Üniversite yıllarımda görüştüğüm bir arkadaşım vardı.
İlişkimizin ne olduğunu o zaman da tam olarak bilmiyordum. Arkadaş mıydık, birbirimize karşı arkadaşlıktan biraz daha farklı bir şey mi hissediyorduk, yoksa gençliğin o adı konmamış yakınlıklarından birini mi yaşıyorduk, emin değilim.
O elektrik mühendisliğini yeni bitirmişti, ben hukuk fakültesinde okuyordum.
Bir akşam birlikte Yeni Türkü konserine gittik. Kendi üniversitesinden iki kız arkadaşı da bize katılacaktı.
Konserden hemen önce geldiler. Merhabalaştık. Ayaküstü birkaç cümle söyledik birbirimize. Konser başladı. Birlikte izledik. Geç bittiği için çıkışta da uzun uzun oturup konuşmadan ayrıldık.
Yani birbirimizi gerçekten tanıyabileceğimiz hiçbir şey yaşanmadı. Birkaç gün sonra onunla benim kaldığım yurda yakın bir yerde buluştuk. Bir yerde oturmuş sohbet ederken bana o iki kız arkadaşını sordu:
“Nasıl buldun onları, ne düşündün?”
Soruyu biraz garipsemiştim.
“Hiçbir şey düşünmedim,” dedim.
“Nasıl yani?”…
“Ne düşünebilirim ki? Onlarla doğru dürüst konuşmadım bile. Bana iki insanın fotoğrafını gösterip ‘Bunlar hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sormuşsun gibi. Tanımıyorum ki.”
Bir an durdu.
Sonra bana:
“İşte senin diğer insanlardan farkın bu,” dedi.
Meğer benimle buluşmadan önce İTÜ’ye uğramış ve o iki kız arkadaşıyla görüşmüş.
Onlar benim hakkımda düşünmüşlerdi.
Hem de epey düşünmüşlerdi.
Ben ona yakışmıyormuşum.
Boyum kısaymış.
O, benden daha güzel, daha iyi birini bulabilirmiş.
İşin tuhaf tarafı, biz o adamla henüz flört bile etmiyorduk.
Ama iki insan, birkaç dakikalık bir karşılaşmanın ardından beni incelemiş, değerlendirmiş, bir erkeğin yanında bulunmaya ne kadar “uygun” olduğuma karar vermiş ve vardıkları sonucu da ona bildirmişlerdi.
Yıllar geçti.
O iki genç kadının yüzlerini bugün doğru dürüst hatırlamıyorum.
Ama o konuşmayı hiç unutmadım.
Belki de beni asıl düşündüren, hakkımda söyledikleri değildi.
İnsan gençken görünüşüyle ilgili söylenen şeylerden elbette etkileniyor. Ama zaman geçtikçe olayın başka bir tarafını görmeye başladım.
Ben onları görmüş ve tanımadığım için haklarında bir şey düşünmemiştim.
Onlar beni görmüş ve tanımadıkları halde hakkımda pek çok şey düşünmüşlerdi.
Aramızdaki fark aslında bundan ibaretti.
Ve bugün geriye baktığımda, kültürel deformasyon dediğim şeyin en küçük ama en açıklayıcı örneklerinden birinin o birkaç dakikalık karşılaşmada saklı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü kültürel deformasyon her zaman büyük olaylarla ortaya çıkmıyor.
Bazen son derece sıradan bir cümlenin içinde kendisini gösteriyor:
“Bu sana yakışmıyor.”
“Daha iyisini bulabilirsin.”
“O kadın onun yanında olmamış.”
“Adamın yanında daha güzel bir kadın olmalı.”
“Kadın ona göre fazla güzel.”
Bu cümleleri hayatımız boyunca o kadar çok duyuyoruz ki bir süre sonra ne kadar tuhaf olduklarını fark etmiyoruz.
İki insanın birbirine “yakışması” ne demektir?
Boylarının birbirine uygun olması mı?
Kadının yeterince güzel olması mı?
Erkeğin yeterince başarılı olması mı?
Yaşlarının, mesleklerinin, ailelerinin, gelirlerinin, eğitimlerinin birbirine denk düşmesi mi?
İnsan ilişkisi ne zamandan beri bir eşleştirme tablosuna dönüştü?
Üstelik bu değerlendirmelerin çoğunda insanların birbirlerinin yanında nasıl hissettikleriyle neredeyse hiç ilgilenmeyiz.
Birbirlerini anlıyorlar mı?
Birlikte gülebiliyorlar mı?
Konuşacak şeyleri var mı?
Birbirlerinin zihnini besliyorlar mı?
Zor zamanlarında birbirlerine nasıl davranıyorlar?
Birinin başarısı diğerini mutlu ediyor mu, yoksa tehdit mi ediyor?
Birbirlerinin yanında kendileri olabiliyorlar mı?
Bunları bilmeyiz.
Ama kadının boyunu biliriz.
Yüzünü görmüşüzdür.
Kilosunu fark etmişizdir.
Erkeğin mesleğini öğrenmişizdir.
Ve hüküm hazırdır.
Belki sorun tam da burada başlıyor:
Görmekle tanımayı birbirine karıştırıyoruz.
Bir insanı görmek için birkaç saniye yeterlidir.
Tanımak için bazen yıllar yetmez.
Ama biz birkaç saniyede gördüğümüz şeylerden, yıllarca tanımayı gerektirecek sonuçlar çıkarabiliyoruz.
Elbette insan zihni ilk izlenimler oluşturur. Hepimiz yapıyoruz bunu. Karşımızdaki insanın yüzüne, sesine, davranışına bakıyor ve istemeden birtakım izlenimler ediniyoruz.
Fakat izlenim başka şeydir, hüküm başka.
Olgunluk belki de ikisinin arasındaki mesafeyi koruyabilmektir.
“Bana şöyle göründü” ile “Bu insan böyledir” arasındaki farkı anlayabilmek.
Ve daha önemlisi: Bilmediğimiz yerde durabilmek.
“Bilmiyorum.”
“Tanımıyorum.”
“Yeterince konuşmadım.”
“Bir fikrim yok.”
Ne kadar sıradan cümleler…
Ama yaş aldıkça bunların aslında insanın sahip olabileceği en değerli zihinsel terbiyelerden biri olduğunu düşünüyorum.
Çünkü herkesin konuştuğu bir dünyada susmak kolay değildir.
Herkesin hüküm verdiği yerde “Bilmiyorum” diyebilmek hiç kolay değildir.
Bunun eğitimle de doğrudan bir ilişkisi olmadığını yıllar içinde daha iyi anladım.
İnsan çok iyi okullarda okuyabilir.
Diplomaları olabilir.
Yabancı dil konuşabilir.
Müzik, edebiyat, sanat üzerine sohbet edebilir.
Ama bütün bunlar onu otomatik olarak kültürlü yapmaz.
Çünkü eğitim insana bilgi verebilir; kültür ise o bilgiyle başka bir insana nasıl baktığımızda ortaya çıkar.
Bence kültürün en sessiz göstergelerinden biri, kendimizden farklı bir insanla karşılaştığımızda ne yaptığımızdır.
Merak mı ediyoruz?
Yoksa hemen sınıflandırıyor muyuz?
Tanımaya mı çalışıyoruz?
Yoksa zihnimizdeki hazır çekmecelerden birine mi yerleştiriyoruz?
Güzel.
Çirkin.
Zengin.
Fakir.
Başarılı.
Başarısız.
Bizden.
Bizden değil.
Yakışır.
Yakışmaz.
İnsanı bir kez bu kelimelerin içine hapsettiğimizde artık karşımızda bir insan değil, onun hakkında verdiğimiz karar duruyor.
Belki de bunun en ağır tarafını kadınlar yaşıyor.
Bir kadının kim olduğu konuşulmadan önce nasıl göründüğü konuşulabiliyor.
Boyu, kilosu, yaşı, yüzü, saçı…
Ve daha da acısı, bunu kadınlar da birbirlerine yapıyor.
Çünkü kültürel kalıpların cinsiyeti yoktur. Bir toplum bir kadına yıllarca değerinin önemli bir bölümünün görünüşünden geldiğini öğretirse, kadın da zamanla aynı teraziyi başka kadınların karşısına koyabilir.
Sonra farkında olmadan birbirimizi ölçmeye başlarız.
Kim daha güzel?
Kim daha genç?
Kim daha ince?
Kim kimin yanında daha iyi görünüyor?
Ve insanın değeri yavaş yavaş karakterinden koparılıp görüntüsüne bağlanır.
İşte benim “kültürel deformasyon” derken kastettiğim biraz da bu.
Bir toplumun insanları kötüleşmek zorunda değildir.
Bazen yalnızca ölçüleri bozulur.
Neye değer vereceğini şaşırır.
Görüntüyü karakterin önüne koyar.
Statüyü insanlığın önüne koyar.
Gösterişi zarafetin önüne koyar.
Kendine güveni kibirle, sessizliği zayıflıkla, parayı başarıyla, güzelliği değerle karıştırmaya başlar.
Ve en sonunda insanı insan olarak görmek yerine ona bir değer biçmeye başlar.
Aslında “Daha iyisini bulabilirsin” cümlesi bu yüzden bana bugün çok daha ağır geliyor.
Çünkü “daha iyi” ne demektir?
Daha güzel mi?
Daha uzun mu?
Daha zengin mi?
Daha genç mi?
Daha prestijli bir aileden mı?
İnsanların bir “daha iyisi” varsa, demek ki hepimizin görünmez bir piyasa değeri var.
Birimiz sekiziz, birimiz beş.
Birimiz diğerine fazla geliyoruz.
Birimiz diğerinin altında kalıyoruz.
Ve aşk bile sanki aynı kategorideki insanların birbirini seçmesi gereken bir alışverişe dönüşüyor.
Oysa hayat insana zamanla başka şeyler öğretiyor.
Güzelliğin alışıldığını…
Statünün değiştiğini…
Paranın gelip gittiğini…
Bedenin yaşlandığını…
İnsanların hayatın içinde yükselip düşebildiğini…
Ama bir insanın yanında huzurla oturabilmenin, onunla konuşabilmenin, onun tarafından anlaşılmanın ve en savunmasız halinizde bile küçümsenmeyeceğinizi bilmenin giderek daha kıymetli hale geldiğini öğreniyorsunuz.
Belki gençken insanın gözü önce dışarıyı görüyor.
Yaş aldıkça görünmeyeni görmeye başlıyor.
Bugün ise o yıllardan çok daha hızlı hüküm veren bir dünyada yaşıyoruz.
Bir fotoğraf görüyoruz.
Bir profil.
On saniyelik bir video.
Bir cümle.
Ve hemen karar veriyoruz.
Nasıl biri olduğunu.
Ne kadar akıllı olduğunu…
Nasıl bir anne olduğunu…
Nasıl bir eş olduğunu…
Ne kadar başarılı olduğunu…
Hatta bazen nasıl bir hayatı “hak ettiğini” bile.
O yıllarda iki insanın beni değerlendirmesi için en azından aynı konser salonunda bulunmamız gerekmişti.
Bugün buna bile gerek yok.
Bir insanın bütün hayatını, hiç karşılaşmadan, birkaç fotoğrafını parmağımızla kaydırarak değerlendirebiliyoruz.
Teknoloji değişti.
Ama insanın hüküm verme iştahı değişmedi.
Belki yalnızca hızlandı.
Ve hızlandıkça merakımız azaldı.
Çünkü merak etmek emek ister.
Tanımak zaman ister.
Anlamak sabır ister.
Hüküm vermek ise birkaç saniye.
Bu yüzden yıllar önce söylediğim o cümleyi bugün çok daha fazla önemsiyorum:
“Onları tanımıyorum ki, nasıl bir fikrim olsun?”
O zaman bunu özel bir düşünce olarak söylememiştim.
Bana yalnızca mantıklı gelmişti.
Bugün ise o cümlenin içinde, insan ilişkilerinde giderek daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir şey görüyorum:
Hükmü erteleme terbiyesi.
Karşımızdaki insanın, bizim birkaç dakikalık izlenimimizden çok daha büyük bir hayatı olduğunu kabul etmek.
Görmediğimiz acıları, bilmediğimiz mücadeleleri, henüz keşfetmediğimiz güzellikleri olabileceğini düşünmek.
Ve her şeyden önemlisi, bir insanın değerini belirlemenin bizim görevimiz olmadığını anlamak.
Belki gerçek kültür de biraz budur.
Ne kadar kitap okuduğumuz değil.
Hangi üniversiteden mezun olduğumuz değil.
Hangi müziği dinlediğimiz, hangi dili konuştuğumuz, hangi çevrelerde bulunduğumuz da değil.
Kültür, karşımızdaki insanın bize benzemediği yerde başlayan terbiyedir.
Ve bazen kültürlü olmanın en güçlü göstergesi, söyleyecek çok şeyimizin olması değil;
bir insanı tanımadığımızda, onun hakkında susabilecek kadar kendimize hakim olabilmemizdir.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın