Leyla Edinc
Anasayfa Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Ana sayfa | Leyla'dan | ANLAMAK, ANLAŞILMAK ve BİR BAŞKA İNSANA ULAŞMA ÇABASI…

Beni insanlar anlıyordu…

Bazıları gerçekten anlıyorlardı.

Bazıları anladıklarını sanıyorlardı.

Bazıları birazını anlıyor, gerisini kendileri dolduruyorlardı.

Bazıları beni değil, bende görmek istedikleri insanı anlıyorlardı.

Bazıları söylediklerimi duyuyor, sustuklarımı kaçırıyorlardı.

Bazıları ise anlamsızca anlıyorlardı.

Kendi kendime bu soruyu sordum; Bir insan başka bir insanı gerçekten ne kadar anlayabilir?

Ve  sonra daha zor olanını sordum: İnsan kendisini ne kadar anlayabilir ki başkasından anlaşılmayı beklesin?

Asıl sorun işte burada başlıyor.

Çünkü insan, dışarıdan göründüğü kadar basit bir varlık değildir.

İçimizde yıllar vardır.

Çocukluğumuz vardır.

Unuttuğumuzu sandığımız korkular vardır.

Kimseye söylemediğimiz cümleler, yarım kalmış vedalar, içimizde hala cevap bekleyen sorular vardır.

Bir bakışımızın arkasında bazen otuz yıllık bir hikaye durur.

Bir suskunluğumuzun içinde çocukluğumuz konuşur.

Bir öfkemizin altında yıllar önce kırılmış bir çocuk saklanabilir.

Ve karşımızdaki insan bütün bunlardan habersiz, yalnızca o gün söylediğimiz tek bir cümleden bizi anlamaya çalışır.

İşte insanın insana ulaşmasının trajedisi biraz da budur: Biz birbirimizin yalnızca görünen kısmıyla karşılaşırız; fakat görünmeyen kısmı hakkında hüküm veririz.

   İnsan kendisine bile yabancıdır.

Montaigne denemelerinde sürekli kendisine döner.

Kendisini inceler, düşüncelerini sorgular, değiştiğini kabul eder.

Aslında yaptığı şey kendisi hakkında kesin bir tanım vermek değildir.

Tam tersine, insanın sürekli değişen bir varlık olduğunu göstermektir.

Belki kendimizi tanımakta zorlanmamızın nedeni de budur.

Çünkü tanımaya çalıştığımız kişi sabit değildir.

Dünkü ben ile bugünkü ben aynı değildir.

Yirmi yaşında dünyaya başka bakarız.

Kırk yaşında başka.

Altmışa yaklaşırken bambaşka.

Bir zamanlar uğruna savaştığımız şeyleri yıllar sonra önemsiz bulabiliriz.

Bir zamanlar asla affetmeyeceğimizi söylediğimiz birini affedebiliriz. 

Bir zamanlar vazgeçemeyeceğimizi düşündüğümüz bir insandan, bir şehirden, bir hayattan sessizce uzaklaşabiliriz.

Ve bazen dönüp kendimize: “Ben ne zaman değiştim?”

diye sorarız.

Çoğu zaman cevabını bilemeyiz.

Çünkü insanın değişimi gürültülü değildir.

Bazen yıllar boyunca sessizce gerçekleşir.

  Ve Nietzsche’nin insan üzerine düşüncelerinin rahatsız edici taraflarından biri burada ortaya çıkar: İnsan, kendisi hakkında düşündüğü kadar şeffaf değildir.

Kendimize anlattığımız bir hikaye de vardır.

“Ben böyle biriyim.”

“Ben bunu asla yapmam.”

 “Ben bundan korkmam.”

“Ben onu çoktan unuttum.”

Sonra hayat gelir ve bütün cümlelerimizi sınar.

Ve bazen kendimiz hakkında bildiğimizi sandığımız şeylerin bir kısmının yalnızca kendimize anlattığımız hikayeler olduğunu fark ederiz.

Çünkü O halde insan kendisini bile hayat boyunca çözmeye devam ederken, başka bir insanın:

“Ben seni çok iyi tanıyorum.” demesi ne kadar büyük bir iddiadır.

Jung’un gölgesi: Kendimizden sakladığımız insan

Jung insan ruhunda yalnızca göstermek istediğimiz tarafların bulunmadığını söyler.

Bir de gölgemiz vardır.

Kabul etmek istemediğimiz korkularımız.

Kıskançlıklarımız.

Öfkelerimiz. Bencilliğimiz.

Utançlarımız.

Zayıflıklarımız.

İnsan bazen başkalarından önce bunları kendisinden saklar.

Belki bu yüzden bazı insanlara karşı açıklayamadığımız biçimde öfkeleniriz.

Onlarda gördüğümüz şey gerçekten onlara mı aittir?

Yoksa onların varlığı bizde görmek istemediğimiz bir şeyi mi uyandırmıştır?

Bazen birini kibirli buluruz.

Belki kendi gururumuz rahatsız olmuştur.

Birini fazla özgür buluruz.

Belki kendimize tanımadığımız özgürlüğü onda görmek bizi huzursuz etmiştir.

Birinin cesaretini “sorumsuzluk” diye adlandırırız.

Belki bizim cesaret edemediğimiz şeyi yaptığı için.

İşte burada anlamanın başka bir zorluğu çıkar karşımıza: Biz insanları yalnızca oldukları gibi değil, bizim içimizde uyandırdıkları şeyler üzerinden de görürüz.

Bu nedenle bir insan hakkında verdiğimiz bazı hükümler, farkında olmadan kendi iç dünyamızın itirafları olabilir.

Dostoyevski’nin insanı çelişkilerden yapılmış bir varlıktır. 

Dostoyevski’nin insanları kolayca iyi ve kötü diye ayrılmaz.

Çünkü gerçek insan da ayrılmaz.

Aynı insan sever ve incitir.

Merhamet eder ve öfkelenir.

Fedakarlık yapar, sonra bencilleşir.

Cesur olduğu yerde korkaklaşabilir.

Güçlü göründüğü gece gizlice ağlayabilir.

Birini çok sevdiği halde ondan uzaklaşabilir.

Gitmek istediği halde kalabilir.

Affettiğini söyleyip içinde hala kırgınlık taşıyabilir.

İnsan çelişkidir.

Belki insanı anlamaya çalışanların yaptığı en büyük hata, bu çelişkileri ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

“Beni seviyorsa bunu neden yaptı?”

“İyi biriyse neden böyle davrandı?”

“Güçlü biriyse neden çöktü?”

Oysa belki cevap çok basittir:

Çünkü insan.

İnsan matematik değildir.

İki artı iki her zaman dört eder.

Ama iki duygu yan yana geldiğinde sonuç her zaman aynı değildir.

Aşkın içine korku girebilir.

Sevginin içine gurur.

Özlemin içine öfke.

Affetmenin içine kırgınlık.

Gitmenin içine kalma arzusu.

Bu nedenle insanı anlamak, onun çelişkilerini ortadan kaldırmak değil, çelişkileriyle birlikte görebilmektir.

Kafka’nın yalnızlığı “Konuşuyorum ama sana ulaşamıyorum.” şeklindedir. 

İnsan yalnızlığı denildiğinde aklımıza çoğu zaman fiziksel yalnızlık gelir.

Oysa insan kalabalıkların içinde de yalnız olabilir.

Bir masada on kişiyle oturabilir.

Bir evde başka biriyle yaşayabilir.

Yıllarca evli kalabilir.

Çocukları, arkadaşları, ailesi olabilir.

Ve yine de anlaşılmadığını hissedebilir.

Kafka’nın dünyasındaki yabancılaşmanın en ağır taraflarından biri budur: İnsan açıklamaya çalışır.

Ama açıklama yetmez.

Konuşur.

Ama kelimeler karşı tarafa vardığında değişir.

Çünkü her kelime iki insan arasında yolculuk ederken başka bir geçmişten geçer.

Ben “yalnızlık” dediğimde başka bir şey hissederim.

Sen başka.

Ben “anne” dediğimde içimde başka bir kapı açılır. Sen aynı kelimeyi duyduğunda başka.

Ben “aşk” derim.

Sen kendi aşkını hatırlarsın.

Ben kendi aşkımı anlatıyorumdur.

Ve ikimiz aynı kelimeyi kullandığımız için birbirimizi anladığımızı sanırız.

Oysa bazen aynı kelimelerle bambaşka hikayeler anlatıyoruzdur.

Bir insanı kendi hikayemize çevirmek:

Anlamanın karşıtı bilgisizlik değildir.

Varsaymaktır.

İnsan zihni boşlukları sevmez.

Bilmediği yerleri doldurur.

Birinin hayatının birkaç sayfasını okur, bütün kitabı bildiğini düşünür.

Bir davranış görür: “Demek ki böyle biri.”…

Bir cümle duyar: “Demek ki amacı bu.”…

Bir sessizlik görür: “Demek ki bana kızgın.”…

Oysa bilmiyoruz.

Belki yorgun.

Belki korkuyor.

Belki geçmişte yaşadığı bir şey yeniden canlandı.

Belki yalnız kalmak istiyor.

Belki de gerçekten bize kızgın.

Ama bilmiyoruz.

İşte gerçek anlayışın başladığı yer iki kelimelik küçücük bir cümledir: “Bilmiyor olabilirim.”…

Bu cümleyi söyleyebilen insan karşısındakine yer açar.

Çünkü artık onu kendi varsayımlarının içine hapsetmez.

Mevlana insanı görünenin ötesindedir. 

Mevlana’nın düşünce dünyasında insan, yalnızca dışarıdan görünen davranışlarından ibaret değildir.

İç dünya vardır.

Niyet vardır.

Arayış vardır.

Ve insanın görünen yüzünün ardında başka bir alem bulunur.

Belki bu yüzden bir insanı anlamaya çalışırken yalnızca:

“Ne yaptı?” diye sormak yetmez.

Bir de: “Hangi yerinden yaptı?” diye sormak gerekir.

Korkusundan mı?

Sevgisinden mi?

Gururundan mı?

Çocukluğundan mı?

Yalnızlığından mı?

Kendini koruma ihtiyacından mı?

Çünkü aynı davranışın arkasında birbirinden tamamen farklı hikayeler bulunabilir.

Bir insan uzaklaşır.

Bazen sevmediği için.

Bazen çok sevdiği için.

Bir insan susar.

Bazen söyleyecek sözü olmadığı için.

Bazen söyleyecek çok şeyi olduğu için.

Bir insan güçlü görünür.

Bazen gerçekten güçlüdür.

Bazen de çökerse kendisini kaldıracak kimse olmadığını bildiği için.

İnsanı anlamak bu nedenle görünen davranıştan görünmeyen sebebe doğru yapılan bir yolculuktur.

Rilke, “Sevmek, diğerinin yalnızlığına da saygı gösterebilmektir.” der.

İnsan ilişkilerinde çok tuhaf bir beklentimiz vardır.

Yakınlaştığımız insanın bize tamamen açılmasını isteriz.

Her şeyi anlatsın.

Her duygusunu paylaşsın.

Bütün kapılarını açsın.

Oysa belki gerçek yakınlık bütün kapıların açık olması değildir. Bazı kapıların kapalı kalmasına saygı duyabilmektir.

Rilke’nin insan ilişkilerine dair düşüncelerinde sevginin iki insanın birbirlerinin yalnızlığını korumasıyla da ilgili olduğu fikri vardır.

Ne kadar güzel bir düşüncedir bu.

Çünkü sevdiğimiz insanı anlamak, onun içine girip her şeyi bilmek değildir.

Bazen: “Burada sana ait bir yer var ve benim oraya girmeye hakkım yok.” diyebilmektir.

İnsanın en özel tarafları açıklanmak zorunda değildir.

Bazı acılar anlatılmaz.

Bazı anılar paylaşılmaz.

Bazı duyguların adı bile konulamaz.

Ve bizi seven insanın görevi her kapıyı açmak değil, bazen kapının önünden sessizce geçmektir.

Anlaşılmak mı istiyoruz, onaylanmak mı?

Bunu kendimize sormak da gerekir.

Çünkü bazen: “Beni anlamıyor.” derken aslında: “Bana hak vermiyor.” demek isteriz.

Oysa bunlar aynı şey değildir.

Bir insan sizi tamamen anlayabilir ve yine de size katılmayabilir.

“Bunu neden yaptığını anlıyorum ama doğru bulmuyorum.” diyebilir.

Ve bu, en olgun anlayış biçimlerinden biridir.

Çünkü gerçek anlayış karşıdakinin kopyası olmak değildir. İki ayrı insan olarak birbirinin dünyasını görebilmektir.

Bazı insanlar bizi gerçekten anlar

Ve sonra hayatın içinde çok nadir bir şey olur.

Bir insan çıkar karşımıza.

Ona kendimizi sürekli tercüme etmek zorunda kalmayız.

Bir cümleyi yarım bırakırız.

Tamamını hisseder.

“İyiyim.” deriz.

İyi olmadığımızı bilir.

Susarız.

Suskunluğumuzu cezalandırmaz.

Uzaklaşırız.

Hemen sevgisizlik olarak yorumlamaz.

Bir gün güçlü, ertesi gün kırılgan olduğumuzda:

“Hangisi gerçek sen?” diye sormaz.

İkisinin de biz olduğunu bilir.

Belki anlaşılmak budur.

Birinin bütün cevaplarımızı bilmesi değil.

Sorularımızdan korkmaması.

Birinin bütün yaralarımızı iyileştirmesi değil.

Onları küçümsememesi.

Bizi değiştirmeye çalışmadan yanımızda durabilmesi.

İşte insan böyle birinin yanında garip bir huzur hisseder. Çünkü anlaşılmanın en büyük belirtisi çok konuşmak değildir.

Kendini daha az açıklamak zorunda kalmaktır.

Yaş aldıkça anlaşılma ihtiyacı değişiyor.

Gençken insan kendisini herkese anlatmak ister.

Yanlış anlaşıldığında düzeltir.

“Hayır, ben öyle biri değilim.” der.

“Beni yanlış tanıyorsun.”

“Ben aslında şunu demek istedim.”

Yıllar geçtikçe insan başka bir şey öğreniyor: Herkesin zihninde bizim başka bir versiyonumuz var.

Birinin hikayesinde iyi insanız.

Başkasınınkinde kötü.

Birisi bizi güçlü hatırlıyor.

Birisi kırılgan.

Birisi çok sevdiğimizi düşünüyor.

Birisi yeterince sevmediğimizi.

Birisi bizi cömert buluyor.

Bir başkası bencil.

Ve insan bir noktadan sonra herkesin zihnindeki kendi portresini düzeltmeye çalışmaktan yoruluyor.

Olgunlaşmanın sessiz özgürlüklerinden biri burada başlıyor işte… 

Herkesin beni doğru anlaması gerekmiyor.

Çünkü kendini sürekli açıklamak da insanı tüketir.

Beni bir cümlemden tanımlayan birine bütün hayatımı anlatmak zorunda değilim.

Beni yanlış anlamaya kararlı birine doğru anlaşılmak için savaşmak zorunda değilim.

Beni yalnızca kendi görmek istediği biçimde gören birinin zihnindeki görüntümü düzeltmek benim görevim değil.

İnsan zamanla şunu öğreniyor:

Anlaşılmak güzeldir.

Ama kendini kaybetme pahasına anlaşılmaya çalışmak değildir.

En sonunda insan kendisine dönüyor

Hayatın ilk yarısında insan başkalarına kendisini anlatıyor. İkinci yarısında kendisini kendisine anlatmaya başlıyor.

“Ben kimim?”

“Neden bazı şeyler hala canımı acıtıyor?”

“Neden bazı insanları unutamadım?”

“Neden bazı kapıları kapatamadım?”

“Neden artık eskiden istediğim şeyleri istemiyorum?”

Ve  hayatın en önemli anlaşılması burada gerçekleşiyor:

İnsanın kendisiyle arasında.

Çünkü insan kendisini anlamaya başladığında başkalarının yanlış anlamaları eskisi kadar canını acıtmıyor.

Her suçlamaya cevap verme ihtiyacı azalıyor.

Her yargıyı düzeltmeye çalışmıyor.

Her sessizliği doldurmuyor.

Her gidenin peşinden açıklama taşımıyor.

Kendi gerçeğini biliyor.

Ve bu bazen yeterli oluyor.

Beni insanlar anlıyordu…

Bazıları gerçekten anlıyorlardı.

Bazıları anladıklarını sanıyorlardı.

Bazıları birazını anlıyor, gerisini kendileri dolduruyorlardı.

Bazıları beni değil, geçmişlerinden getirdikleri birini bende görüyorlardı.

Bazıları kelimelerimi duyuyorlardı.

Bazıları sessizliğimi.

Bazıları yüzümü biliyordu.

Bazıları hikayemi.

Çok azı ise hiçbir şey söylemeden yanımda oturabilecek kadar beni tanıyordu.

Ve yıllar sonra şunu öğrendim:

Herkes tarafından anlaşılmak zorunda değilim.

Çünkü insan, herkesin okuyabileceği açık bir kitap değildir.

Bazı sayfalarımızı kendimiz bile yıllar sonra okuruz.

Bazı cümlelerimizin anlamını yaşlandıkça çözeriz.

Bazı bölümlerimizi kimseye göstermeyiz.

Bazı sayfalarımız eksiktir.

Bazıları yırtılmıştır.

Bazılarında hala mürekkep kurumamıştır.

Ve kitap henüz bitmemiştir.

Bu yüzden artık biri bana: “Seni çok iyi anlıyorum.”

dediğinde eskisi kadar kolay inanmıyorum.

Belki insan insana söyleyebileceği daha güzel bir cümle bulmalı: “Seni anlamaya devam ediyorum.”

Çünkü “Seni anladım” bazen son noktadır.

“Seni anlamaya devam ediyorum” ise bir yolculuktur.

İnsanı bir tanıma hapsetmez.

Değişmesine izin verir.

Çelişmesine izin verir.

Bugün başka, yarın başka hissetmesine izin verir.

Ve belki sevmenin en insani biçimi de budur:

Bir insanı çözdüğünü sanmamak.

Onu kendi geçmişimizin tercümesine dönüştürmemek.

Bilmediğimiz yerlerini varsayımlarımızla doldurmamak.

Bazen soru sormak.

Bazen beklemek.

Bazen susmak.

Ve gerektiğinde yalnızca yanında oturmak.

İnsanın en büyük ihtiyacı, kendisini tamamen anlayan biri değildir.

Böyle biri belki zaten yoktur.

İnsanın ihtiyacı, onu anlamadığında bile yargılamadan yanında kalabilen biridir.

Ve hayatın sonunda belki anlaşılmak dediğimiz şey de budur: Birinin bütün karanlığımızı aydınlatması değil…

Karanlıkta kaldığımızda gözleri alışana kadar bizimle beklemesi.

Bütün yaralarımızın hikayesini bilmesi değil…

Dokunmaması gereken yere dokunmamayı bilmesi.

Bütün sessizliklerimizin anlamını çözmesi değil…

Sessizliğimizi hemen kendi korkularıyla tercüme etmemesi.

Gerçek anlayış: “Seni çözdüm.” demek değildir.

Belki yalnızca: “Sende hala bilmediğim çok şey olduğunu biliyorum. Ve buna rağmen seni dinlemeye devam ediyorum.” diyebilmektir.

İnsan insana bundan daha fazla ne verebilir?

Belki sevgi bile en derin halinde budur: Anlamak için yaklaşmak, anlayamadığın yerde saygıyla durmak

ve yine de gitmemek.

Anladığını(!) sanarak gidene ise yapılabilecek bir şey yoktur… 

-Leyla Edinç

Paylaş
X

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
5.00
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

YORUMLAR - 0

Yorumunuzu yazın

Zorunlu değil

Lütfen resimde gördüğünüz kodu giriniz:

Captcha