Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | ÜNİVERSİTEYE GİRMEK Mİ, HAYATA HAZIRLANMAK MI?

Amerika’da üniversite eğitiminin bilinmeyen yüzü, başarıya giden yolun görünmeyen emeği ve çocuk yetiştirirken anne babaların unutmaması gereken en önemli sorumluluk üzerine…
Türkiye’de yaşayan pek çok insanın Amerika’daki eğitim sistemi hakkında oldukça yaygın bir düşüncesi var: Amerika’da üniversiteye girmek kolaydır. İsteyen herkes bir üniversiteye gider, dört yıl okur ve diplomasını alır.
Bu düşüncenin bir yönüyle doğruluk payı var. Çünkü Amerika, farklı akademik seviyelerdeki, ekonomik koşullardaki ve yaşam hedeflerindeki insanlara yükseköğrenim olanağı sunan oldukça geniş bir eğitim sistemine sahip.
Ancak burada çoğu zaman gözden kaçırılan çok önemli bir ayrıntı bulunuyor:
Amerika’da bir üniversiteye girebilmekle, ülkenin en iyi üniversitelerinden birine kabul edilmek arasında olağanüstü büyük bir fark var.
Hatta bu fark, yalnızca öğrencinin derslerdeki başarısıyla açıklanamayacak kadar büyük.
Harvard, Yale, Princeton, Columbia, Brown, Cornell, Dartmouth ve University of Pennsylvania gibi Ivy League üniversitelerine ya da Stanford, MIT ve Johns Hopkins gibi aynı derecede seçici kurumlara kabul edilmek, yalnızca iyi notlar almış olmanın çok ötesinde bir hazırlık gerektiriyor.
Bu üniversiteler yalnızca öğrencinin ne kadar bilgi sahibi olduğuna değil, o bilgiyi nasıl kullandığına, yıllar boyunca kendisini nasıl geliştirdiğine, hangi sorumlulukları üstlendiğine, yaşadığı topluma ne kattığına ve gelecekte nasıl bir insan olma potansiyeli taşıdığına da bakıyor.
Çünkü iyi bir üniversite yalnızca başarılı öğrenciler yetiştirmek istemiyor. Aynı zamanda düşünebilen, sorgulayabilen, üretebilen, topluma katkıda bulunabilen ve kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenebilen insanlar yetiştirmeyi amaçlıyor.
Ve aslında bütün sorun burada başlıyor.

BİR SINAVA HAZIRLANMAKLA BİR YAŞAMA HAZIRLANMAK ARASINDAKİ FARK!
Türkiye’de üniversiteye giriş sistemi büyük ölçüde merkezi bir sınava dayanıyor.
Öğrenciler yıllarca ders çalışıyor, sınavlara hazırlanıyor, özel dersler alıyor, dershanelere gidiyor ve sonunda belirli bir günde girdikleri sınavdan aldıkları puana göre üniversite tercihlerini yapıyorlar.
Elbette bu sistemin de kendine özgü zorlukları var.
Yılların emeğinin birkaç saatlik sınav performansıyla değerlendirilmesi, gençler üzerinde büyük bir psikolojik baskı oluşturabiliyor. Sınav günü yaşanan bir sağlık sorunu, kaygı ya da beklenmedik bir durum, öğrencinin bütün eğitim hayatını etkileyebiliyor.
Amerika’da ise özellikle seçici üniversitelerin başvuru sistemi çok daha farklı bir yapıya sahip.
Burada öğrencinin yalnızca sınav günü gösterdiği başarı değil, lise yılları boyunca ortaya koyduğu gelişim değerlendiriliyor.
Bu nedenle Amerika’nın en iyi üniversitelerine girmek isteyen bir öğrencinin hazırlığı, lise son sınıfta başlamıyor.
Çoğu zaman yıllar öncesine dayanıyor.
Öğrencinin akademik başarısı, aldığı derslerin zorluk derecesi, öğretmenleriyle kurduğu ilişkiler, katıldığı sosyal faaliyetler, gönüllü çalışmaları, liderlik özellikleri ve kişisel ilgi alanları zaman içerisinde bir bütün oluşturuyor. Yani öğrencinin üniversite başvurusu, bir bakıma yıllar boyunca oluşturduğu kişisel gelişim dosyasına dönüşüyor. Üstelik bu dosyanın yalnızca dolu olması da yeterli değil. İçindekilerin bir anlam taşıması, öğrencinin kişiliğini ve gelişimini yansıtması gerekiyor.

YÜKSEK NOTLAR HER ZAMAN YETERLİ DEĞİL…
Amerika’da seçici üniversitelere başvuran öğrencilerin büyük bölümü zaten akademik açıdan son derece başarılı. Çok yüksek not ortalamalarına sahipler. SAT veya ACT sınavlarında yüksek puanlar alabiliyorlar. Lisede sunulan en zor dersleri başarıyla tamamlamış olabiliyorlar. Ama aynı üniversiteye başvuran binlerce öğrenci de benzer başarılara sahip. İşte bu noktada üniversiteler başka sorular sormaya başlıyor.
Bu öğrenci kendisini akademik olarak ne kadar zorlamış?
Okulunda sunulan ileri düzey derslerden yararlanmış mı?
AP (Advanced Placement), IB (International Baccalaureate) veya üniversite kredisi kazandırabilecek dersleri almış mı?
Zorlandığında vazgeçmiş mi, yoksa çaba göstermeye devam mı etmiş?
Sadece yüksek not almak için kolay dersleri mi tercih etmiş, yoksa öğrenme isteğiyle daha zor alanlara mı yönelmiş?
Çünkü eğitimde başarı, yalnızca doğru cevapları verebilmek değildir.
Bazen başarı, cevabını bilmediğiniz bir sorunun peşinden gidebilme cesaretidir.
Elbette Amerika’daki bütün üniversitelerin SAT ve ACT politikaları aynı değil. Bazıları bu sınavları zorunlu tutarken bazıları isteğe bağlı değerlendiriyor. Bu politikalar zaman içinde de değişebiliyor.
Ancak özellikle çok seçici üniversitelerde değişmeyen temel gerçek şu: Akademik başarı gerekli olabilir, ama tek başına kabul garantisi değildir.

BİR ÖĞRENCİNİN KARAKTERİ DERS NOTLARININ DIŞINDA DA GELİŞİR!
Amerika’daki seçici üniversitelerin başvuru sisteminde dikkatimi en çok çeken konulardan biri, öğrencilerin ders dışındaki yaşamlarının da önemsenmesi.
Spor, müzik, sanat, bilimsel araştırmalar, öğrenci kulüpleri, toplumsal projeler, gönüllü çalışmalar…
Bütün bunlar öğrencinin kendisini tanımasına ve yeteneklerini geliştirmesine olanak sağlıyor.
Ancak burada önemli olan, öğrencinin mümkün olduğunca çok faaliyete katılmış görünmesi değil.
Bir alana gerçekten ilgi duyması, zaman ayırması, emek vermesi ve zaman içinde gelişim göstermesi.
Örneğin bir öğrenci dört yıl boyunca aynı sosyal sorumluluk projesinde çalışmışsa, bu yalnızca başvuru dosyasına yazılacak bir faaliyet değildir.
Bu, onun devamlılık gösterebildiğini, sorumluluk alabildiğini ve başladığı bir işi sürdürebildiğini de gösterebilir.
Bir okul kulübünde önce üye, ardından yönetici olmuşsa, zaman içerisinde gelişen liderlik becerileri hakkında fikir verebilir.
Bir spor dalında yıllarca çalışmışsa, disiplinin, başarısızlıkla baş etmenin ve yeniden denemenin ne anlama geldiğini öğrenmiş olabilir.
Kızım Eylül'ün lise yıllarında üç yüz saatten fazla gönüllü çalışma yapmış olması, benim için yalnızca üniversite başvurusunda kullanılabilecek bir başarı değildi. Bunun çok daha önemli bir anlamı vardı.
Çünkü gönüllü çalışmak, insanın kendi yaşamının dışındaki hayatları fark etmesidir.
Başkalarının ihtiyaçlarını görebilmek, zamanını karşılık beklemeden paylaşabilmek ve yaşadığı toplumun yalnızca sunduğu olanaklardan yararlanmak yerine o topluma bir şeyler katabilmektir.
Bir gencin kendi istekleri dışında başka insanların ihtiyaçlarına da zaman ayırmayı öğrenmesi, bence akademik başarı kadar değerlidir.
Çünkü insanı yalnızca bilgisi değil, o bilgiyi hangi amaçla kullandığı da tanımlar.
Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Gönüllü çalışmaların belirli bir saat sayısına ulaşması, bütün seçici üniversiteler için zorunlu bir kabul şartı değil. Önemli olan çoğu zaman yapılan çalışmanın niteliği, sürekliliği ve öğrenci açısından taşıdığı anlam.
Üç yüz saatlik bir çalışma, yalnızca üç yüz saatlik bir faaliyet olarak kalabilir.
Ya da bir gencin dünyaya bakışını değiştiren, yaşam boyu taşıyacağı bir deneyime dönüşebilir.
Aradaki farkı yaratan, o çalışmanın insanın içinde bıraktığı izdir.

ESSAY: BİR ÖĞRENCİNİN KENDİ SESİNİ DUYURABİLMESİ…
Amerika’daki üniversite başvurularının en önemli bölümlerinden biri de öğrencilerin yazdığı kişisel metinler, yani essay'ler.
Türkiye’deki merkezi üniversite yerleştirme sisteminde alışık olmadığımız bu uygulama, öğrencinin yalnızca akademik başarılarını değil, düşünce dünyasını da ortaya koyabilmesine olanak tanıyor.
Öğrenciler genel bir kişisel yazının yanında, başvurdukları üniversitelere özgü ek yazılar hazırlamak zorunda kalabiliyorlar.
Bu yazıların sayısı ve konuları üniversiteden üniversiteye değişiyor.
Kimi üniversite öğrencinin neden özellikle o kurumu tercih ettiğini öğrenmek istiyor.
Kimi hayatında karşılaştığı bir zorluğu nasıl aştığını soruyor.
Kimi toplumuna nasıl katkıda bulunmayı düşündüğünü, kimi de düşüncelerini değiştiren bir deneyimini anlatmasını istiyor.
Bazen sorular oldukça basit görünebiliyor.
Ama basit bir soruya gerçekten kişisel, anlamlı ve samimi bir cevap verebilmek hiç de kolay değil.
Çünkü bu yazılar öğrenciyi kendi yaşamı üzerine düşünmeye zorluyor.
Ben kimim?
Nelerden hoşlanıyorum?
Neye inanıyorum?
Beni diğer insanlardan farklı kılan özelliklerim neler?
Hayatımda neyi değiştirmek istiyorum?
Neden özellikle bu üniversitede okumak istiyorum?
Bütün bu sorulara cevap arayan genç, aslında yalnızca üniversiteye başvurmuyor.
Kendisini de tanımaya başlıyor.
Ve bence bu sürecin en değerli taraflarından biri bu.
İnsan kendisini tanımadan, kendi yaşamını bilinçli biçimde yönlendiremez.

ÖĞRETMENLERİN GÖZÜNDEN ÖĞRENCİNİN KİŞİLİĞİ!
Başvuru dosyasının bir başka önemli bölümünü de öğretmenlerin ve okul danışmanlarının yazdığı tavsiye mektupları oluşturuyor.
Bazı durumlarda öğrencinin akademik veya sosyal faaliyetlerini yakından tanıyan başka kişilerden de ek mektuplar alınabiliyor.
Bu mektuplar yalnızca öğrencinin derslerde başarılı olduğunu anlatmak için yazılmıyor.
Öğretmenler öğrencinin sınıf içindeki davranışlarını, öğrenmeye duyduğu ilgiyi, arkadaşlarıyla ilişkilerini, zorluklar karşısındaki tutumunu ve kişisel özelliklerini değerlendirebiliyor.
Çünkü bir öğrenci çok yüksek notlara sahip olabilir ama başkalarıyla iş birliği yapmakta zorlanabilir.
Çok zeki olabilir ama eleştiriye kapalı olabilir.
Akademik açıdan başarılı olabilir ama sorumluluk almaktan kaçınabilir.
Üniversiteler ise yalnızca derslerini başarıyla tamamlayacak öğrenciler değil, aynı zamanda akademik topluluğun bir parçası olabilecek bireyler arıyor.
Bu nedenle öğrencinin yıllar içerisinde çevresindeki insanlarda bıraktığı izlenim de önem kazanıyor.
Burada çocuk yetiştirirken üzerinde durmamız gereken önemli bir gerçek var: Karakter, ihtiyaç duyulduğu gün hazırlanıp bir dosyaya eklenebilecek bir belge değildir.
Yıllar içerisinde davranışlarla, seçimlerle ve sorumluluklarla oluşur.

ÜNİVERSİTE MÜLAKATI: BİR DİPLOMADAN DAHA FAZLASINI İSTEMEK…
Bazı seçici Amerikan üniversiteleri, başvuru sürecinde öğrencilerle mezunları aracılığıyla görüşmeler de gerçekleştiriyor. Bu görüşmelerde, başvuru yapan öğrencinin yaşadığı bölgede bulunan bir üniversite mezunu onunla iletişime geçebiliyor.
Mezunların yaptığı bu görüşmeler her üniversitede zorunlu değil; her başvuru sahibine de görüşme olanağı sunulmuyor. Ayrıca görüşmeyi yapan kişinin başvuru dosyasına erişimi ve hazırladığı değerlendirmenin kabul kararındaki ağırlığı, üniversitenin uygulamalarına göre değişebiliyor.
Ama bu görüşmelerin amacı yalnızca öğrencinin notlarını tekrar öğrenmek değil.
Onun düşüncelerini, ilgi alanlarını, hedeflerini ve üniversiteye yaklaşımını daha yakından tanıyabilmek.
Öğrenci neden o üniversiteyi istiyor?
Sadece prestijli bir okulun diplomasına sahip olmak için mi başvuruyor?
Yoksa o üniversitenin eğitim anlayışında, araştırma olanaklarında ve akademik ortamında gerçekten kendisine uygun bir şeyler mi buluyor?
Gelecekte nasıl bir yaşam kurmak istiyor?
Hangi alanlarda gelişmek istiyor?
Bütün bunlar öğrencinin kendisini ifade etmesini gerektiriyor.
Ve işte burada bir kez daha yalnızca ders çalışmanın yeterli olmadığını görüyoruz.
Çünkü karşınızdaki insanla düşüncelerinizi paylaşabilmek, kendinizi doğru ifade edebilmek ve sorular karşısında bağımsız düşünebilmek de bir gelişim sürecinin sonucu.
Seyitcan ile görüşme yapan Princeton Üniversitesi Bey ile karşılaştığımda Seyitcan ile görüşmesinde yazdığı mektupta neyin etkili olduğunu sorduğumda, yalnızca Princeton Üniversitesi Computer Science bölümünde olan bir program olduğunu ve Seyitcan’ın bu programdan dolayı burada okumak istediğini söyledi. Sadece herhangi bir Ivy League üniversitede okumak için Princeton Üniversitesi’ne başvuru yapmamış olduğuna inandığını belirtti.
Bir çocuğa hayatı boyunca ne söylemesi gerektiğini öğretmişseniz, bir gün kendi düşüncelerini anlatması istendiğinde zorlanabilir.
Çünkü kendi sesini bulmasına yeterince fırsat verilmemiştir.

HER ÜNİVERSİTE AYNI DEĞİL, HER ÖĞRENCİNİN HEDEFİ DE AYNI OLMAK ZORUNDA DEĞİL…
Burada Amerika’daki yükseköğrenim sisteminin başka bir özelliğinden söz etmek gerekiyor.
Amerika’da yalnızca Ivy League üniversiteleri yok.
Çok başarılı devlet üniversiteleri, araştırma üniversiteleri, liberal arts college'lar, bölgesel üniversiteler ve community college'lar bulunuyor.
Özellikle community college'lar, yükseköğrenime daha erişilebilir bir başlangıç yapmak isteyen öğrenciler için önemli fırsatlar sunuyor.
Bir öğrenci iki yıllık bir community college programını tamamladıktan sonra dört yıllık bir üniversiteye geçiş yapabiliyor. Bir başkası doğrudan dört yıllık bir kuruma başvurabiliyor. Bazıları ise çalışırken eğitimine devam ediyor.
Bu çeşitlilik önemli.
Çünkü herkesin akademik yeteneği, ekonomik olanakları, ilgi alanları ve yaşam hedefleri aynı değil.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir üniversitenin kabul koşullarının daha erişilebilir olması, o kurumda verilen eğitimin değersiz olduğu ya da öğrencilerinin öğrenmek istemediği anlamına gelmez.
Community college'dan başlayarak çok başarılı akademik ve mesleki kariyerler kuran insanlar var.
Aynı şekilde dünyanın en prestijli üniversitelerinden mezun olduğu halde hayatında ne yapmak istediğini bilemeyen insanlar da bulunuyor.
Dolayısıyla sorun yalnızca hangi üniversiteye girildiği değil. Öğrencinin kendisine sunulan olanakları nasıl değerlendirdiği, öğrenmeye ne kadar istekli olduğu ve eğitiminin sorumluluğunu ne ölçüde üstlendiği.
Amerika’da üniversiteye giriş için farklı yolların bulunması, bu yolların hepsinin aynı kolaylıkta veya aynı maliyette olduğu anlamına da gelmiyor.
Özellikle üniversite ücretleri, burs olanakları ve ailelerin ekonomik durumları gençlerin seçimlerini ciddi biçimde etkileyebiliyor.
Bu nedenle bir öğrencinin hangi üniversiteye gittiğini değerlendirirken yalnızca akademik başarısına değil, sahip olduğu olanaklara da bakmak gerekiyor.
Çünkü fırsat eşitliği ile fırsatların varlığı aynı şey değildir.

PEKİ, ANNE BABALAR BU SÜRECİN NERESİNDE?
Bence konunun en önemli bölümü burada başlıyor.
Çünkü bir çocuğun eğitim hayatı yalnızca okullarda şekillenmiyor.
Ailede başlıyor.
Çocuğun merak etmesine izin verilen, sorularının önemsendiği, düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, hata yaptığında aşağılanmadığı ve sorumluluk almasının desteklendiği bir ev ortamı, onun gelecekteki yaşamını derinden etkileyebiliyor.
Anne babanın eğitim anlayışı, dünyaya bakışı ve çocuklarına sunduğu örnekler, onların gelişiminde çok önemli bir yer tutuyor.
Ancak burada vizyon sahibi olmakla çocuğun hayatını yönetmek arasındaki farkı doğru anlamamız gerekiyor.
Vizyon sahibi bir anne baba, çocuğunun önüne farklı olanaklar koyar.
Onu okumaya, araştırmaya, öğrenmeye ve dünyayı tanımaya teşvik eder.
Yeteneklerini keşfetmesine yardımcı olur.
Başarılı olduğunda sevinir, başarısız olduğunda yeniden denemesi için cesaret verir.
Ama bütün bunları yaparken çocuğun yerine yaşamaz.
Çünkü çocuk yetiştirmenin amacı, anne babasının istediği hayatı yaşayacak bir insan oluşturmak değil.
Kendi hayatını bilinçli biçimde kurabilecek bir birey yetiştirmektir.
Ve ne yazık ki bazı anne babalar, çocuklarının başarılı olması için gösterdikleri çabayla, onların bağımsızlaşmasını engelleyen davranışlar arasındaki sınırı fark edemiyor.

EYLÜL İLE BİR KAHVALTI SOHBETİ…
Lisenin son yılında Eylül ile kahvaltı ederken üniversite başvuruları üzerine konuşuyorduk.
Sohbetimiz sırasında bana, bazı arkadaşlarının üniversite başvurularını anne babalarının yaptığını anlattı.
Hatta bazı ailelerin çocuklarının essay'lerini bile kendilerinin yazdığını söyledi.
Bu durum üzerinde uzun uzun konuştuk.
Çünkü bana göre burada üniversite başvurusundan çok daha önemli bir sorun var.
Bir anne ya da baba, çocuğunun üniversite başvurusunu onun yerine yaptığında gerçekten ona yardım etmiş mi oluyor?
Yoksa onun öğrenmesi gereken çok önemli bir yaşam becerisini elinden mi alıyor?
Bir gencin kendi yaşamını anlatması gereken yazıyı anne babası hazırlıyorsa, o genç kendisini ifade etmeyi ne zaman öğrenecek?
Başvuru tarihlerini anne babası takip ediyorsa, kendi sorumluluklarını planlamayı ne zaman öğrenecek?
Karşılaştığı her güçlükte ailesi devreye giriyorsa, sorun çözme becerisi nasıl gelişecek?
Elbette ailelerin çocuklarına yol göstermesi, başvuru sürecini anlamalarına yardımcı olması ve gerektiğinde destek vermesi son derece doğal.
Özellikle karmaşık üniversite başvuru süreçlerinde aile desteği çok değerli olabilir.
Ancak destek olmakla sorumluluğu devralmak aynı şey değil.
Bir öğrenciye yazdığı essay hakkında düşüncelerimizi söyleyebiliriz. Ama o essay'i onun yerine yazmamalıyız.
Başvuru takvimini birlikte oluşturabiliriz. Ama bütün tarihleri yalnızca biz takip etmemeliyiz.
Karşılaştığı bir sorunu nasıl çözebileceği konusunda fikir verebiliriz. Ama her sorunu onun adına çözmemeliyiz.
Çünkü çocuğumuzun önündeki bütün engelleri kaldırırsak, bir gün bizim bulunmadığımız bir ortamda o engellerle nasıl baş edeceğini öğrenemeyebilir.
Çocuklarımızın başarılı olması için her şeyi yapmaya çalışırken, bazen onların kendi başlarına başarabilme yeteneğini ellerinden alıyoruz.
Ve bunu çoğu zaman sevgiden yapıyoruz.
Ama sevginin her biçimi insanı güçlendirmiyor.
Bazen aşırı koruyucu sevgi, farkında olmadan bağımlılık yaratabiliyor.

DİPLOMA ALMAKLA BÜYÜMEK AYNI ŞEY DEĞİL…
Bir insan yirmi iki, yirmi beş, hatta otuz yaşına gelebilir.
Üniversite bitirmiş olabilir. Yüksek lisans yapmış, doktora tamamlamış, çok saygın bir meslek edinmiş olabilir. Ama bütün bunlar onun duygusal ve sosyal açıdan olgunlaştığı anlamına gelmez.
Çünkü büyümek yalnızca yaş almak değildir. Büyümek, kararlarının sonuçlarını üstlenebilmektir.
Yanlış yaptığında başkasını suçlamak yerine kendi payını görebilmektir.
Başarısız olduğunda sorumluluğu sürekli çevresine yüklememektir.
Kendi işlerini organize edebilmek, sorunlarını çözmeye çalışmak ve gerektiğinde yardım istemeyi bilmektir.
Bir insanın akademik eğitimi çok ileri seviyede olabilir ama yaşam becerileri yeterince gelişmemiş olabilir.
Bazen bunun nedenlerinden biri, çocukluk ve gençlik yıllarında kendisine yeterince sorumluluk verilmemesidir.
Çünkü anne babası onun adına bütün kararları vermiştir.
Hangi okula gideceğini belirlemiştir.
Hangi arkadaşlarla görüşmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
Ödevlerini kontrol etmekle kalmamış, gerektiğinde tamamlamıştır.
Öğretmenleriyle yaşadığı sorunları çözmüştür.
Üniversite başvurularını hazırlamıştır.
Ve sonunda çocuk, yetişkinliğe ulaşmış ama kendi yaşamını yönetme konusunda yeterince deneyim kazanmamış olabilir.
Böyle yetişen bazı insanlar, hayatları boyunca sorumluluklarını başkalarına devretme eğiliminde olabiliyor.
Önce anne babalarına. Sonra eşlerine.
Bazen arkadaşlarına, bazen çalışma arkadaşlarına.
Çünkü yaşamları boyunca sorunlarını çözmek için kendi becerilerini geliştirmek yerine, birilerinin devreye girmesine alışmışlardır.
Elbette her aşırı koruyucu ailede yetişen çocuk böyle olmaz. İnsan gelişimi çok sayıda etkenin sonucudur.
Ama çocukların bağımsızlık geliştirebilmesi için bağımsız davranma fırsatlarına ihtiyaç duyduğu da önemli bir gerçek.

ÇOCUKLARA SORUMLULUK VERMEK ONLARI SEVGİSİZ BIRAKMAK DEĞİLDİR!
Bazı anne babalar, çocuklarına sorumluluk vermeyi onları zorlamak olarak görüyor.
Çocuk yorulmasın istiyorlar.
Üzülmesin.
Hayal kırıklığı yaşamasın.
Hata yapmasın.
Başkalarının karşılaştığı güçlüklerle karşılaşmasın.
Oysa yaşamın doğasında bütün bunlar var.
Hiç yorulmadan çalışmayı öğrenebilir miyiz?
Hiç başarısız olmadan yeniden denemenin değerini anlayabilir miyiz?
Hiç hata yapmadan kararlarımızın sonuçlarını değerlendirebilir miyiz?
Hiç sorumluluk almadan sorumluluk sahibi olabilir miyiz?
Çocukların gelişim dönemlerine uygun sorumluluklar üstlenmeleri, yalnızca ev işlerine yardımcı olmalarını sağlamak değildir.
Kendi yaşamlarının bir parçası olduklarını hissetmelerine yardımcı olmaktır.
Küçük bir çocuğun oyuncaklarını toplamasıyla başlayan sorumluluk bilinci, yıllar içerisinde okul çalışmalarını planlamaya, zamanını yönetmeye, verdiği sözleri tutmaya ve kendi kararlarını almaya dönüşebilir.
Bir gencin kendi öğretmeniyle konuşabilmesi, randevusunu ayarlayabilmesi, bir başvuru formunu doldurabilmesi veya bir sorun karşısında çözüm arayabilmesi küçük ayrıntılar gibi görünebilir.
Ama bunlar yetişkin yaşamının temel becerileridir.
Anne babanın görevi çocuklarını bütün zorluklardan korumak değil.
Onları, karşılaşacakları zorluklarla baş edebilecek şekilde yetiştirmektir.
Bu da onları yalnız bırakmak anlamına gelmez.
Tam tersine, gerektiğinde yanlarında olacağımızı hissettirirken kendi ayakları üzerinde durmalarına fırsat vermektir.
Çünkü güven duygusu ile bağımlılık aynı şey değildir.
Gerçek güven, bir insanın sürekli arkamızda durmasına ihtiyaç duymadan da yürüyebileceğimizi bilmektir.

BAŞARIYI ÇOCUKLARIMIZ İÇİN Mİ, KENDİMİZ İÇİN Mİ İSTİYORUZ?
Anne babaların kendilerine sorması gereken belki de en zor sorulardan biri bu.
Çocuğumuzun başarılı olmasını neden istiyoruz?
Onun mutlu, bağımsız ve üretken bir insan olmasını istediğimiz için mi?
Yoksa onun başarıları üzerinden kendi başarı duygumuzu güçlendirmek için mi?
Bazen anne babalar çocuklarının eğitim hayatını kendi toplumsal konumlarının bir göstergesi haline getirebiliyor.
Çocuklarının hangi üniversiteye kabul edildiği, hangi mesleği seçtiği, ne kadar kazandığı veya hangi çevrelerde bulunduğu, aile için bir prestij meselesine dönüşebiliyor.
Böyle olduğunda çocuk, kendi hayallerini gerçekleştirmek yerine anne babasının beklentilerini karşılamak zorunda hissedebiliyor.
Belki sanatla ilgilenmek istiyor ama ailesi mühendis olmasını bekliyor.
Belki araştırma yapmak istiyor ama ailesi daha yüksek gelir getirecek bir mesleğe yönelmesini istiyor.
Belki başka bir üniversitede çok daha mutlu ve başarılı olabilecek ama ailesinin hayalindeki okulun adı daha prestijli olduğu için oraya gitmeye çalışıyor.
Oysa çocuklarımız bizim yarım kalmış hayallerimizi tamamlamak için dünyaya gelmiyorlar.
Onların kendilerine ait yaşamları var.
Kendilerine ait yetenekleri, korkuları, istekleri ve hayalleri var.
Bizim görevimiz onların yerine bir hayat tasarlamak değil.
Kendi hayatlarını tasarlayabilecek donanımı kazanmalarına yardımcı olmak.
Çünkü bir insanın başarısı, yalnızca başkalarının gözünde ne kadar önemli bir konuma geldiğiyle ölçülemez.
Kendi yaşamından ne kadar anlam çıkarabildiğiyle de ilgilidir.

İYİ BİR ÜNİVERSİTE İNSANA HER ŞEYİ ÖĞRETEBİLİR Mİ?
Dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde eğitim almak kuşkusuz çok değerli olanaklar sunabilir.
Nitelikli akademisyenlerle çalışma fırsatı, araştırma imkanları, güçlü kütüphaneler, farklı kültürlerden insanlarla tanışma ve mesleki bağlantılar kurma gibi pek çok avantaj sağlayabilir.
Ama hiçbir üniversite, insanın karakterini tek başına oluşturamaz.
Bir öğrenci Harvard'dan mezun olabilir ama empati kurmakta zorlanabilir.
Yale'de eğitim görebilir ama başkalarının düşüncelerine saygı göstermeyi öğrenmemiş olabilir.
Princeton'da akademik açıdan olağanüstü başarılı olabilir ama kişisel ilişkilerinde sorumluluk almakta güçlük çekebilir.
Çünkü bilgi ile bilgelik aynı şey değildir.
Zeka ile olgunluk da.
Eğitim yalnızca insanın ne bildiğini artırmamalı.
Bildikleriyle ne yapacağını da düşündürmeli.
İyi bir eğitim, insanın yalnızca kendi başarısını değil, başkalarının yaşamlarını da önemsemesine yardımcı olmalı.
Toplumsal sorunları fark edebilmesini, eleştirel düşünebilmesini, farklı görüşleri dinleyebilmesini ve gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden değerlendirebilmesini sağlamalı.
Ama bütün bunların temelleri yalnızca üniversite sıralarında atılmıyor.
Çocuklukta, ailede, arkadaşlık ilişkilerinde ve günlük yaşamın küçük sorumluluklarında da atılıyor.
Bu yüzden dünyanın en iyi üniversitesine kabul edilmek, insan olma yolculuğunun tamamlandığı anlamına gelmiyor.
Belki de o yolculuğun yalnızca yeni bir aşamasını oluşturuyor.

ANNE BABANIN VİZYONU, ÇOCUĞUN ÖZGÜRLÜĞÜYLE ANLAM KAZANIR…
Ben çocuk yetiştirirken anne babanın vizyonunun çok önemli olduğuna inanıyorum.
Ama vizyon dediğimiz şey yalnızca çocuğumuzu iyi okullara göndermek, ona yabancı dil öğretmek veya başarılı bir meslek edinmesini sağlamak olmamalı.
Vizyon, çocuğun dünyayı ne kadar geniş bir açıdan görebildiğiyle de ilgilidir.
Farklı kültürleri tanıyabilmesiyle.
Kendisinden farklı düşünen insanlarla iletişim kurabilmesiyle.
Haksızlık karşısında duyarlılık gösterebilmesiyle.
Başka insanların yaşamlarına saygı duyabilmesiyle.
Kendi haklarını savunurken başkalarının haklarını da önemseyebilmesiyle.
Ve bütün bunları yaparken bağımsız bir birey olarak gelişebilmesiyle.
Çocuklarımızı yalnızca rekabet etmeye hazırlarsak, başarıyı başkalarını geçmek olarak algılayabilirler.
Ama onlara iş birliğini, paylaşmayı ve toplumsal sorumluluğu da öğretirsek, başarıyı yalnızca kendileri için değil, başkaları için de değer yaratmak olarak görebilirler.
Bu nedenle iyi bir anne babanın görevi yalnızca başarılı çocuklar yetiştirmek olmamalı.
Düşünen çocuklar yetiştirmek olmalı.
Soru sorabilen çocuklar.
Kendi düşüncelerini gerekçeleriyle savunabilen, gerektiğinde değiştirebilen çocuklar.
Başkalarının başarılarını tehdit olarak görmeyen çocuklar.
Yaptıkları hataları kabul edebilen çocuklar.
Sorumluluklarından kaçmayan çocuklar.
Ve belki de en önemlisi, anne babaları yanlarında olmadığında da doğru olduğuna inandıkları şeyleri yapabilecek çocuklar.
Çünkü çocuk yetiştirmenin gerçek başarısı, çocuklarımızın bize ne kadar bağımlı olduklarında değil, bizden bağımsız yaşayabilecek olgunluğa ne kadar ulaşabildiklerinde ortaya çıkar.

BİR KABUL MEKTUBUNDAN DAHA DEĞERLİ OLAN NEDİR?
Amerika’daki seçici üniversitelerden birine kabul edilmek, kuşkusuz yıllarca süren emeğin önemli bir karşılığı olabilir.
Bir gencin çalışmasının, disiplininin ve kararlılığının sonucunu görmesi büyük bir mutluluktur.
Ama o kabul mektubunun arkasında yalnızca akademik bir başarı bulunmamalı.
Kendisini tanımaya çalışan, sorumluluk üstlenen, başkalarına yardım eden, kendi kararlarını verebilen ve düşüncelerini ifade edebilen bir insanın gelişim hikayesi de bulunmalı.
Üstelik bütün bunları yapmış olmak, her zaman kabul edilmek anlamına gelmez.
Çünkü çok seçici üniversitelerin kontenjanları sınırlıdır. Son derece başarılı binlerce öğrenci, başvurdukları üniversitelerden ret cevabı alabilir.
Bu nedenle bir üniversitenin kabul ya da ret kararı, bir gencin insan olarak değerini veya gelecekte neler başarabileceğini belirlemez.
Bence anne babaların çocuklarına öğretmesi gereken en önemli gerçeklerden biri de budur.
Başarı değerlidir.
Ama insanın değeri yalnızca başarılarıyla ölçülmez.
Bir üniversiteden ret cevabı almak, hayattan ret cevabı almak değildir.
Bazen insanın önünde kapanan bir kapı, hiç düşünmediği başka bir yola yönelmesine neden olur.
Ve o yol, onun için çok daha doğru olabilir.
Asıl önemli olan, gençlerin kendi potansiyellerini geliştirmeye devam etmeleri, öğrenme isteklerini kaybetmemeleri ve karşılaştıkları güçlükleri hayatlarının sonu olarak görmemeleridir.

ÇOCUKLARIMIZIN YERİNE YAŞAYAMAYIZ…
Eylül ile yaptığımız o kahvaltı sohbetini düşündüğümde, aklımda kalan en önemli konu üniversite başvuruları değildi.
Anne babaların çocuklarına ne kadar alan bıraktığıydı.
Çünkü bir anne ya da baba çocuğunun yerine üniversite başvurusu yapabilir.
Essay'ini yazabilir.
Öğretmenleriyle konuşabilir.
Sorunlarını çözebilir.
Karşısına çıkan engelleri kaldırabilir.
Hatta maddi olanakları elverdiği ölçüde ona dünyanın en iyi eğitim fırsatlarını sunabilir.
Ama bütün bunlara rağmen çocuğuna kazandıramadığı çok önemli bir şey olabilir:
Kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilme cesareti.
Ve bu cesaret, bir üniversite diplomasından çok daha uzun süre insanın hayatını etkiler.
Çünkü anne babalar bir gün yaşlanır.
Çocuklar büyür.
Yaşam değişir.
Yeni sorumluluklar, yeni ilişkiler, yeni zorluklar ortaya çıkar.
Ve çocuklarımız bir gün, bizim onlar için hazırladığımız güvenli dünyanın dışına çıkmak zorunda kalırlar.
İşte o gün yanlarında götürecekleri en değerli şey, bizim onlar adına yaptıklarımız değil, onlara kendi başlarına yapmayı öğrettiklerimiz olacaktır.
Bu nedenle çocuklarımızın her sorununu çözmek yerine sorun çözmeyi öğretmeliyiz.
Her kararlarını vermek yerine karar verebilmelerini sağlamalıyız.
Her başarısızlıktan korumak yerine başarısızlıkla baş etmeyi öğretmeliyiz.
Onların yerine konuşmak yerine kendi seslerini bulmalarına yardımcı olmalıyız.
Ve en önemlisi, onları kendi başarı hikâyelerimizin bir parçası olarak değil, kendi hayatlarının bağımsız kahramanları olarak görmeliyiz.
Çünkü iyi bir anne ya da baba olmak, çocuğunu dünyanın en iyi üniversitesine gönderebilmekten ibaret değildir.
İyi bir anne ya da baba olmak, çocuğunun hangi üniversiteden mezun olursa olsun, düşünceleriyle, emeğiyle, vicdanıyla ve sorumluluk bilinciyle kendi ayakları üzerinde durabilmesine katkıda bulunabilmektir.
Belki de çocuk yetiştirirken kendimize sormamız gereken en önemli soru, “Çocuğum hangi üniversiteye girecek?” değil, “Benim çocuğum, bir gün ben yanında olmadığımda nasıl bir insan olacak?” olmalıdır.
Çünkü üniversite eğitimi birkaç yıl sürer.
Ama insanın karakteri, kararları ve sorumlulukları bütün bir yaşam boyunca onunla birlikte yürür.
Ve bir anne babanın çocuğuna bırakabileceği en değerli miras, onun önündeki bütün yolları açmış olmak değil; hangi yoldan yürüyeceğine kendisinin karar verebileceği aklı, özgüveni, vicdanı ve cesareti kazandırabilmektir.
Çünkü çocuklarımızı hayata hazırlamanın amacı, onların bize ihtiyaç duymadan yaşayabilmelerini sağlamak; sevgimizin amacı ise bunu başardıklarında daima yanlarında olduğumuzu hissettirmektir.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha