Yaş ilerledikçe insanın sevdiği şeyler değişiyor.
Eskiden kalabalıkların içinde olmayı, herkesle konuşmayı, herkesi anlamaya çalışmayı, kırılan ilişkileri onarmak için tekrar tekrar uğraşmayı önemserken; zaman geçtikçe insan başka bir şeyi öğreniyor:
Her insan hayatında kalmak zorunda değil.
Çünkü yaş almak yalnızca yılların çoğalması değil; insanın kendisini daha iyi tanımasıdır. Neyi sevdiğini, neyi istemediğini, neye tahammül edemediğini ve en önemlisi, hayatında nasıl bir insan görmek istediğini öğrenmesidir.
Bir zamanlar “ayıp olmasın”, “yanlış anlaşılmayayım”, “belki düzelir”, “belki beni anlamıyordur” diyerek görmezden geldiğin şeyler, yıllar geçtikçe artık gözünden kaçmıyor. Çünkü insan yaş aldıkça ayrıntıları daha iyi görüyor.
Birinin seni gerçekten merak edip etmediğini…
Seni yalnızca işi düştüğünde arayıp aramadığını…
Sen konuşurken gerçekten dinleyip dinlemediğini…
Varlığını mı, yoksa sana sağladığın kolaylıkları mı sevdiğini…
Senin için gösterdiği özenin, senden beklediği özen kadar olup olmadığını…
Ve belki de en önemlisi, bir ilişkide yalnızca sevginin yetmediğini anlıyor. Sevgi varsa ama saygı yoksa, bir süre sonra insan yoruluyor.
İlgi varsa ama samimiyet yoksa, insan bunu hissediyor.
Sözler güzelse ama davranışlar özensizse, sözlerin bir anlamı kalmıyor.
Yaş aldıkça insan, “Beni seviyor mu?” sorusundan çok,
“Bana nasıl davranıyor?” sorusunu sormaya başlıyor.
Sevgi yalnızca söylenen bir kelime değil; davranışların içinde görünür.
Aramakta…
Hatırlamakta…
Dinlemekte…
Yanında olmakta…
Verdiği sözü tutmakta…
Senin hassasiyetlerini önemsemekte…
Ve bazen hiçbir şey söylemeden, sadece “Ben buradayım.” diyebilmekte…
İnsan yaş aldıkça özensiz ilişkilerden yoruluyor.
Sürekli kendisinin aradığı, kendisinin sorduğu, kendisinin anlayış gösterdiği, kendisinin affettiği ilişkiler bir süre sonra ağır gelmeye başlıyor.
İnsan bir noktadan sonra şunu fark ediyor:
İlişki dediğin şey tek kişinin çabasıyla ayakta tutulamaz. Hep sen arıyorsan, hep sen soruyorsan, hep sen anlayış gösteriyorsan ve karşılığında yalnızca alışkanlık varsa; orada belki bir bağ vardır ama sağlıklı bir ilişki yoktur. Ve yaş aldıkça insan artık sırf geçmişi var diye her ilişkiyi taşımak istemiyor.
Geçmişte birlikte gülmüş olmak, bugün sana iyi gelmeyen bir insanı hayatında tutmak için yeterli olmuyor. İnsanın geçmişe duyduğu sadakat ile kendisine duyduğu saygı arasında bir seçim yapması gereken zamanlar oluyor.
İşte o zaman insan seçiyor.
Daha az insanı…
Ama daha gerçek olanı.
Daha az konuşmayı…
Ama daha anlamlı sohbetleri.
Daha az kalabalığı…
Ama daha huzurlu ortamları.
Daha az ilişkiyi…
Ama daha derin bağları.
Ve bu seçicilik çoğu zaman yanlış anlaşılıyor.
“Değiştin.” diyorlar.
Evet, değiştin.
Ama belki de bu değişmek değil; kendine dönmek.
Eskiden başkalarının seni nasıl gördüğünü daha fazla önemserken, şimdi sen kendini nasıl hissettiğine bakıyorsun.
Eskiden yalnız kalmaktan korkarken, şimdi yanlış insanlarla birlikte olmaktan daha çok korkuyorsun.
Çünkü yalnızlığın her zaman eksiklik olmadığını öğreniyorsun.
Bazen yalnızlık, insanın kendisiyle yeniden tanışmasıdır.
Sessizlikte düşünmek…
Kendi sesini duymak…
Kimsenin beklentisine göre yaşamadan bir gün geçirmek…
Bir kahveyi tek başına içmek…
Bir yere yalnız gitmek…
Ve bütün bunların içinde kendini eksik değil, tamamlanmış hissetmek…
İşte yaş almak biraz da budur.
İnsanın dışarıdan topladığı değerleri bırakıp, içeride kendi değerini bulmasıdır.
Bu yüzden yaş ilerledikçe hayatındaki insan sayısı azalabilir.
Ama bu her zaman bir kayıp değildir.
Bazen hayat, gereksiz kalabalıkları sessizce temizler.
Bazı insanlar kendiliğinden uzaklaşır.
Bazıları gerçek yüzünü gösterir.
Bazıları ise sen değiştiğin için artık sana eskisi kadar yakın gelmez.
Ve insan zamanla şunu anlar:
Herkesle aynı yolda yürümek zorunda değilsin.
Bazı insanlar hayatımıza eşlik etmek için gelir.
Bazıları bize bir şey öğretmek için.
Bazıları ise sadece belli bir dönemde yanımızda olmak içindir.
Hepsini ömür boyu taşımak zorunda değiliz.
Yaş aldıkça insan vedaların da bir hayatın parçası olduğunu öğreniyor.
Kırmadan uzaklaşmayı…
Kin tutmadan bırakmayı…
Hesap sormadan susmayı…
Ve bazen hiçbir açıklama yapmadan kendi yoluna devam etmeyi…
Her şeyi açıklamak zorunda olmadığını da öğreniyorsun.
Herkes seni anlamak zorunda değil.
Sen de herkesi anlamak zorunda değilsin.
Ve belki hayatın en büyük huzurlarından biri, artık bunu kabul edebilmek.
Yaş aldıkça insanın beklentileri de değişiyor.
Artık gösterişli sözler değil, küçük ama gerçek davranışlar önem kazanıyor.
“İyi misin?” diye gerçekten merak eden biri…
Söylediğin bir şeyi aylar sonra hatırlayan biri…
Zor zamanında yanında olan biri…
Senin başarından rahatsız olmayan, mutluluğuna içtenlikle sevinen biri…
Sınırlarına saygı duyan biri…
Bunlar, yıllar geçtikçe çok daha değerli hale geliyor.
Çünkü insan sonunda şunu öğreniyor:
Özen, sevginin en sessiz ama en gerçek biçimlerinden biridir.
Ve özensizlik de bir cevaptır.
Sürekli ertelenmek…
Değersiz hissettirilmek…
Sadece ihtiyaç olduğunda hatırlanmak…
Duygularının küçümsenmesi…
Varlığının garanti kabul edilmesi…
Bunların hiçbirini sırf “eskiden beri tanıyorum” diye kabul etmek zorunda değilsin.
Yaş almak, herkesi hayatından çıkarmak değildir.
Tam tersine, kimlerin gerçekten hayatında olması gerektiğini daha iyi anlayabilmektir.
Çünkü zaman insana yalnızca yaş vermez.
Zaman, ölçü verir.
Neye değer vereceğini…
Neye değmeyeceğini…
Nerede konuşacağını…
Nerede susacağını…
Kimin yanında kendin olabileceğini…
Kimin yanında sürekli kendini açıklamak zorunda kaldığını…
Ve bir gün fark ediyorsun ki, insan aslında yaş aldıkça küçülmüyor.
Hayatı sadeleşiyor.
Daha az insan.
Daha az gürültü.
Daha az gösteriş.
Daha az mecburiyet.
Ama daha çok huzur.
Daha çok özgürlük.
Daha çok kendin olabilmek.
Ve daha gerçek ilişkiler…
Belki de hayatın olgunluk döneminin en güzel tarafı budur:
Artık herkesi kazanmak istemiyorsun.
Seni gerçekten isteyenlerin yanında kalmak istiyorsun.
Sana değer verenlere değer vermek, seni önemseyenleri önemsemek, sevgisini davranışlarıyla gösteren insanlarla yürümek istiyorsun.
Artık biliyorsun: Hayat, herkese yetişmek için fazla kısa.
Ve insanın bundan sonra kendisine sorması gereken soru,
“Beni kim seviyor?” değil;
“Ben kimin yanında kendim olabiliyorum, kim benim hayatıma huzur katıyor ve kim benim gösterdiğim özeni bana da gösteriyor?”
İşte yaş almak biraz da bu soruların cevabını bulmaktır.
Ve belki de insanın kendisine verebileceği en güzel söz şudur: Bundan sonra hayatımda yalnızca beni sevenleri değil, sevgisini hissettirenleri; beni isteyenleri değil, bana değer verenleri; yanımda görünenleri değil, gerçekten yanımda olanları tutacağım.
Çünkü yaş aldıkça insanın dünyası küçülmez.
Gereksiz olanlardan arınır.
Ve geriye, gerçekten sevdiği, gerçekten güvendiği, yanında kendisi olabildiği insanlar kalır.
Belki sayı olarak daha azdırlar.
Ama artık insan bilir:
Az insan, çok huzur;
az söz, çok anlam;
az kalabalık, çok gerçeklik…
Bazen hayatın en büyük zenginliği, etrafında kaç kişinin olduğu değil;
yanında kalan birkaç insanın ne kadar gerçek olduğudur.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın