Bir milletin küllerinden yeniden doğuşu, bir liderin insanlığa bıraktığı miras ve 103 yıl sonra hala dinmeyen bir özlem üzerine…
Dün işyerime gelen Amerikalı bir müşterim, duvarda asılı olan Atatürk portresini göstererek kim olduğunu sordu. Bir an durdum. Sonra büyük bir gururla anlatmaya başladım. Ona, portredeki insanın yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmadığını; işgal altındaki bir ülkenin bağımsızlık mücadelesine önderlik eden bir asker, savaş meydanlarından sonra bir milletin geleceğini yeniden inşa eden bir devlet adamı, aklı ve bilimi rehber edinen bir düşünce insanı olduğunu anlattım. Yalnızca savaş kazanmadığını, savaşmak zorunda kalmayacak bir gelecek kurmaya çalıştığını söyledim. Ve ona Atatürk’ün şu sözünü anlattım:
“Yurtta sulh, cihanda sulh!”…
Bu sözün yalnızca diplomatik bir temenni olmadığını; savaşın yıkıcılığını yaşamış, ölümün ve kayıpların ne demek olduğunu görmüş bir insanın, barışı insanlığın ortak sorumluluğu olarak kabul eden dünya görüşünü yansıttığını söyledim.
Çünkü Atatürk için bağımsızlık, başka milletleri boyunduruk altına almak değildi. Bir milletin kendi kaderini tayin edebilmesi, onuruyla yaşayabilmesi ve başka milletlerin de aynı hakka sahip olduğunu kabul edebilmesiydi.
Müşterim dikkatle dinledi. Konuşmamızın sonunda, akşam eve gittiğinde Atatürk hakkında araştırma yapacağını söyledi.
Gülümsedim.
O gittikten sonra bir süre duvardaki portreye baktım.
Aradan geçen onca yıla, yaşadığım ülkeyle doğduğum ülke arasındaki binlerce kilometreye rağmen, o portreye her baktığımda hissettiğim şey hiç değişmemişti.
Minnet…
Gurur…
Ve bugünlerde, belki her zamankinden daha fazla, derin bir özlem…
Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları dönemin tarihini değiştirmezler. Kendilerinden sonra doğacak milyonlarca insanın kaderine de dokunurlar.
Mustafa Kemal Atatürk, benim için böyle bir insandır.
Bir ülkeyi kurtarmakla bir milletin geleceğini kurmak arasındaki fark…
1919 yılının Anadolu’sunu düşünelim.
Bir dünya savaşından yenik çıkmış, yıllarca süren savaşlarda insan gücünü ve kaynaklarını tüketmiş, toprakları işgal edilmiş, yoksulluk ve hastalıklarla mücadele eden bir ülke…
Yıkılmış şehirler, üretim gücünü kaybetmiş köyler, cephelerde evlatlarını yitirmiş aileler…
Ve bütün bu çaresizliğin ortasında, bir milletin kendi kaderini değiştirebileceğine inanan bir insan…
Mustafa Kemal.
O’nun büyüklüğünü yalnızca kazandığı savaşlarla açıklamak, bana göre tarihsel bir eksikliktir.
Çünkü iyi bir komutan savaş kazanabilir. Başarılı bir siyasetçi iktidara gelebilir. Güçlü bir lider insanları peşinden sürükleyebilir.
Ama çok az insan, bütün bunları başardıktan sonra kendi gücünü bir milletin egemenliği düşüncesiyle sınırlandıracak bir devlet düzeni kurmayı hedefler.
Atatürk’ün tarihsel önemini belirleyen en büyük düşünsel dönüşümlerden biri budur.
Bir imparatorluğun yıkıntıları arasından yeni bir devlet doğarken, egemenliğin kaynağı hanedan olmaktan çıkıp millet olarak tanımlanmıştır.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”…
Bu cümle, yalnızca bir anayasa ilkesi değildir.
Yüzyıllardır yönetilen insanların, artık kendi geleceklerinin sahibi olabileceğini ilan eden bir düşünce devrimidir.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde yalnızca bir yönetim biçiminin adı konulmadı.
Bir milletin kendisine bakışı değişmeye başladı.
Artık insanlar bir hükümdarın tebaası değil, bir Cumhuriyet’in yurttaşları olacaktı.
Ve bence Cumhuriyet’in en büyük felsefi anlamı burada saklıdır: İnsanın değerini, kimin tarafından yönetildiği değil, insan olarak sahip olduğu haklar belirlemelidir.
On beş yıla sığdırılan bir gelecek…
Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı yaptığı 1923 ile 1938 arasındaki on beş yılı düşündüğümde, bazen bir insan ömrünün ne kadar büyük bir değişime öncülük edebileceğine şaşırıyorum.
Savaşlardan çıkmış, ekonomik kaynakları sınırlı, okuryazarlık oranı son derece düşük bir ülkede eğitimden hukuka, sanayiden tarıma, kadın haklarından toplumsal yaşama kadar çok geniş bir dönüşüm başlatıldı.
Eğitim birliği sağlandı.
Hukuk sistemi laik ve çağdaş esaslara göre yeniden düzenlendi.
Yeni Türk harfleri kabul edildi.
Millet Mektepleri açıldı.
Kadınların eğitimde, çalışma hayatında ve siyasette daha görünür ve eşit bireyler olabilmesinin önü açıldı. Kadınlara önce yerel yönetimlerde, ardından 1934 yılında milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Fabrikalar kuruldu. Demiryolları geliştirildi. Ekonomik bağımsızlığın, siyasi bağımsızlığın vazgeçilmez koşullarından biri olduğu düşüncesiyle üretim ve sanayileşme teşvik edildi.
Üstelik bütün bunlar, savaşın yaralarını henüz saramamış bir toplumda gerçekleştirilmeye çalışılıyordu.
Elbette bu dönüşümün güçlükleri, tartışmalı uygulamaları ve eksiklikleri vardı. Cumhuriyet’in ilk yılları bugünkü anlamıyla çoğulcu bir demokrasi değildi. Fakat o dönemin tarihsel koşulları ve gerçekleştirilen değişimlerin kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkan dönüşümün büyüklüğünü görmezden gelmek mümkün değildir.
Beni asıl etkileyen, bütün bu reformların ardındaki düşüncedir.
Atatürk, bir milletin yalnızca geçmişiyle övünerek geleceğini kuramayacağını biliyordu.
Bilginin, eğitimin, üretimin ve sorgulayan aklın önemini kavramıştı.
Çünkü gerçek bağımsızlık yalnızca sınırların korunması değildir.
Bir ülkenin çocuklarının eğitim alabilmesi, kadınlarının özgürce yaşayabilmesi, gençlerinin düşüncelerini geliştirebilmesi, insanlarının emeğiyle onurlu bir hayat kurabilmesi de bağımsızlığın ayrılmaz parçalarıdır.
Bir milletin kendi topraklarında özgür olması kadar, kendi zihninde de özgür olması gerekir.
Ve Atatürk’ün en büyük mücadelelerinden biri, işte bu zihinsel özgürlüğün temellerini atmaktı.
Savaşı kazanmış bir askerin barışı savunması…
Dün müşterime Atatürk’ün barış anlayışını anlatırken özellikle üzerinde durdum.
Çünkü tarihte savaş kazanmış pek çok komutan vardır.
Fakat savaşın kazandırdığı gücü, yeni savaşlar için değil, barış içinde bir ülke inşa etmek için kullanmayı temel ilke haline getiren liderler her zaman aynı ölçüde hatırlanmaz.
Atatürk, savaşın ne olduğunu kitaplardan öğrenmemişti.
Cephelerde bulunmuş, askerlerini kaybetmiş, yıkılmış şehirleri ve parçalanmış aileleri görmüştü.
Belki de bu nedenle barış onun için yalnızca savaşın yokluğu değildi.
Barış; insanların korkmadan yaşayabilmesi, çocukların cepheye değil okula gönderilmesi, devletlerin birbirlerinin bağımsızlığına saygı duyması ve toplumların kaynaklarını yıkıma değil gelişmeye ayırabilmesiydi.
“Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışını bu nedenle çok değerli buluyorum.
Çünkü bir ülkenin kendi içinde huzurlu olmasıyla dünyanın barış içinde olması birbirinden bağımsız değildir.
Kendi toplumunda adaleti sağlayamayan, farklı düşüncelere tahammül edemeyen, insanlarını sürekli korku ve düşmanlık üzerinden yöneten bir siyasi anlayışın gerçek barış kültürünü oluşturması da kolay değildir.
Barış yalnızca devletler arasında imzalanan anlaşmalarda değil; insanların birbirlerine gösterdikleri saygıda, hukukun herkese eşit uygulanmasında, farklılıkların tehdit olarak görülmemesinde de yaşar.
Bir devletin gerçek büyüklüğü, kaç insana korku salabildiğiyle değil, kaç insanın korkmadan yaşayabildiğiyle ölçülmelidir.
Peki, bugün neredeyiz?
İşte Cumhuriyet Bayramı geldiğinde içimdeki gurura eşlik eden hüznün nedeni de burada başlıyor.
Bir yanda, yokluklar içinde kurulmuş bir ülkenin çok kısa zamanda gerçekleştirdiği dönüşüm…
Diğer yanda, aradan geçen 103 yılın ardından hala tartışmak zorunda kaldığımız temel meseleler…
Hukukun üstünlüğü…
Eğitimin niteliği…
Bilimsel düşüncenin değeri…
Kadınların hakları…
Basın özgürlüğü…
Ekonomik adalet…
Liyakat…
Ve devlet yönetiminde hesap verebilirlik…
Bir zamanlar geleceğin temelleri olarak görülen ilkelerin, bugün yeniden savunulmak zorunda kalması insanı düşündürüyor.
Türkiye’nin bugünkü siyasi ve toplumsal düzenine baktığımda, Cumhuriyet’in kuruluşundaki ideallerle yaşanan gerçeklik arasındaki mesafenin büyüdüğünü hissediyorum.
Siyasi gücün giderek merkezileşmesi, kurumların bağımsızlığına ilişkin kaygılar, ekonomik güçlükler, eğitimde yaşanan sorunlar ve toplumsal kutuplaşma, Cumhuriyet’in nasıl bir gelecek vaat ettiği sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
Elbette Türkiye 103 yıl boyunca yalnızca gerilemeler yaşamadı. Bilimde, sağlıkta, altyapıda, sanayide ve toplumsal yaşamda önemli ilerlemeler de kaydetti. Bu ülkenin gelişimine farklı dönemlerde, farklı siyasi görüşlerden milyonlarca insan emek verdi.
Ancak ilerleme yalnızca yapılan yollarla, yükselen binalarla veya büyüyen ekonomik rakamlarla ölçülemez.
Bir ülkenin gerçek gelişmişliği, insanlarının ne kadar özgür, güvende, eğitimli ve umutlu olduğuyla da ölçülmelidir.
Bugün beni en çok düşündüren sorun, siyasetin kimi zaman kamu yararından uzaklaşarak kişisel ikbalin, makamı koruma arzusunun ve dar çıkar ilişkilerinin gölgesinde kalabilmesidir.
Oysa devlet, herhangi bir siyasi liderin kişisel mülkü değildir.
Devletin kurumları, geçici olarak yönetme yetkisini elinde bulunduranların değil, milletin ortak varlığıdır.
Siyasi makamlar insanlara ayrıcalık kazandırmak için değil, insanlara hizmet etmek için vardır.
Bir yönetici ülkesini kendi geleceğinden daha az önemsediği anda, devlet adamlığıyla iktidar sahipliği arasındaki fark ortaya çıkar.
Ve bu fark, bir milletin kaderini belirleyebilir.
Atatürk’ü bugün özlemle anmamın nedenlerinden biri de budur.
O’nun şahsında yalnızca bir Cumhurbaşkanı’nı değil, ülkesinin geleceğini kişisel hayatının önüne koymuş bir liderlik anlayışını görüyorum.
Cumhuriyet, bir insanın başka bir insana kul olmamasıdır…
Cumhuriyet üzerine düşündüğümde, konunun yalnızca siyaset bilimiyle açıklanamayacak kadar derin olduğunu hissediyorum.
Çünkü Cumhuriyet, özünde insanın onuruyla ilgilidir.
Bir insanın düşüncelerini korkmadan söyleyebilmesiyle…
Bir kadının kendi hayatına ilişkin kararları kendisinin verebilmesiyle…
Bir çocuğun ailesinin ekonomik koşulları ne olursa olsun eğitim hakkına sahip olmasıyla…
Bir gencin geleceğini belirlerken siyasi bağlantılara değil, kendi yeteneğine ve emeğine güvenebilmesiyle…
Bir vatandaşın adalet ararken karşısındaki insanın makamından korkmamasıyla…
Cumhuriyet’in anlamı bütün bunlarda saklıdır.
Felsefi açıdan bakıldığında, özgürlük yalnızca üzerimizde bir baskının bulunmaması değildir. Aynı zamanda hayatımız üzerinde söz sahibi olabilmemizdir.
Demokrasi de yalnızca belirli aralıklarla sandığa gitmekten ibaret değildir.
Demokrasi; yönetenlerin denetlenebilmesi, eleştirilebilmesi, gerektiğinde değiştirilebilmesi ve hiçbir insanın hukukun üzerinde görülmemesidir.
Bir toplumun olgunluğu, liderlerini ne kadar güçlü alkışladığıyla değil, onları ne kadar özgürce sorgulayabildiğiyle de anlaşılır.
Bu nedenle Atatürk’e duyduğum saygının en önemli nedenlerinden biri, akla ve bilime verdiği değerdir.
O’nun mirasına sahip çıkmak, yalnızca portresini duvara asmak veya belirli günlerde adını anmak değildir.
Asıl sorun, O’nun açmaya çalıştığı düşünce yolunu sürdürebilmektir.
Çünkü bir lideri gerçekten anlamak, O’nun her düşüncesini sorgusuz tekrarlamak değil; yaşadığı çağın koşullarını anlamak, başarılarını ve eksikliklerini tarihsel bir bilinçle değerlendirmek ve gelecek kuşaklar için daha iyisini yapmaya çalışmaktır.
Atatürk’e duyulan en büyük saygı, aklını kullanmaktan vazgeçmeyen bir toplum olabilmektir.
Uzaklarda yaşarken bir ülkeyi özlemek…
İnsan doğduğu ülkeden binlerce kilometre uzakta yaşayabilir.
Başka bir dilde konuşabilir, başka bir toplumun parçası olabilir, yeni dostluklar kurabilir, yeni bir hayat inşa edebilir.
Ama bazı bağlar mesafelerle kopmaz.
Bir ülkeyi sevmek, onun her şeyini doğru bulmak değildir.
Bazen tam tersine, o ülkenin yanlışlarına en çok üzülmektir.
Çünkü insan, sevmediği bir yerin geleceği için bu kadar kaygılanmaz.
Ben Türkiye’yi yalnızca doğduğum topraklar olduğu için sevmiyorum.
Onu, tarihinin bütün acılarıyla, başarılarıyla, çelişkileriyle ve insanlarıyla birlikte seviyorum.
Bir milletin bağımsızlık uğruna verdiği mücadeleyi düşündüğümde gururlanıyorum.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yokluklar içinde okullar açan öğretmenleri, fabrikalarda çalışan işçileri, toprağını işleyen çiftçileri, bilim üretmeye çalışan insanları düşündüğümde minnet duyuyorum.
Ve bütün bu emeklerin üzerine kurulan bir ülkenin bugün hala daha adil, daha özgür ve daha aydınlık bir geleceğe ulaşmak için mücadele etmek zorunda oluşuna üzülüyorum.
Belki de insanın vatanına duyduğu sevginin en ağır tarafı budur.
Bir ülkenin neler başarabileceğini bilmek ve onun hak ettiği yere ulaşamadığını düşünmek…
Atatürk’ü özlemek de benim için yalnızca geçmişte yaşamış bir insanı özlemek değildir.
O’nun temsil ettiği cesareti, öngörüyü, düşünce özgürlüğünü, akılcılığı, sorumluluk duygusunu ve geleceğe duyulan güveni özlemektir.
Bir ülkenin kaderinin değişebileceğine inanan o iradeyi özlemektir.
Dün duvardaki portreye bir kez daha baktım…
Müşterim gittikten sonra düşündüm.
Dünyanın başka bir köşesinde, Türkiye’nin tarihini belki hiç bilmeyen bir insan, işyerimin duvarındaki bir portre sayesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün kim olduğunu merak etmişti.
Ben de ona elimden geldiğince anlatmıştım.
Bir insanın bir ülkeyi işgalden nasıl kurtardığını…
Savaşın ardından nasıl yeni bir devlet kurduğunu…
Kadınların, çocukların, gençlerin ve gelecek kuşakların hayatını değiştirecek reformlara nasıl öncülük ettiğini…
Ve en önemlisi, savaş kazanmış bir asker olmasına rağmen neden barışı savunduğunu…
Belki o akşam gerçekten araştırma yaptı.
Belki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu okudu.
Belki Atatürk’ün hayatındaki bir ayrıntı onu şaşırttı.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
Aradan 88 yıl geçmiş olmasına rağmen, Atatürk hala dünyanın başka bir köşesinde hiç tanımadığı bir insanın merakını uyandırabiliyor.
Ve ben, O’nun kurduğu Cumhuriyet’in bir kadını olarak, kendi işyerimde, kendi emeğimle kurduğum hayatın içinde, O’nun portresine bakıp gurur duyabiliyorum.
Bunun benim için anlamı çok büyük.
Çünkü Cumhuriyet’in kadınlara açtığı yolları düşündüğümde, kendi hayatımın da bu tarihsel dönüşümden bağımsız olmadığını biliyorum.
Eğitim alma, çalışma, üretme, ekonomik bağımsızlık kazanma ve kendi kararlarını verme hakkı…
Bunların hiçbiri bir toplumda kendiliğinden ortaya çıkmıyor.
Her hakkın arkasında mücadeleler, fedakârlıklar ve bazen bütün bir ömrünü o mücadeleye adamış insanlar bulunuyor.
Bugün sahip olduğumuz özgürlükleri sıradanlaştırmak, onları kazanmak için verilen mücadeleleri unutmaktır.
Ve ben unutmak istemiyorum.
103 yıl sonra, bir teşekkür…
Sevgili Atatürk,
Sana duyduğum minneti anlatmak için bazen kelimeler yetersiz kalıyor.
Çünkü senin bıraktığın miras yalnızca tarih kitaplarının sayfalarında değil, benim hayatımda da var.
Bir kadın olarak sahip olduğum haklarda…
Kendi emeğimle ayakta durabilmemde…
Düşünebilmemde, sorgulayabilmemde, yazabilmemde…
Ve dünyanın başka bir ülkesinde, işyerimin duvarındaki portreni gösteren bir insana seni gururla anlatabilmemde…
Bugün Türkiye’nin durumuna baktığımda zaman zaman üzülüyorum.
Senin hayal ettiğin çağdaşlaşma yolunda daha ileriye gitmiş, bilimin ve aklın çok daha güçlü olduğu, gençlerinin geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmadığı, kadınlarının korkmadan yaşadığı, insanlarının adalete güven duyduğu bir ülke görmek isterdim.
Belki de bu nedenle Cumhuriyet Bayramı benim için yalnızca bir kutlama günü değil.
Aynı zamanda bir muhasebe günü.
Nereden geldiğimizi, neler başardığımızı, nerelerde hata yaptığımızı ve neleri yeniden inşa etmek zorunda olduğumuzu düşünme günü…
Sana duyduğum sevgi, geçmişe saplanıp kalmak değil.
Senin başlattığın yolculuğun henüz tamamlanmadığını bilmek.
Ve bütün hayal kırıklıklarına rağmen, bu ülkenin yeniden daha iyi bir geleceğe yönelebileceğine inanmak.
Çünkü bir zamanlar, imkansız denileni mümkün kılan bir milletin çocuklarıyız.
O milletin yeniden akla, bilime, hukuka, eğitime ve ortak geleceğine sahip çıkabileceğine inanmak istiyorum.
Bir ülkenin kurtuluşu bir kez kazanılabilir; fakat özgürlüğü, adaleti ve Cumhuriyet’in değerlerini korumak her kuşağın yeniden üstlenmesi gereken bir sorumluluktur.
Bugün, Cumhuriyet’in 103. yılında, sana bir kez daha teşekkür ediyorum.
Yalnızca bize bağımsız bir ülke bıraktığın için değil…
Bize bağımsız düşünmenin değerini göstermeye çalıştığın için.
Yalnızca bir devlet kurduğun için değil…
Bir milletin geleceğini değiştirebileceğine inandığın için.
Ve yalnızca kendi çağının ötesini görebildiğin için değil…
Bizlere de geleceğe bakma cesareti bıraktığın için.
Dün işyerimde bir yabancıya seni anlatırken duyduğum gurur, bugün Cumhuriyet Bayramı’nda içimde yeniden büyüyor.
Keşke bugünleri görebilseydin, diyorum bazen.
Sonra düşünüyorum…
Belki de asıl sorun senin bugünleri görmen değil, bizim senin gösterdiğin ufku kaybetmememizdir.
Çünkü bazı insanlar öldüklerinde tarihe karışmazlar. Bir milletin vicdanında, düşüncesinde ve geleceğe duyduğu umutlarda yaşamaya devam ederler.
Sen de onlardan birisin.
Minnetle, özlemle, saygıyla…
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Yaşasın Cumhuriyet!
-Leyla Edinç (29 Ekim 2026, Florida)
Yorum Yap