Yemek başka bir dünya biz Türklerde…
Biz yalnızca acıktığımızda yemek yapan bir toplum değiliz. Sevindiğimizde de yaparız, üzüldüğümüzde de. Birini özlediğimizde, birini beklediğimizde, birini uğurladığımızda…
Hatta bazen söyleyemediğimiz şeyleri bir tencerenin içine koyarız.
Hastalanırız, tavuklu şehriye çorbası yapılır.
Sanki o çorbanın içinde yalnızca tavuk, şehriye ve limon değil de biraz şifa, biraz anne eli, biraz da “Sen merak etme, geçecek.” vardır.
Ve gariptir, iyileşiriz de…
Belki gerçekten çorbadan, belki de birinin bizim için mutfağa girmiş olmasından.
Çünkü bizim kültürümüzde yemek, çoğu zaman karın doyurmaktan önce ilgilenmenin biçimidir.
Sevdiğimiz biri üzülür, “Ne söyleyebilirim?” diye düşünmeden önce bazen “Ne sever?” diye düşünürüz.
En sevdiği yemeği yaparız.
Bir kek çırparız.
Bir börek açarız.
Çayı koyar, yanına sevdiği bir şey hazırlarız.
Ve hiçbir büyük cümle kurmadan önüne bırakırız.
“Seni seviyorum” demenin bizim coğrafyamızdaki en eski dillerinden biridir yemek.
Düğün olur… Evlerde günler öncesinden hazırlık başlar. Sarmalar sarılır, börekler yapılır, tencereler kaynar. Bir kişinin düğünü yalnızca o evin meselesi değildir. Teyzeler, halalar, komşular, kuzenler bir masanın etrafında toplanır. Bir yandan sarma sarılır, bir yandan hayat konuşulur. Aslında hazırlanan yalnızca düğün sofrası değildir.
Aile olmanın kendisi yeniden kuruluyordur o masanın etrafında.
Bayram gelir, baklava açılır. Bugün gidip en güzel baklavayı satın almak belki çok daha kolaydır. Ama mesele yalnızca baklavayı yemek değildir ki…
Oklavanın sesi, açılan yufkalar, mutfağın kokusu, “Şerbeti sıcak mı dökeceğiz, soğuk mu?” tartışmaları, çocukların tepsinin etrafında dolaşması… Bunların hepsi bayramın bir parçasıdır.
Çünkü bazı tatların reçetesi mutfak kitaplarında yazmaz. İçinde anılar vardır… Yapan ellerin tadı vardır…
Ölümde bile yemek vardır bizim kültürümüzde.
Bir insanı kaybettiğimizde onun sevdiği yemekleri hatırlarız.
“Bunu çok severdi…” deriz. Yaparız. Sonra onu sevenlerle aynı sofraya oturup yeriz.
O insan artık masada değildir ama hatırası sofradadır.
Bir kaşık yemek bazen yıllar öncesine götürür insanı. Bir koku çocukluğumuza, bir tat annemizin mutfağına, bir çorba artık hayatta olmayan birinin ellerine götürür.
Belki de bu yüzden bazı tarifler bize miras kalan eşyalardan daha kıymetlidir. Çünkü bir annenin yaptığı yemeğin tarifini kızına, onun da kendi kızına aktarması yalnızca bir yemek tarifinin aktarılması değildir.
Bir aile hafızasının kuşaktan kuşağa taşınmasıdır.
Yarın kızım Eylül Boston’dan geliyor. Doğum günümü birlikte kutlayacağız.
Ben de bu gece işyerinden eve neredeyse gece yarısında geldim. Çok yorgundum.
Ama mutfağa girdim. Yayla çorbası yaptım. Çünkü Eylül küçükken anneannesi O’na bu çorbayı yapardı ve Eylül çok severdi.
Şimdi düşündüğümde o tencerede yalnızca yoğurt, pirinç, nane yok aslında.
Anneannesi var.
Eylül’ün çocukluğu var.
Benim anneliğim var.
Yıllar var.
Hatıralar var.
Ve yarın kapıdan içeri girecek kızımı bekleyen bir annenin sevgisi var.
İşte yemek biraz da bunun için başka bir dünya bizde.
Bazen bir tarif üç kuşağı aynı tencerenin başında buluşturabiliyor.
Anneanne yıllar önce torununa yapıyor.
Yıllar geçiyor.
Torun büyüyor, başka bir şehirde kendi hayatını kuruyor.
Sonra annesi, anneannesinden kalan o tadı yeniden yapıp O’nu bekliyor.
İnsanlar değişiyor, şehirler değişiyor, hayatlar değişiyor…
Ama bazı kokular aileyi birbirine bağlayan görünmez bir ip gibi kalıyor.
Bir de komşuluk vardır bizim sofralarımızda. Bir yemek yapıldığında bazen daha kendimiz yemeden bir tabağa ayırırız.
“Neden?” diye sorulmaz bile.
“Kokmuştur, canı istemiştir.”
Ne kadar güzel bir cümledir aslında.
Karşındaki senden hiçbir şey istememiştir. Belki yemeğin kokusunu bile almamıştır.
Ama sen onun canının isteyebileceğini düşünmüşsündür.
Bir tabak doldurur, kapısını çalarsın.
O tabak çoğu zaman boş dönmez zaten.
İçine başka bir yemek, birkaç dilim kek, meyve ya da başka bir gün yapılmış bir tatlı konur.
Böylece yemek evden eve dolaşırken aslında iyilik ve komşuluk dolaşır.
Biz çocukken bunun adını “paylaşmak” diye koymazdık.
Hayatın kendisi böyleydi.
Doğumda yemek vardır.
Düğünde yemek vardır.
Bayramda yemek vardır.
Hastalıkta çorba vardır.
Cenazede helva vardır.
Misafir gelince çayın yanına “bir şeyler” vardır.
Uzaktan gelen evlada sevdiği yemek vardır.
Askere gidene, üniversiteye gidene, gurbetten dönene sofra kurulur.
Çünkü Anadolu’da sofra yalnızca insanların yemek yediği yer değildir.
Sofra, insan ilişkilerinin kurulduğu yerdir.
Küslüklerin bittiği, haberlerin verildiği, çocukların büyüdüğü, büyüklerin anlatıldığı, geçmişin hatırlandığı yerdir.
Belki bu yüzden annelerimiz ve anneannelerimiz “Seni seviyorum” cümlesini bugünkü kadar sık söylememiş olabilirler.
Onların başka bir dili vardı.
“Acıktın mı?”
“Yemek yedin mi?”
“Biraz daha koyayım mı?”
“Bunu sen seviyorsun diye yaptım.”
“Yanına da biraz koydum, eve götür.”
Bunların her biri başka türlü söylenmiş bir “Seni seviyorum” cümlesiydi.
Ve galiba biz de onlardan böyle öğrendik.
Sevgimizi yalnızca kelimelerle değil; bazen bir tencere çorbayla, bazen sarılmış bir tabak sarmayla, bazen fırından yeni çıkmış bir börekle göstermeyi…
Bu gece benim yaptığım da bundan farklı değil.
Yorgun olmama rağmen Eylül için yayla çorbası yaptım.
Çünkü yarın kızım eve geldiğinde ona yalnızca:
“Hoş geldin.” demek istemiyorum.
Çocukluğundan bildiği o kokuyla ona şunu da söylemek istiyorum:
“Eve geldin.”…
Ve belki anneliğin en güzel taraflarından biri de budur.
Çocuklarımız ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar uzağa giderse gitsin…
Bazen bir tencere çorbayla onları yeniden çocukluklarının sofrasına oturtabiliriz.
Çünkü biz sevgimizi sevdiklerimizin tabağına koymayı öğrenmiş bir kültürden geliyoruz.
Bizde yemek karın doyurur elbette.
Ama asıl, insanın içini doyurur.
Ve ben bunları yazarken gözyaşlarıma engel olamıyorum… Olmama da gerek yok zaten… Gurbette yaşıyorsanız ve özlem hayatınızın içindeyse gözyaşlarınız her zaman akmaya hazırdır…
Annemi düşündüm çorbayı yaparken ve “Keşke bugünlerimizi sen de görseydin.” dedim. Gecenin saat birinde hiç olmayacak bir şekilde bir tane kelebek uçmaya başladı… Sevdiklerimiz bedensel olarak yanımızda olamasalar da ruhları bizimle birlikte olmanın bir yolunu buluyorlar… ????????????????
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın