Puzzle yapmayı çok seviyorum.
Önümde yüzlerce, bazen binlerce parça olur. İlk baktığımda hiçbirinin tek başına fazla bir anlamı yoktur. Birinde küçücük bir renk geçişi, diğerinde bir çizgi, bir gölge, belki bir ağacın dalı ya da gökyüzünün belli belirsiz bir tonu…
Ama her parçanın bir yeri vardır.
Ve yerine koyduğum her parça beni biraz daha bütüne yaklaştırır.
Belki de bu yüzden yaşamı da hep büyük bir puzzle’a benzetiyorum.
Çünkü hayatın içindeyken yaşadığımız olayları çoğu zaman yalnızca tek bir parça olarak görüyoruz. O anda o parçanın bütün resimde nereye ait olduğunu bilmiyoruz. Bazen elimizde tuttuğumuz parçaya uzun uzun bakıyoruz ve “Bu neden benim hayatımda?” diye soruyoruz.
Bir kayıp…
Bir ayrılık…
Yanlış zamanda verilmiş gibi görünen bir karar…
Kaçırılmış olduğunu düşündüğümüz bir fırsat…
Güvendiğimiz bir insanın hayal kırıklığına uğratması…
Bitirdiğimiz bir ilişki…
Bıraktığımız bir iş…
Gitmediğimiz bir yer…
Ya da tam tersine, gitmiş olmaktan yıllarca pişmanlık duyduğumuz bir yol…
O an baktığımızda bunların bazılarına kolayca “hata” diyebiliyoruz.
Ben hayatı böyle görmüyorum.
Çünkü puzzle tamamen bitmeden, bazı parçaların neden orada olduğunu anlamak mümkün değil.
Bugün hayatımızdaki en büyük yanlışlardan biri gibi görünen bir şey, yıllar sonra bizi olması gereken yere götüren en önemli dönemeç haline gelebilir.
Bugün kayıp olarak gördüğümüz bir şey, yarın başka bir şeyin başlangıcı olabilir.
Bugün “Keşke yapmasaydım.” dediğimiz bir karar, belki de yıllar sonra “İyi ki yaşamışım.” dediğimiz bir tecrübeye dönüşebilir.
Aynı şekilde bugün doğru olduğundan hiç şüphe etmediğimiz bir tercih de zaman içinde bizi başka bir gerçekle karşılaştırabilir.
Çünkü hayatın garip tarafı şu: Biz kararlarımızı yaşadığımız anda veririz ama onların gerçek anlamını çoğu zaman yıllar sonra öğreniriz.
Puzzle yaparken de böyledir.
Elinize bir parça alırsınız. Rengi size bir bölgeyi çağrıştırır. “Kesin buraya ait.” dersiniz.
Yerleştirirsiniz.
İlk bakışta da olmuş gibi görünür.
Ama ilerledikçe başka parçalar gelmeye başlar. Bir süre sonra fark edersiniz ki o parça aslında oraya ait değildir.
Çıkarır, başka yere koyarsınız.
Bu, o parçanın yanlış olduğu anlamına gelmez.
Sadece yerini henüz bulamamış olduğu anlamına gelir.
Bence hayatımızda da birçok şey böyledir.
Belki bazı insanlar hayatımıza yanlış zamanda girer.
Belki bazı seçimler bizi önce yanlış yere götürür.
Belki bazı yolların sonu çıkmaz sokak olur.
Ama onların hayatımızda bulunmuş olması mutlaka anlamsız oldukları anlamına gelmez.
Çünkü bazen bir yol bize nereye gitmemiz gerektiğini değil, nereye gitmememiz gerektiğini öğretir.
Bu da yolculuğun bir parçasıdır.
İnsan geçmişine bakarken kendisine karşı çok acımasız olabiliyor.
“Nasıl anlamadım?”
“Neden bunu yaptım?”
“Neden o insana güvendim?”
“Neden daha önce ayrılmadım?”
“Neden o fırsatı değerlendirmedim?”
“Neden daha cesur olmadım?”
Bu soruların hepsinde kendimize karşı yaptığımız gizli bir haksızlık var aslında.
Bugünün bilgisiyle dündeki kendimizi yargılıyoruz.
Oysa o gün elimizde bugünkü tecrübelerimiz yoktu.
Bugünkü bilgeliğimiz yoktu.
Bugün bildiğimiz insanların gerçek yüzlerini bilmiyorduk.
O gün önümüzde puzzle’ın tamamı yoktu.
Sadece birkaç parça vardı.
Ve biz o birkaç parçaya bakarak elimizden gelen en doğru resmi kurmaya çalışıyorduk.
Şimdi geriye dönüp bütün parçaları biraz daha fazla görebildiğimiz için, geçmişteki kendimizi eleştirmek kolay.
Ama adil değil.
Çünkü insan ancak yaşadığı kadar bilir.
Bazı şeyleri okumak yetmez.
Bazı şeyleri anlatmaları yetmez.
Bazı şeyleri başkalarının hayatında görmek de yetmez.
Bazı gerçekleri öğrenmek için insanın kendi elini ateşe yaklaştırması gerekir.
Canı yanar.
Ama artık ateşin ne olduğunu bilir.
Belki de tecrübe dediğimiz şey tam olarak budur.
Puzzle’ın en ilginç taraflarından biri de bazı parçaların uzun süre kenarda beklemesidir.
Nereye ait olduklarını bir türlü bulamazsınız.
Bazen saatlerce elinize alır, denersiniz.
Olmaz.
Sonra başka parçaları yerleştirmeye devam edersiniz.
Bir süre sonra resim şekillenmeye başlar.
Ve birden…
Saatlerdir elinizde dönüp duran o parçanın yeri apaçık ortaya çıkar.
Hayatta da bazı yaşadıklarımızın anlamını hemen bulamıyoruz.
Bazı acılarımız yıllarca kenarda bekliyor.
Bazı insanlar neden hayatımıza girdi, bilmiyoruz.
Bazı kayıpların bizi nasıl değiştirdiğini o sırada fark etmiyoruz.
Bazı başarısızlıkların bizi başka bir başarıya hazırladığını göremiyoruz.
Bazı kapanan kapılara uzun süre öfkeleniyoruz.
Sonra yıllar geçiyor.
Bir gün başka bir yerde, başka bir hayatın içinde durup geriye bakıyoruz.
Ve zihnimizde parçalar birleşmeye başlıyor.
“Demek bu yüzden…” diyoruz.
Belki o kapı kapanmasaydı buraya gelmeyecektim.
Belki o ilişki bitmeseydi kendimi tanımayacaktım.
Belki o iş olmayınca başka bir yolu denemeyecektim.
Belki o insan hayatımdan çıkmasaydı hayatıma girecek başka insanlara yer açılmayacaktı.
Belki o kayıp beni değiştirmeseydi bugün olduğum insan olmayacaktım.
İşte hayatın anlamı çoğu zaman yaşandığı anda değil, geriye bakıldığında ortaya çıkıyor.
Bu yüzden “hata” kelimesini kullanırken temkinliyim.
Elbette yanlış kararlarımız vardır.
Kırdığımız insanlar vardır.
Kendimize zarar verdiğimiz dönemler vardır.
“Keşke başka türlü davransaydım.” dediğimiz anlar vardır.
İnsanın kendi sorumluluğunu reddetmesi, her şeyi “kader” diyerek açıklaması doğru değildir.
Ama başka bir gerçek daha var: Bir kararın yanlış olmasıyla, o kararın hayatımızda hiçbir anlam taşımaması aynı şey değildir.
Yanlışlarımız bile bizi şekillendirir.
Hatta bazen doğrularımızdan çok yanlışlarımız öğretir bize kim olduğumuzu.
Çünkü başarı insanın ne yapabildiğini gösterir.
Ama kayıp, yenilgi, hayal kırıklığı ve yanlış seçimler insana kim olduğunu gösterir.
Neye dayanabildiğini…
Neyi bir daha kabul etmeyeceğini…
Neyi gerçekten istediğini…
Kimlere güvenebileceğini…
Ne zaman gitmesi gerektiğini…
Ne zaman kalması gerektiğini…
Ve en önemlisi, bir kez düştüğünde yeniden ayağa kalkıp kalkamayacağını…
Puzzle yaparken bazen bir parçayı zorla bir yere yerleştirmeye çalışırsınız.
Şekli benziyor.
Rengi uyuyor.
Ama tam oturmuyor.
Biraz bastırırsınız.
Belki olur diye düşünürsünüz.
Olmaz.
Hayatta da bazen aynı şeyi yapıyoruz.
Bir ilişkiyi…
Bir işi…
Bir dostluğu…
Bir hayali…
Bir hayat biçimini…
Sırf olmasını çok istediğimiz için ait olmadığı yere zorla yerleştirmeye çalışıyoruz.
Ve belki olgunlaşmanın en önemli taraflarından biri, artık parçaları zorlamamayı öğrenmek.
Her şeyin bizim istediğimiz yere ait olmadığını kabul etmek.
Bazı insanların bizim hikayemizde yalnızca birkaç sayfa kalacağını bilmek.
Bazı yolların sonuna kadar bizimle gelmeyeceğini anlamak.
Bazı hayallerin değişmesine izin vermek.
Çünkü hayat yalnızca parçaları yerine koymak değil; yanlış yerde tuttuğumuz parçaları çıkarabilecek cesarete sahip olmak aynı zamanda.
Bir puzzle yaparken bütünü görebilmek için bazen masadan biraz uzaklaşmak gerekir.
Çok yakından bakınca yalnızca renkleri ve çizgileri görürsünüz.
Biraz geri çekildiğinizde ise resim ortaya çıkar.
Hayatta da böyledir.
Bir olayın tam ortasındayken objektif olmak çok zordur.
Acının içindeyken yalnızca acıyı görürüz.
Kaybın içindeyken yalnızca kaybettiğimizi.
Korkunun içindeyken yalnızca belirsizliği.
Ama zaman insanı birkaç adım geriye çeker.
Ve perspektif değişir.
Bir zamanlar felaket sandığımız bir şeyin aslında hayatımızın yönünü değiştirdiğini fark edebiliriz.
Bir zamanlar büyük bir başarı olarak gördüğümüz şeyin ise sandığımız kadar önemli olmadığını anlayabiliriz.
Bu nedenle hayat hakkında kesin hükümler vermekte acele etmemek gerektiğine inanıyorum.
Ne kendimiz hakkında…
Ne başkaları hakkında…
Ne de yaşadığımız olaylar hakkında.
Çünkü henüz puzzle bitmedi.
Belki insanın hayatındaki en büyük yanılgılardan biri, yaşadığı her olayın anlamını hemen bilmek istemesi.
Oysa bilmek zorunda değiliz.
Bazı parçaların anlamı bugün ortaya çıkmayacak.
Belki beş yıl sonra çıkacak.
Belki on yıl sonra.
Belki de hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız.
Ama yine de o parça hayatımızın içinde bulunmuş olacak.
Belki mesele her parçanın neden geldiğini çözmek değil.
Onu kabul edip yolumuza devam edebilmek.
Yeni parçaları yerleştirmek.
Resmin değişmesine izin vermek.
Ve elimizdeki birkaç parçaya bakıp bütün hayatımız hakkında hüküm vermemek.
Ben geçmişime baktığımda bu yüzden hayatımdaki her şeyi “doğru” ve “yanlış” diye iki kutuba ayırmak istemiyorum.
Bazıları seçimlerimdi.
Bazıları sonuçlarımdı.
Bazıları derslerimdi.
Bazıları kayıplarımdı.
Bazıları hediyelerimdi.
Bazıları ise hala nereye ait olduğunu tam olarak anlayamadığım parçalar…
Ama hepsi benim puzzle’ımın içinde.
Hepsinin üzerinde benim hayatımdan bir renk var.
Ve belki bugün baktığımda anlamsız görünen bir parça, yarın hayatımın en önemli bölümünü tamamlayacak.
Bu yüzden geçmişime “hatalarımla dolu bir hayat” olarak bakmıyorum.
Yaşanmış bir hayat olarak bakıyorum.
Denemişim.
Yanılmışım.
İnanmışım.
Güvenmişim.
Kaybetmişim.
Kazanmışım.
Bazen yanlış parçayı yanlış yere koymuşum.
Sonra çıkarmışım.
Başka bir yere yerleştirmişim.
Ve bütün bunları yaparken resim yavaş yavaş ortaya çıkmış.
Belki hala tamamlanmadı.
Zaten tamamlanmış olmasını da istemiyorum.
Çünkü önümüzde hala yerleştirilecek parçalar varsa, önümüzde hala yaşanacak hayat var demektir.
Ve bugün bildiğim bir şey varsa o da şu: Bir parçaya bakarak bütün resim hakkında karar verilmez.
Bir güne bakarak bir ömür…
Bir kayba bakarak bir hayat…
Bir yanlışa bakarak bir insan…
Bir sona bakarak bütün hikaye yargılanmaz.
Puzzle’ın son parçası yerine oturuncaya kadar resim değişmeye devam eder.
Hayat da öyle.
Belki bugün “yanlış” dediğimiz şey yarın doğru yere oturacak.
Belki bugün büyük bir “doğru” sandığımız şeyin yerini değiştirmek gerekecek.
Bilmiyoruz.
Ve galiba yaşamın hem en zor hem de en güzel tarafı da bu: Resmin tamamını bilmeden, elimizdeki parçalarla devam edebilmek.
Bir parçaya bakarak bütün resim hakkında karar verilmez; tıpkı bir an’a bakarak bütün bir hayatın doğru ya da yanlış olduğuna karar verilemeyeceği gibi…
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın