmadan insan olabilmektir.
DİPLOMASI OLAN HER İNSANIN ZİHNİ GELİŞMİŞ MİDİR?
Yaşadığımız çağın önemli yanılgılarından biri, akademik eğitimle düşünsel olgunluğu aynı şey sanmamızdır.
Oysa bir insanın sahip olduğu diplomalar, onun bütün önyargılarından kurtulduğunun kanıtı değildir.
Çok iyi bir üniversiteden mezun olabilir.
Önemli bir şirkette yönetici olabilir.
Birden fazla dil konuşabilir.
Dünyanın pek çok ülkesini gezmiş olabilir.
Ama bütün bunlara rağmen bir kadının sosyal medyada paylaştığı fotoğrafı onun kişiliğinin özeti sanabilir.
Bir erkeğin duygusal davranışını zayıflık olarak yorumlayabilir.
Bir insanın düşüncelerini anlamak yerine görünüşünden hüküm çıkarabilir.
Çünkü entelektüel gelişim yalnızca bilgi biriktirmek değildir.
İnsanın kendi düşüncelerini sorgulayabilmesi, öğrendiklerini yeniden değerlendirebilmesi ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmesidir.
Kendi önyargılarını hiç sorgulamayan bir insanın çok şey biliyor olması, mutlaka geniş bir düşünce dünyasına sahip olduğu anlamına gelmez.
Diploma bir eğitim sürecinin tamamlandığını gösterir. Zihinsel olgunluk ise insanın kendisini eğitmeye devam etmesiyle gelişir.
MODERN GÖRÜNMEK İLE MODERN DÜŞÜNMEK ARASINDAKİ UÇURUM…
Bugün modern şehirlerde yaşıyoruz.
Son teknoloji telefonlar kullanıyoruz.
Dünyanın öbür ucundaki insanlarla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz.
Kadınların ve erkeklerin aynı üniversitelerde eğitim aldığı, aynı mesleklerde çalıştığı, aynı toplumsal alanları paylaştığı bir çağdayız.
Ancak modern bir dünyada yaşamak, otomatik olarak modern bir düşünce yapısına sahip olduğumuz anlamına gelmiyor.
Bir insan son derece çağdaş bir hayat sürdürebilir ama kadınların özgürlüğünü kendi beklentilerine göre sınırlandırmak isteyebilir.
Eşitliği savunduğunu söyleyebilir ama kendi ailesindeki kadınlara farklı kurallar uygulayabilir.
Özgürlükten söz edebilir ama karşısındaki insanın kendisine hayır deme hakkını kabullenmekte zorlanabilir.
Kadınların güçlü olmasını desteklediğini söyleyebilir ama kendisinden daha başarılı bir kadınla karşılaştığında rahatsızlık duyabilir.
Bu çelişkiler bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Çağdaşlık yalnızca yaşadığımız dönemin, kullandığımız teknolojinin veya giydiğimiz kıyafetlerin özelliği değildir.
Çağdaşlık, aynı zamanda düşünce biçimimizle ilgilidir.
Bir insanın özgürlüğüne saygı duymak, onun seçimlerini kendimize göre yeniden düzenlemeye çalışmamak, farklılıkları tehdit olarak görmemek ve insanı bütün yönleriyle kabul edebilmekle ilgilidir.
Modern araçlar kullanmak kolaydır. Modern bir zihniyet geliştirmek ise insanın kendisiyle yüzleşmesini gerektirir.
ASIL MESELE CİNSELLİK DEĞİL, ZİHNİN SINIRLARIDIR…
Burada önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor.
Cinsellik insan doğasının doğal, sağlıklı ve önemli bir parçasıdır.
Kadınların veya erkeklerin çekici görünmek istemesinde, güzelliği takdir etmesinde, romantik ilişkiler kurmasında ya da cinsel kimliklerini ifade etmesinde yanlış olan bir şey yoktur.
Sorun bunların varlığı değildir.
Sorun, bir insanın bütün varlığının yalnızca bu alan üzerinden değerlendirilmesidir.
Sorun, bir kadının güzelliğini onun düşüncelerinin önüne koymakta, bir erkeğin gücünü onun duygularından daha değerli saymaktadır.
Sorun, karşımızdaki insanın bağımsız bir zihni, iradesi, geçmişi, hayalleri, sınırları ve tercihleri olduğunu unutmaktadır.
Bir kadının güzel bir fotoğraf paylaşması onunla flört etme hakkını kimseye vermez.
Bir erkeğin samimi davranması onun mutlaka romantik bir beklenti taşıdığı anlamına gelmez.
Bir insanın cinsiyeti, onun bütün ilişkilerinin hangi amaçla kurulacağını belirlemez.
Ve bence en önemlisi, bir insanın karşısındakini çekici bulması, o insanın kendisine karşılık verme sorumluluğu olduğu anlamına gelmez.
İnsanlar birbirlerinden etkilenebilirler.
Ancak etkilenmek bir duygudur; karşılık beklemeyi hak olarak görmek ise bambaşka bir şeydir.
Gerçek olgunluk, bu ikisi arasındaki farkı anlayabilmektir.
İNSANLIK GERÇEKTEN UYGARLAŞTI MI?
Bütün bunların sonunda kendimize daha büyük bir soru sormamız gerektiğini düşünüyorum.
İnsanlık gerçekten uygarlaştı mı, yoksa yalnızca kullandığı araçlar mı modernleşti?
Bir zamanlar kadınların eğitim alıp almaması tartışılıyordu.
Bugün kadınlar üniversitelerde eğitim veriyor, bilimsel araştırmalar yapıyor, şirketler yönetiyor, kitaplar yazıyor, dünyayı değiştiren çalışmalara imza atıyor.
Ancak bütün bu ilerlemelere rağmen bazı insanlar hâlâ bir kadının ne düşündüğünden çok nasıl göründüğüyle ilgileniyor.
Bir zamanlar erkeklerden duygularını saklamaları bekleniyordu.
Bugün ruh sağlığı, duygusal zeka ve psikolojik farkındalık üzerine çok daha fazla konuşuyoruz.
Ancak bazı erkekler hala ağladıkları, kırıldıkları veya hassas davrandıkları için küçümseniyor.
Demek ki toplumsal değişim yalnızca yasaların değişmesiyle, teknolojinin gelişmesiyle veya eğitim imkanlarının artmasıyla tamamlanmıyor.
İnsanın başka bir insana bakışının da değişmesi gerekiyor.
Bir kadının fotoğrafına bakarken onun düşüncelerini merak edebilmek…
Bir erkeğin güçlü görünüşünün arkasında kırılgan bir insan olabileceğini kabul edebilmek…
Bir insanın kıyafetinden ahlakını, gelirinden değerini, cinsiyetinden yeteneğini çıkarmaya çalışmamak…
Belki de gerçek uygarlığın başlangıcı bunlardır.
Çünkü bir toplumun gelişmişliği yalnızca gökdelenlerinin yüksekliğiyle, üniversitelerinin sayısıyla veya teknolojik başarılarıyla ölçülemez.
O toplumda insanların birbirlerine ne kadar saygı duyduğu, birbirlerinin özgürlüklerini ne ölçüde tanıdığı ve farklılıklarla nasıl yaşadığı da önemlidir.
Ve ben bu değişimin ailede başladığına inanıyorum.
Bir annenin oğluna ve kızına aynı güveni göstermesinde…
Bir ağabeyin kız kardeşinin özgürlüğünü sorgulamamasında…
Bir kız kardeşin ağabeyinin hayatına saygı duymasında…
Bir insanın başka bir insanın evine gitmeden önce orada yaşayan herkesin sınırlarını düşünmesinde…
Çünkü uygarlık yalnızca büyük fikirlerde değil, gündelik hayatın küçük davranışlarında da kendisini gösterir.
İNSANI GÖREBİLMEK…
Ben bir insanın değerinin cinsiyetinden, görünüşünden, kıyafetinden, yaşından veya toplumun ona biçtiği rolden çok daha büyük olduğuna inanıyorum.
Bir kadının zekasını takdir etmek için güzelliğini görmezden gelmek zorunda değiliz.
Bir erkeğin gücünü kabul etmek için duygularını inkâr etmek zorunda değiliz.
Bir insanın görünüşünü beğenebiliriz. Ancak onu gerçekten tanımak istiyorsak düşüncelerini de dinlememiz gerekir.
Yazdıklarını okumamız, söylediklerini anlamaya çalışmamız, hayata nasıl baktığını merak etmemiz gerekir.
Çünkü bir insan yalnızca görünen bedeninden ibaret değildir.
Yaşadıkları vardır.
Biriktirdiği bilgiler, atlattığı zorluklar, kurduğu hayaller, verdiği mücadeleler, taşıdığı yaralar ve dünyaya söylemek istediği sözler vardır.
Bir fotoğraf bütün bunları anlatamaz.
Bir kıyafet bunları ölçemez.
Bir gülümseme bunların yerine geçemez.
Ve hiçbir cinsiyet, bir insanın karakterinin tamamını açıklayamaz.
Sosyal medyada bir kadının fotoğrafına bakıp onunla flört edebileceğini düşünen biri, belki de önce o kadının yazdığı birkaç satırı okumayı denemelidir.
Belki karşısında yalnızca güzel bir yüz değil, kendisine yeni şeyler öğretebilecek bir zihin vardır.
Belki o kadın kendisine hayran olunmasını değil, düşüncelerinin anlaşılmasını istiyordur.
Belki de hiçbir şey istemiyordur.
Yalnızca yazmak, düşünmek, üretmek, paylaşmak ve kendi hayatını yaşamak istiyordur.
Ve bunun için hiç kimseye açıklama yapmak zorunda değildir.
Aynı şekilde bir erkek de sürekli güçlü görünmek, her zaman başarılı olmak, duygularını saklamak veya erkekliğini başkalarına kanıtlamak zorunda değildir.
İnsan olmanın güzelliği, kendimizi yalnızca kadınlık veya erkeklik kalıplarıyla tanımlamak zorunda olmayışımızdadır.
Ben çocuklarımı yetiştirirken onlara kusursuz bir dünya sunamadım. Hiçbir anne bunu yapamaz.
Ama en azından birbirlerinin hayatlarına saygı duymayı, kendi özgürlükleri kadar başkalarının özgürlüklerini de önemsemeyi öğretmeye çalıştım.
Ve bazen bir Şükran Günü tatilinde aynı sofranın etrafında otururken, bazen oğlumun kız kardeşinin evine gitmeden önce gösterdiği incelikte, bu değerlerin hayatın içine nasıl yerleşebildiğini gördüm.
İşte bu yüzden hala umutluyum.
Çünkü insan değişebilir.
Öğrendiği yanlışları sorgulayabilir.
Kendisine öğretilmiş kalıpların dışına çıkabilir.
Bir kadına yalnızca kadın olduğu için, bir erkeğe yalnızca erkek olduğu için yüklenen beklentileri reddedebilir.
Artık çocuklarımıza kızların nasıl oturması, erkeklerin nasıl davranması gerektiğinden önce, insanların birbirlerine nasıl saygı göstermeleri gerektiğini öğretmeliyiz.
Bir insanın sınırlarına saygı duymayı, nezaketi yanlış yorumlamamayı, başarıyı cinsiyete bağlamamayı, güzelliği zekanın karşıtı saymamayı ve insanları tanımadan yargılamamayı…
Çünkü insanlığın ihtiyacı olan şey daha fazla kadınlık veya erkeklik tarifi değil.
Daha fazla vicdan.
Daha fazla düşünce.
Daha fazla anlayış.
Daha fazla zihinsel olgunluk.
Ve en önemlisi, karşımızdaki insanı kendi beklentilerimizin yansıması olarak değil, bağımsız bir birey olarak görebilme becerisi.
İnsanlık belki de gerçek ilerlemesini, bir kadının kıyafetini tartışmak yerine düşüncelerini dinlemeye; bir erkeğin gücünü ölçmek yerine karakterini anlamaya başladığında yaşayacak.
Çünkü sorun hiçbir zaman insanın kadın ya da erkek olması değildi.
Sorun, insanın başka bir insana ne kadar insan olarak bakabildiğiydi.
Ve son olarak…
Beynin vücudun en üst kısmında bulunması anatomik bir gerçektir. Onu düşüncelerimizde de en üst noktaya taşıyabilmek ise zihinsel bir gelişmişlik göstergesidir.
-Leyla Edinc
15 Ekim 2026
Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha