Hukukçu olmak, yalnızca mevcut kanunları çok iyi bilmek, onları ustalıkla yorumlamak ve bu bilgiyi mesleki ya da ekonomik başarıya dönüştürmek değildir. Elbette hukuk bilgisi, güçlü muhakeme yeteneği ve kanunları doğru yorumlayabilmek mesleğin vazgeçilmez unsurlarıdır. Fakat hukukçuluğu yalnızca bunlardan ibaret görmek, hukuku adalet düşüncesinden koparmak anlamına gelir.
Kanun ile adalet her zaman aynı şey değildir. Kanun, belirli bir dönemde devlet tarafından oluşturulan ve uygulanması öngörülen kurallar bütünüdür. Adalet ise bundan daha eski ve daha büyük bir insanlık arayışıdır. Kanunlar değişebilir; hatta kimi zaman yanlış, ayrımcı veya insan onuruyla bağdaşmayan hükümler içerebilir. Tarih, bir dönem tamamen “yasal” kabul edildiği halde bugün insanlığın utançla hatırladığı uygulamalarla doludur.
Bu nedenle bir hukukçunun görevi yalnızca: “Mevcut kanun bana neye izin veriyor?” sorusunu sormak olmamalıdır.
Aynı zamanda: “Yapılan şey adil mi, insan onuruna uygun mu ve temel hakları koruyor mu?” diye de sorabilmelidir.
İşte hukukçuluğun teknik bir meslek olmaktan çıkıp toplumsal bir sorumluluğa dönüştüğü yer tam olarak burasıdır. Bir hukukçu elbette müvekkilinin haklarını en iyi şekilde savunmalı, kanunun sağladığı bütün meşru imkanları kullanmalıdır. Fakat hukuk bilgisi yalnızca daha fazla para kazanmanın, güçlü olanın çıkarlarını korumanın veya kanunlardaki boşluklardan yararlanmanın aracı haline geldiğinde hukuk, kendi varlık nedeninden uzaklaşmaya başlar. Çünkü hukukun nihai amacı yalnızca düzen yaratmak değildir. Adil bir düzen yaratmaktır.
Bu ayrım son derece önemlidir. İnsanlık tarihinde son derece düzenli biçimde işleyen fakat son derece adaletsiz olan sistemler de var olmuştur. Kanunların bulunması tek başına bir toplumu hukuk devleti yapmaya yetmez. Önemli olan o kanunların insan haklarını, özgürlüğü, eşitliği ve insan onurunu ne ölçüde koruduğudur. Bu nedenle gerçek hukukçuluk bazen mevcut sistemi savunmayı değil, ona itiraz edebilmeyi gerektirir.
Hukuka aykırı bir devlet uygulamasına karşı çıkmak, haksızlığa uğrayan bir insanın hakkını savunmak, ayrımcı bir düzenlemenin değiştirilmesi için mücadele etmek veya insanlık dışı bir uygulamanın sona erdirilmesi için hukuki yolları kullanmak da hukukçuluğun asli görevlerinden biridir.
Hatta tarihe baktığımızda hukukun ilerlemesinin çoğu zaman mevcut düzeni sorgulayan insanların mücadelesi sayesinde gerçekleştiğini görürüz. Bugün doğal kabul ettiğimiz pek çok hak, geçmişte kendiliğinden verilmedi. İnsanlar mücadele etti; hukukçular davalar açtı, mahkemelerde itiraz etti, düşünürler yazdı, toplumlar değişti ve sonunda kanunlar da değişmek zorunda kaldı.
Bu bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Kanun her zaman adaletin son sözü değildir. Bazen yalnızca o dönemin ulaştığı noktadır. Ve hukukçu, yalnızca o noktayı bilen kişi değil, gerektiğinde daha ileride olması gereken yeri de görebilen kişi olmalıdır. Bunun için hukuk bilgisi kadar vicdan, cesaret ve ahlaki muhakeme de gerekir. Çünkü adaletsizlik açıkça görüldüğü hâlde susmak da zaman zaman mevcut düzenin devamına katkıda bulunabilir. Hukuk fakülteleri insana kanunları öğretebilir. İçtihat okumayı, dava hazırlamayı, sözleşme yazmayı ve güçlü hukuki argümanlar kurmayı öğretebilir. Fakat hukukçuluğun daha derin bir sorusu vardır: Bu bilgi kimin için ve ne için kullanılacaktır?
Yalnızca kişisel başarı için mi?
Yalnızca ekonomik kazanç için mi?
Yoksa gerektiğinde sesi duyulmayanların sesini duyurmak, gücün sınırlandırılmasına katkıda bulunmak ve insan onurunu korumak için de mi?
Belki iyi hukukçu ile büyük hukukçu arasındaki fark tam burada ortaya çıkar. İyi hukukçu kanunu çok iyi bilir.
Büyük hukukçu ise kanunu bilmenin yanında, adaletin kanundan daha büyük olduğunu da unutmaz.
Çünkü hukukçunun görevi yalnızca bugün yazılmış olanı yorumlamak değildir. Gerektiğinde yanlış olanın değişmesine katkıda bulunmak ve yarının hukukunun bugünkünden daha adil olabilmesi için mücadele etmektir.
Sonuçta hukuk bir amaç değil, insanın daha özgür, daha güvenli ve daha onurlu yaşayabilmesi için oluşturulmuş bir araçtır. Bu yüzden hukukçunun sorması gereken en önemli soru yalnızca: “Kanun ne diyor?” değildir.
Asıl soru şudur: “Adalet ne gerektiriyor?”
Ve hukukçuluğun gerçek ağırlığı, bu iki cevap birbirinden uzaklaştığında hangi tarafta durulduğunda ortaya çıkar.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın