Beyin göçünün ardındaki görünmeyen kayıplar, değişen toplumların yalnızlığı ve insanın ait olduğu topraklardan kopuşunun psikolojisi…
Bir ülkeden gitmek, yalnızca bir uçağa binmek, bir sınırı geçmek ya da başka bir coğrafyada yeni bir hayat kurmak değildir.
Bazen bir ülkeden gitmek, insanın bütün geçmişini bir bavula sığdırmaya çalışmasıdır. Bazen çocukluğunun sokaklarını, annesinin sesini, babasının oturduğu koltuğu, yıllardır alışveriş yaptığı bakkalı, bir dostunun kapısını haber vermeden çalabilme özgürlüğünü geride bırakmasıdır.
Ve bazen gitmek, insanın doğduğu topraklarda artık kendisine bir gelecek görememesinin en sessiz itirafıdır.
Çünkü insanlar her zaman daha iyi bir hayat bulmak için gitmezler. Bazen yalnızca kendileri olarak yaşayabilecekleri bir hayat bulmak için giderler.
Bir ülkenin en büyük kayıplarından biri, yetiştirdiği insanların başka ülkelerde yaşamayı tercih etmesi değildir. Asıl kayıp, o insanların kendi ülkelerinde kalabilmek için gerekli nedenleri artık bulamamalarıdır.
Üstelik bu kayıp yalnızca ekonomik değildir.
Bir ülke, yetişmiş insanlarını kaybettiğinde yalnızca doktorlarını, mühendislerini, bilim insanlarını, sanatçılarını, akademisyenlerini ve yazarlarını kaybetmez. O insanlarla birlikte düşünme biçimlerini, eleştirel aklı, kültürel birikimi, toplumsal hafızayı, geleceğe ilişkin hayalleri ve henüz doğmamış fikirleri de kaybetmeye başlar.
Bir toplumun gerçek yoksullaşması bazen ekonomik göstergelerde değil, artık o toplumda yaşamak istemeyen insanların niteliğinde kendisini gösterir.
BİR ÜLKE İNSANLARINI NASIL KAYBEDER?
Bir ülkenin demografik yapısı zaman içerisinde değişebilir. Göçler, ekonomik hareketlilik, doğum oranları, kentleşme ve toplumsal dönüşümler toplumların doğal süreçleridir.
Ancak sorun yalnızca nüfusun sayısal olarak değişmesi değildir.
Asıl sorun, bu değişimin nasıl yönetildiği, toplumun ortak değerlerinin nasıl korunduğu, insanların birbirleriyle kurdukları güven ilişkisinin ne ölçüde sürdürülebildiğidir.
Bir ülkede liyakat yerini sadakate, bilgi yerini gösterişe, yetkinlik yerini yakınlığa bırakmaya başladığında, toplumsal dengeler yalnızca kurumlarda bozulmaz.
İnsanların zihinlerinde de bir kırılma yaşanır.
Çünkü eğitimine, emeğine, dürüstlüğüne ve yeteneklerine güvenerek hayatını kurmaya çalışan insan, bir süre sonra bunların artık yeterli olmadığını görmeye başlayabilir.
Çalışmak yetmez.
Bilmek yetmez.
Dürüst olmak yetmez.
Hatta bazen doğruyu söylemek bile insanın önünde bir engel haline gelir.
Siyaset sahnesinde ve kamu yönetiminde, temsil ettikleri makamların gerektirdiği bilgiye, kültüre, sorumluluk bilincine ve ahlaki olgunluğa sahip olmayan kişilerin yükseldiğini görmek, yalnızca siyasi bir rahatsızlık yaratmaz.
Toplumun adalet duygusunu da aşındırır.
Çünkü makamlar yalnızca yetki alanları değildir. Aynı zamanda toplumun hangi özellikleri ödüllendirdiğini gösteren sembollerdir.
Bir ülkede bilgiye verilen değer azalırken cehaletin kendinden emin sesi yükseliyorsa, düşünceli insanlar yalnızca konuşmaktan vazgeçmezler.
Bir süre sonra dinlemekten de yorulurlar.
Ve en sonunda gitmeyi düşünürler.
İNSANLAR ÖNCE ZİHİNLERİNDE GİDERLER…
Göçün başlangıcı çoğu zaman havaalanında değildir.
Bir insan ülkesinden ayrılmadan çok önce, zihninde o ülkeden uzaklaşmaya başlamış olabilir.
Bir sabah haberleri izlerken, bir haksızlığa tanık olurken, çocuğunun geleceğini düşünürken ya da yıllarca emek verdiği mesleğinin değersizleştirildiğini hissederken içinde küçük bir cümle belirir: “Ben burada daha ne kadar yaşayabilirim?”…
İlk başta bu düşünceden utanır.
Çünkü gitmek, geride bırakmak demektir.
Ailesini, arkadaşlarını, geçmişini, mezarlarını, anılarını, alışkanlıklarını…
İnsan doğduğu ülkeyle yalnızca vatandaşlık bağı kurmaz. O ülkenin sokaklarında büyür, dilinde düşünür, şarkılarında hüzünlenir, yemeklerinde çocukluğunu bulur.
Bu nedenle gitmeyi düşünmek bile bazen insanın kendisine ihanet ediyormuş gibi hissetmesine neden olur.Ama zaman içerisinde başka bir duygu ağır basmaya başlar. Çaresizlik.
İnsan, değiştiremediği koşulların içerisinde kendisini tükettiğini fark ettiğinde, gitmek artık bir tercih olmaktan çıkıp psikolojik bir korunma biçimine dönüşebilir.
Özellikle toplumun eğitimli, sorgulayan, üreten ve geleceği planlamaya çalışan kesimleri için bu süreç daha da yıpratıcı olabilir.
Çünkü onlar yalnızca bugünü değil, yarının nereye doğru gittiğini de düşünürler.
Ve bazen insanı ülkesinden uzaklaştıran şey, bugün yaşadıkları değil, yarın yaşayacaklarından duyduğu korkudur.
GİTMEK DIŞARIDAN GÖRÜNDÜĞÜ KADAR KOLAY DEĞİLDİR!
Geride kalanların bir bölümü gidenlere imrenir.
Daha iyi ekonomik koşullar, daha düzenli bir hayat, daha güvenli sokaklar, daha güçlü kurumlar, çocuklar için daha fazla fırsat…
Dışarıdan bakıldığında bütün bunlar bir başarı hikayesinin parçaları gibi görünür.
Oysa göçün görünmeyen bir yüzü vardır.
İnsan yeni ülkesinde bir ev bulabilir ama o evin duvarlarında geçmişi yoktur.
Yeni bir sokakta yürüyebilir ama o sokakta gençliğinin ayak izleri bulunmaz.
Bir kafeye oturabilir ama yıllardır kendisini tanıyan garsonun, daha sipariş vermeden ne içeceğini bilmesinin sıcaklığını yaşayamaz.
Yeni komşuları olabilir ama çocukluğunu bilen bir komşusu yoktur.
Bir insanın yaşadığı şehirle kurduğu bağ, yalnızca o şehrin güzelliğiyle ilgili değildir.
O bağın içerisinde yılların biriktirdiği görünmez ilişkiler vardır.
Bir köşeyi döndüğünüzde karşılaşabileceğiniz eski bir arkadaş…
Bir sokaktan geçerken hatırladığınız ilk aşk…
Bir okulun önünden geçerken içinizde canlanan çocukluk heyecanı…
Bir hastanenin önünde durduğunuzda hatırladığınız bir kayıp…
Bütün bunlar insanın yaşadığı coğrafyayı kişisel tarihine dönüştürür.
Yeni bir ülkeye gittiğinizde sokaklar temiz, binalar güzel, insanlar nazik olabilir.
Ama o sokakların henüz sizinle ilgili bir hikayesi yoktur.
Çünkü bir yerde yaşamakla, o yere ait bir geçmişe sahip olmak aynı şey değildir.
Ve insan bazen en çok, artık karşısına çıkmayacak tesadüfleri özler.
İNSAN YABANCI BİR DİLDE NE KADAR KENDİSİ OLABİLİR?
Göçün en derin kayıplarından biri de dille ilgilidir.
Bir insan gittiği ülkenin dilini mükemmel konuşabilir. O dilde çalışabilir, tartışabilir, kitap okuyabilir, hatta zaman içerisinde o dilde düşünmeye başlayabilir.
Ama duyguların dili her zaman aynı kolaylıkla değişmez.
Çünkü ana dil, yalnızca iletişim kurduğumuz kelimelerden oluşmaz.
Ana dil, çocukken annemizin bizi teselli ettiği sestir.
Büyükannemizin anlattığı masaldır.
Babamızın kızgınlığının arkasındaki sevgiyi anlayabildiğimiz tonlamadır.
Bir arkadaşımızın tek bir kelimeyle bizi kahkahalara boğabilmesidir.
Bazı kelimeler başka dillere çevrilebilir ama taşıdıkları duygusal geçmiş bütünüyle aktarılamaz.
Örneğin “özlemek” kelimesinin başka dillerde karşılığı vardır.
Ama insanın kendi dilinde söylediği “çok özledim” cümlesinin içerisinde bazen bir çocukluk, bazen bir anne, bazen de geri gelmeyecek yıllar saklıdır.
Elbette insan başka bir dilde de derin bağlar kurabilir, aşık olabilir, acısını ve sevincini bütün içtenliğiyle anlatabilir.
Ancak özellikle hayatının büyük bölümünü ana dilinde yaşamış insanlar için, duyguların en eski katmanlarına ulaşmak çoğu zaman o dilde daha kolaydır.
Bu yüzden göç eden insan bazen konuşabildiği halde anlatamadığını hisseder.
Söylediği her şey anlaşılır.
Ama kendisi bütünüyle anlaşılmış gibi hissetmez.
Ve kalabalık bir masanın ortasında, herkesle sohbet ederken bile kendi içinde yalnız kalabilir.
YENİ ARKADAŞLIKLAR KURULUR, PEKİ ESKİ DOSTLUKLARIN YERİ DOLAR MI?
İnsan sosyal bir varlıktır.
Yeni bir ülkeye gittiğinde çevre edinmeye, ilişkiler kurmaya, kendisine ait bir yaşam alanı oluşturmaya çalışır.
İş arkadaşları olur.
Komşuları olur.
Birlikte yemek yediği, seyahat ettiği, güldüğü insanlar olur.
Zamanla çok değerli dostluklar da kurabilir.
Ancak yetişkinlikte kurulan ilişkilerin, çocukluk ve gençlik yıllarından gelen dostluklardan farklı bir yapısı vardır.
Çünkü eski dostluklar yalnızca ortak ilgi alanlarından doğmaz.
Ortak bir geçmişten beslenir.
Bir dostunuz sizi bugün olduğunuz insan olarak tanır. Ama eski bir dostunuz, bugünkü insana nasıl dönüştüğünüzü de bilir.
Hangi kayıplardan geçtiğinizi, hangi hayallerinizden vazgeçtiğinizi, hangi yanlışları yaptığınızı, nelerden korktuğunuzu, hangi olayların sizi değiştirdiğini hatırlar.
Bazen uzun uzun açıklama yapmanıza gerek kalmaz.
Yüzünüze bakar ve anlar.
Göç eden insanın en büyük yalnızlıklarından biri, sürekli kendisini yeniden anlatmak zorunda kalmasıdır.
Yeni tanıştığınız insanlara geçmişinizi anlatırsınız.
Nereden geldiğinizi, ne iş yaptığınızı, nasıl bir hayat yaşadığınızı, neden ayrıldığınızı…
Ama insanın hayatı birkaç cümlelik bir özgeçmiş değildir.
Yaşanmışlıkların derinliği, anlatılan olaylardan çok, o olayların birlikte hissedilmesinde saklıdır.
Bu nedenle yeni dostluklar ne kadar kıymetli olursa olsun, insan bazen kendisini hiç açıklamadan anlayan birini arar.
Çünkü bazı dostlukların yerini başka insanlar değil, ancak başka yıllar doldurabilir.
KOŞULLAR DEĞİŞTİĞİNDE İNSANLAR DA DEĞİŞİR Mİ?
Göç yalnızca insanın çevresini değiştirmez.
Kimi zaman kişiliğinin daha önce tanımadığı yönleriyle karşılaşmasına da neden olur.
Kendi ülkesinde sosyal, neşeli, girişken ve kendinden emin olan biri, başka bir ülkede içine kapanabilir.
Hayatı boyunca güçlü hissetmiş bir insan, en basit resmi işlemde bile yardıma ihtiyaç duyduğunda kendisini yetersiz hissedebilir.
Kendi toplumunda saygı gören bir meslek sahibi, yeni ülkesinde yeniden başlamak zorunda kalabilir.
Bir zamanlar başkalarına yol gösteren insan, şimdi bir başkasına yol sormaktadır.
Bu yalnızca ekonomik veya mesleki bir değişim değildir.
İnsanın kendisine ilişkin algısında da bir sarsıntı yaratabilir.
Çünkü hepimiz kim olduğumuzu bir ölçüde çevremizin bize verdiği tepkiler üzerinden öğreniriz.
Bizi tanıyan, geçmişimizi bilen, yeteneklerimizi ve karakterimizi hatırlayan insanlar kimliğimizin görünmez tanıklarıdır.
Onlardan uzaklaştığımızda bazen kendimizi yeniden tanımlamak zorunda kalırız.
Öte yandan ekonomik koşulların değişmesi, insanların birbirleriyle ilişkilerini de etkileyebilir.
Daha önce paylaşımcı olan biri, güvencesizlik korkusuyla daha tutumlu ve mesafeli hale gelebilir.
Bağımsız yaşamaya alışmış biri, yalnızlık nedeniyle ilişkilerinde daha fazla beklenti geliştirebilir.
Bazıları güçlenir, bazıları sertleşir, bazıları daha anlayışlı olur, bazıları ise kendisini koruyabilmek için duygusal duvarlar örer.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır.
Değişen her davranış, insanın özündeki karakterin değiştiği anlamına gelmez.
Bazen koşullar insanın içinde zaten var olan yönleri görünür kılar.
Bazen de uzun süreli yalnızlık, belirsizlik ve hayatta kalma mücadelesi insanı hiç istemediği birine dönüştürür.
İnsan yeni bir ülkede yalnızca yeni bir hayat kurmaz.
Kimi zaman kendisini de baştan inşa etmek zorunda kalır.
GİDENLERİN ARDINDA KALAN ÜLKE!
Göçü yalnızca giden insanların hikayesi olarak değerlendirmek büyük bir eksikliktir.
Çünkü her gidiş, geride kalan toplumu da değiştirir.
Bir akademisyen gittiğinde yalnızca bir üniversite çalışanını kaybetmeyiz. Onun yetiştirebileceği öğrencileri, başlatabileceği tartışmaları, ortaya koyabileceği araştırmaları da kaybetme ihtimalimiz doğar.
Bir doktor gittiğinde yalnızca bir sağlık çalışanı eksilmez. Onun yıllar içerisinde biriktirdiği deneyim, hastalarıyla kurduğu güven ve genç meslektaşlarına aktarabileceği bilgi de başka bir coğrafyaya taşınır.
Bir sanatçı, yazar veya düşünür gittiğinde toplumun kendisine farklı açılardan bakmasını sağlayan seslerden biri uzaklaşır.
Üstelik nitelikli insanların gidişi, bazen başka insanların da gitme kararını hızlandırır.
Çünkü bir toplumda kalma isteğini besleyen şeylerden biri, kendisine benzeyen, aynı değerleri paylaşan, birlikte düşünebildiği insanların varlığıdır.
Bu insanlar birer birer uzaklaştığında geride kalanlar yalnızca dostlarını kaybetmezler.
Kendilerini ait hissettikleri sosyal ve entelektüel çevreyi de kaybetmeye başlarlar.
Bir gün fark ederler ki eskiden saatlerce sohbet ettikleri insanların çoğu artık başka ülkelerde yaşamaktadır.
Bir zamanlar kalabalık olan sofralar küçülmüştür.
Telefon rehberindeki isimler hala oradadır ama hepsi farklı saat dilimlerindedir.
Ve insan kendi ülkesinde yaşarken bile yabancılaşmaya başlayabilir.
İşte bu noktada göç, yalnızca sınırları geçen insanların sorunu olmaktan çıkar.
Bir toplumun kendi içinde yaşadığı sessiz bir dağılmaya dönüşebilir.
PEKİ YA GERİDE KALANLAR?
Gidenlerin acısı kadar, geride kalanların sessizliği de vardır.
Çocuğunu başka bir ülkeye gönderen anne…
Torununu bir telefon ekranından büyürken izleyen büyükanne…
En yakın arkadaşının artık doğum gününde kapısını çalamayacağını bilen insan…
Yıllarca aynı sokakta yaşadığı komşusunun evine yeni insanların taşındığını gören biri…
Göç, yalnızca gidenlerin yaşadığı bir ayrılık değildir.
Bir ülkenin aile yapısına, dostluklarına, kuşaklar arasındaki ilişkilerine kadar uzanan görünmez bir kopuştur.
Bazen bir annenin bütün çocukları başka ülkelerde yaşar.
Bazen kardeşler farklı kıtalara dağılır.
Aileler artık bayram sofralarında değil, telefon ekranlarında bir araya gelir.
Herkes birbirine iyi olduğunu söyler.
Çünkü uzaklıkların üzerine bir de endişe eklemek istemezler.
Oysa bazen ne giden gerçekten iyidir ne de kalan.
Sadece birbirlerini üzmemek için eksik cümleler kurarlar.
Teknoloji mesafeleri kısaltır ama fiziksel yakınlığın yerini her zaman dolduramaz.
Bir görüntülü konuşmada annenizin yüzünü görebilirsiniz.
Ama elini tutamazsınız.
Bir dostunuzun sesini duyabilirsiniz.
Ama kötü bir gününde kapısını çalıp yanında sessizce oturamazsınız.
Ve bazı ayrılıklar, kilometrelerle değil, bir daha birlikte yaşanamayacak sıradan günlerle ölçülür.
İKİ ÜLKE ARASINDA, HİÇBİR YERE TAM OLARAK AİT OLAMAMAK
Göçün en karmaşık psikolojik sonuçlarından biri, insanın aidiyet duygusunda yaşadığı bölünmedir.
Yıllar geçer.
Yeni ülkenizde bir düzen kurarsınız.
Eviniz olur, işiniz olur, dostlarınız olur.
Belki çocuklarınız orada büyür.
Yeni ülkenizin kültürünü öğrenir, bayramlarını kutlar, geleneklerine alışır, geleceğinizi orada planlarsınız.
Ama bir gün doğduğunuz ülkeye geri döndüğünüzde tuhaf bir şey hissedersiniz.
Her şey tanıdıktır ama hiçbir şey eskisi gibi değildir.
Sokaklar değişmiştir.
İnsanlar değişmiştir.
Eski dostların hayatları başka yönlere savrulmuştur.
Bir zamanlar ait olduğunuz yer, artık sizin hatırladığınız yer değildir.
Üstelik siz de aynı insan değilsinizdir.
Böylece insan iki farklı dünyaya ait olmanın zenginliğiyle, hiçbirine bütünüyle ait hissedememenin hüznünü aynı anda yaşayabilir.
Doğduğu ülkeye gittiğinde yeni hayatını özler.
Yeni ülkesine döndüğünde çocukluğunu.
Bir tarafta geçmişi vardır.
Diğer tarafta geleceği.
Bir tarafta kim olduğu…
Diğer tarafta kim olmaya çalıştığı…
Ve bazen insanın en büyük yorgunluğu, iki ülke arasında gidip gelmek değil, iki farklı hayat arasında kendisini tamamlamaya çalışmaktır.
HER GİDEN KAYBETMEZ, HER KALAN KAZANMAZ…
Elbette göçü yalnızca bir kayıp hikayesi olarak görmek de doğru değildir.
İnsanlar başka ülkelerde olağanüstü başarılar elde edebilirler.
Kendilerini daha özgür, daha güvende, daha değerli hissedebilirler.
Yeni kültürlerle tanışmak, farklı düşünme biçimlerini öğrenmek, başka toplumların yaşam anlayışını keşfetmek insanı zenginleştirebilir.
Hatta bazı insanlar doğdukları ülkede bulamadıkları aidiyet duygusunu başka bir ülkede bulabilirler.
Yeni bir hayat, insanın kendisini yeniden keşfetmesini sağlayabilir.
Bu nedenle gitmek her zaman bir yenilgi değildir.
Kalmak da her zaman bir cesaret göstergesi değildir.
İnsanların tercihlerini yalnızca coğrafi konumlarına bakarak değerlendiremeyiz.
Kimi gider çünkü hayallerinin peşinden koşmaktadır.
Kimi gider çünkü artık dayanacak gücü kalmamıştır.
Kimi kalır çünkü ülkesini değiştirebileceğine inanmaktadır.
Kimi kalır çünkü gitme imkanı yoktur.
Kimi ise gitmek istemediği halde çocuklarının geleceği için gider.
Bütün bu hayatları tek bir doğru veya yanlışın içerisine yerleştirmek, insan deneyiminin karmaşıklığını görmezden gelmek olur.
Asıl sorulması gereken soru, insanların neden gittiklerinden önce, neden kalmak istemedikleridir.
BİR ÜLKENİN GELECEĞİ, İNSANLARININ KALMAK İSTEMESİNDE SAKLIDIR…
Bir ülkenin gücü yalnızca ekonomik büyüklüğüyle, askeri kapasitesiyle, nüfusuyla ya da sahip olduğu doğal kaynaklarla ölçülemez.
Bir ülkenin gerçek gücü, insanlarına sunduğu yaşamın niteliğinde de saklıdır.
İnsanlar o ülkede düşüncelerini korkmadan ifade edebiliyor mu?
Emeklerinin karşılığını alabileceklerine inanıyor mu?
Çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat yaşayabileceğini düşünüyor mu?
Adaletin herkes için aynı şekilde işleyeceğine güveniyor mu?
Yeteneklerinin, eğitimlerinin ve dürüstlüklerinin değer göreceğini hissediyor mu?
Farklı düşüncelere, yaşam biçimlerine ve kimliklere saygı gösteriliyor mu?
Çünkü insanları bir ülkede tutan şey yalnızca ekonomik imkânlar değildir.
Umut da bir yaşam koşuludur.
Adalet de bir ihtiyaçtır.
Saygı da insanın temel beklentilerinden biridir.
Ve özgürlük, yalnızca hukuki bir kavram değil, insanın gündelik hayatında hissetmek istediği bir güvencedir.
Bir toplum bütün bunları aşındırdığında, insanlarını yalnızca maddi anlamda yoksullaştırmaz.
Onların geleceğe ilişkin inancını da tüketebilir.
İşte bu yüzden bir ülkenin en büyük başarısı, sınırlarını insanlara kapatmak ya da insanlarının gitmesini engellemek değildir.
İnsanlarının özgürce gidebildiği halde, isteyerek kalmayı tercih ettiği bir ülke olabilmektir.
VE SONUNDA İNSAN KENDİSİYLE BAŞ BAŞA KALIR…
Dünyanın farklı köşelerinde, birbirinden binlerce kilometre uzakta yaşayan insanlar vardır şimdi.
Kimi bir Avrupa şehrinin yağmurlu sokaklarında yürür.
Kimi Amerika'da, hiç tanımadığı bir mahallenin sessizliğinde sabah kahvesini içer.
Kimi Kanada'nın uzun kışlarında çocukluğunun güneşli günlerini hatırlar.
Kimi Avustralya'da, herkes uyurken memleketindeki sevdiklerinin yeni bir güne başladığını düşünür.
Hepsinin hikayesi farklıdır.
Ama bazılarının içerisinde aynı duygu yaşar.
Özlem.
Yalnızca insanlara duyulan bir özlem değildir bu.
Bir zamana, bir dile, bir kültüre, bir alışkanlığa, bir aidiyet duygusuna duyulan özlemdir.
Bazen insan ülkesini değil, o ülkede yaşadığı eski hayatını özler.
Bazen çocukluğunun geçtiği evi değil, o evdeki kendisini.
Bazen eski dostlarını değil, onların yanında hiç düşünmeden gülebildiği halini.
Bence göçün en derin hüznü burada saklıdır.
İnsan başka bir ülkeye giderken yalnızca geride bıraktıklarından uzaklaşmaz.
Bir zamanlar olduğu insandan da uzaklaşabilir.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığında, ne eski ülkesini bıraktığı gibi bulabilir ne de kendi eski haline bütünüyle dönebilir.
Çünkü zaman yalnızca ülkeleri değiştirmez.
İnsanları da değiştirir.
Ama bütün bu değişimin içerisinde insanın ruhunda kolay kolay silinmeyen bir şey kalır: Ait olma ihtiyacı.
Bir yere, bir insana, bir geçmişe, bir hikayeye ait olma ihtiyacı…
Belki de bu nedenle dünyanın en gelişmiş, en güvenli, en güzel ülkesinde yaşayan bir insan, bir akşam hiç beklemediği bir anda duyduğu eski bir şarkıyla gözyaşlarına boğulabilir.
Çünkü o şarkı yalnızca bir melodi değildir.
Geride kalmış bir hayatın kapısını aralar.
Ve insan o kapıdan içeri girdiğinde, yıllardır kimseye anlatamadığı duygularıyla karşılaşır.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yeni hayatlar kurmaya çalışan pek çok insan, görünürde birbirinden bağımsız hayatlar yaşıyor.
Ama bazılarının içinde aynı sessiz soru dolaşıyor:
“Acaba gitmeseydim hayatım nasıl olurdu?”
Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur.
Belki daha mutsuz olacaklardı.
Belki daha huzurlu.
Belki daha az kazanacak ama daha çok güleceklerdi.
Belki daha fazla mücadele edecek ama kendilerini daha az yalnız hissedeceklerdi.
Bunu hiç kimse bilemez.
Ancak bildiğimiz bir şey var: İnsanların doğdukları topraklardan ayrılmak zorunda hissetmeleri, yalnızca onların kişisel hikayesi değildir.
Aynı zamanda geride bıraktıkları toplumun üzerinde düşünmesi gereken bir sorundur.
Çünkü bir ülke insanlarını yalnızca öldüklerinde kaybetmez.
Bazen yaşarken kaybeder.
Üstelik onlar başka ülkelerde başarılı, mutlu ve üretken hayatlar kursalar bile, geride bıraktıkları ülkenin içinde doldurulması kolay olmayan boşluklar oluşabilir.
Ve belki de en acısı, bir insanın ülkesini sevmekten vazgeçmeden, orada yaşamaktan vazgeçmesidir.
Bir ülkenin gerçek trajedisi, insanların gitmesi değil; gitmek istemeyen insanların bile sonunda gitmeyi düşünmeye başlamasıdır.
Çünkü insanın vatanından ayrılması zor olabilir.
Ama daha zoru, bir gün kendi vatanında kendisini yabancı hissetmesidir.
Ve dünyanın neresine giderse gitsin, insanın içinde taşıdığı o görünmez memleket bazen hiçbir haritada bulunmaz.
O memleket, artık var olmayan bir zamandır.
Bir çocukluktur.
Bir dost sofrasıdır.
Bir annenin sesidir.
Bir zamanlar umutla bakılan bir gelecektir.
İnsan bazen ülkesinden gider. Ama asıl hüzün, ülkesinin insanın içinden yavaş yavaş gitmesidir.
-Leyla Edinç
(18 Ekim 2020)
Yorum Yap