Ev nedir?
Dört duvar, bir çatı, birkaç oda mı?
Bizi yağmurdan, sıcaktan, soğuktan, rüzgardan koruyan fiziksel bir yapı mı?
Yoksa insanın yalnızca bedenini değil, ruhunu da dışarıdaki dünyadan koruduğu yer mi?
Bir evin gerçek anlamını anlayabilmek için önce şu soruyu sormak gerekir:
İnsan neden eve dönmek ister?
Çünkü insan bütün gün dünyanın içinde yaşar.
Çalışır.
Mücadele eder.
Kendini anlatmaya çalışır.
Bazen anlaşılır, bazen yanlış anlaşılır.
Eleştirilir, reddedilir, yorulur.
Başarılı olmaya, güçlü görünmeye, sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır.
Dışarıdaki dünya insandan sürekli bir şey ister.
Ev ise insana: “Burada hiçbir şey olmak zorunda değilsin. Burada yalnızca kendin olabilirsin.” diyebilen tek yer olmalıdır.
Bu yüzden ev yalnızca yaşadığımız mekan değildir.
Ev, dünyaya karşı indirdiğimiz kalkandır.
Ev mantığın mı, sevginin mi yeridir?
Elbette evde mantık olmalıdır.
Faturalar ödenmelidir.
Sorumluluklar paylaşılmalıdır.
Çocukların sınırları olmalıdır.
İnsanlar birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmelidir.
Hayat yalnızca duygularla sürdürülemez.
Ama bir ev yalnızca mantık üzerine kurulursa, zamanla bir işletmeye dönüşebilir.
Kim ne yaptı?
Kim ne kadar para kazandı?
Kim hangi sorumluluğu yerine getirmedi?
Kim haklı?
Kim haksız?
Kim daha fazla fedakarlık yaptı?
Bütün bunların konuşulması gerekir.
Fakat evin temel dili bunlara dönüşürse aynı çatı altında yaşayan insanlar bir süre sonra aile olmaktan çıkar, birbirlerinin muhasebecisi haline gelirler.
Çünkü sevginin olduğu yerde de hesap vardır ama her şey hesap değildir.
Bazen bir insan haklı olduğu halde susar.
Bazen yorgun olanın işini diğeri yapar.
Bazen kimin sırası olduğuna bakılmaz.
Bazen çözüm aranmaz; yalnızca sarılmak gerekir.
Bazen insanın ihtiyacı nasihat değil; “Seni anlıyorum.”
cümlesidir.
Ev, mantığın olmadığı yer değildir.
Mantığın sevgiyi yönetmediği yerdir.
Ev, insanın gardını indirebildiği yer olmalıdır.
Dışarıda hepimizin bir zırhı vardır.
İş yerinde başka bir yüzümüz vardır.
Toplum içinde başka.
Yabancıların yanında başka.
Bazen arkadaşlarımızın yanında bile kendimizin yalnızca belirli taraflarını gösteririz.
Çünkü insan sosyal hayatın içinde sürekli kendisini düzenler.
Ne söyleyeceğini düşünür.
Nasıl göründüğünü düşünür.
Yanlış anlaşılmaktan çekinir.
Zayıflığını gizler.
Fakat insan yirmi dört saat zırhla yaşayamaz.
Bir yerde onu çıkarması gerekir.
İşte o yer ev olmalıdır.
Ev, insanın güçlü görünmek zorunda olmadığı yerdir.
Ağlayabildiği…
Susabildiği…
Saçma bir şey söyleyebildiği…
Başarısızlığını anlatabildiği…
“Bugün iyi değilim.” diyebildiği…
Ve bütün bunlardan sonra karşısındaki insanın sevgisini kaybetmeyeceğini bildiği yer.
Belki gerçek ev duygusunun temelinde tam olarak bu vardır: Psikolojik güvenlik.
Çocuk için ev dünyanın ilk tanımıdır.
Bir yetişkin için ev hayatın bir parçasıdır.
Bir çocuk içinse başlangıçta hayatın kendisidir.
Çocuk dünyayı önce evinden öğrenir.
Sevginin ne olduğunu evde öğrenir.
Öfkenin nasıl ifade edildiğini evde öğrenir.
Bir hata yaptığında ne olacağını evde öğrenir.
İnsanların birbirlerine nasıl konuştuğunu evde öğrenir.
Bir kadına nasıl davranıldığını…
Bir erkeğe nasıl davranıldığını…
Özür dilemeyi…
Affetmeyi…
Sınır koymayı…
Saygıyı…
Şefkati…
Bütün bunların ilk dersleri çoğu zaman bir sınıfta değil, evin içinde verilir.
Üstelik çocuklar kendilerine söylenenlerden çok, gördüklerini öğrenirler.
Anne ile baba birbirlerine nasıl bakıyor?
Tartışırken birbirlerini aşağılıyorlar mı?
Birisi hata yaptığında diğeri onu küçültüyor mu?
Sevgi yalnızca çocuk başarılı olduğunda mı gösteriliyor?
Çocuk ağladığında “Ağlama!” mı deniliyor, yoksa duygusuna yer mi açılıyor?
Çünkü çocuk için ev yalnızca çocukluğunun geçtiği adres değildir.
İleride kendi içinde taşıyacağı iç sesin inşa edildiği yerdir.
Yıllar sonra o evden ayrılır.
Başka şehre gider.
Belki başka ülkeye.
Kendi evini kurar.
Ama çocukluk evinin sesi onunla birlikte gider.
Bazı insanlar yetişkin olduklarında içlerinden sürekli:
“Dikkat et.”
“Yanlış yapma.”
“Kimseye güvenme.”
“Yeterince iyi değilsin.” seslerini duyarlar.
Bazıları ise:
“Deneyebilirsin.”
“Yanlış yapabilirsin.”
“Buradayım.”
“Sen değerlisin.” duygusuyla büyür.
İşte evin görünmeyen mimarisi budur.
Duvarları yıllar sonra yıkılsa bile insanın içinde yaşamaya devam eder.
Eşler için ev bir savaş alanı olmamalıdır.
İki insanın aynı evi paylaşması yalnızca aynı yatağı, mutfağı veya faturaları paylaşması değildir.
İki ayrı çocukluk aynı eve girer.
İki ayrı aile kültürü.
İki ayrı korku.
İki ayrı alışkanlık.
İki ayrı geçmiş.
İki ayrı “ev” anlayışı.
Biri sessizliği huzur olarak öğrenmiştir, diğeri sessizliği cezalandırılmak olarak.
Biri tartışarak çözmeye alışmıştır, diğeri tartışmadan kaçmaya.
Biri sevgisini konuşarak gösterir, diğeri çalışarak.
Bu yüzden evlilikte insanlar bazen yalnızca eşleriyle değil, eşlerinin geçmişiyle de yaşamayı öğrenirler.
Fakat evin içinde en tehlikeli şeylerden biri sürekli haklı çıkma ihtiyacıdır.
Çünkü her tartışmanın sonunda bir kazanan ve bir kaybeden varsa, zamanla kaybeden aslında ilişkidir.
Bir evde:
“Kim haklı?” sorusundan daha önemli bir soru vardır:
“Biz birbirimize ne yapıyoruz?”
Bir insan tartışmayı kazanıp sevdiği insanı kaybedebilir.
Haklı olabilir ama karşısındakinin kalbinde derin bir yalnızlık bırakabilir.
Bu nedenle eşlerin yaşadığı ev mahkeme salonuna dönüşmemelidir.
Her cümlenin delil olduğu, geçmişteki hataların dosyalandığı, eski tartışmaların gerektiğinde yeniden açıldığı bir yerde sevgi nefes almakta zorlanır.
Ev, eşlerin birbirlerinin karşısında değil, hayatın karşısında yan yana durdukları yer olmalıdır.
Peki yalnız yaşayan insanın evi?
Ev kavramını yalnızca aile üzerinden tanımlamak da büyük bir hata olur.
Çünkü insan tek başına da bir yuva kurabilir.
Hatta bazen insan hayatında ilk defa yalnız yaşadığı bir evde gerçekten “evde” hisseder.
Çünkü yalnızlık ile kimsesizlik aynı şey değildir.
Bir insanın evinde başka hiç kimse olmayabilir ama huzur olabilir.
Müzik olabilir.
Kitaplar olabilir.
Sabah kahvesinin kokusu olabilir.
Pencereden giren ışık olabilir.
Sevdiği bir koltuk, yıllardır sakladığı bir fotoğraf, seyahatlerden getirdiği küçük hatıralar olabilir.
Ve en önemlisi: Kendisi olabilir.
Yalnız yaşayan insan için ev bazen başkalarından kaçtığı değil, kendisine döndüğü yer olur.
Kapıyı kapattığında sessizlik onu tehdit etmiyorsa, aksine kendisine yaklaştırıyorsa o ev eksik değildir.
Çünkü bir evi “yuva” yapan şey içindeki insan sayısı değildir. İnsanın orada kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Güzel ev ile güzel yuva aynı şey değildir.
Modern dünyada evin fiziksel görünümüne olağanüstü önem veriyoruz.
Büyük mutfaklar.
Yüksek tavanlar.
Mermer tezgahlar.
Dekorasyon.
Mobilyalar.
Bahçeler.
Manzaralar.
Bunların hepsi hayatı güzelleştirebilir.
Ama hiçbiri bir evi yuva yapmaya yetmez.
Çünkü çok güzel döşenmiş bir evde insanlar birbirlerinden korkabilir.
Devasa bir mutfakta kimse birlikte yemek yemeyebilir.
Beş yatak odalı bir evde insanlar birbirleriyle konuşmayabilir.
Milyon dolarlık bir evin içinde bir çocuk kendisini değersiz hissedebilir.
Ve küçücük bir apartman dairesinde insanlar birbirlerine sarılarak dünyanın en güvenli yerini yaratabilirler.
Bu nedenle bir evin gerçek değeri yalnızca metrekareyle ölçülemez.
Belki başka bir ölçü gerekir: İçindeki insanlar ne kadar rahat nefes alabiliyor?
Ev bazen bir insan olabilir.
Hayatın daha ileri yıllarında insan ilginç bir şey fark eder. Bazı evleri özlemez.
O evdeki insanları özler.
Çocukluğumuzun evini düşündüğümüzde bazen aslında mutfağı değil, mutfakta yemek yapan annemizi hatırlarız.
Bir koltuğu değil, orada oturan babamızı.
Bir odayı değil, kardeşimizle yaptığımız konuşmaları.
Sonra o insanlar gider.
Ev hala yerindedir.
Kapısı aynıdır.
Pencereleri aynıdır.
Belki eşyalar bile aynıdır.
Ama içeri girdiğimizde bir şey eksiktir.
O zaman anlarız: Meğer özlediğimiz bina değilmiş.
Çünkü bazı insanlar bulundukları yere “ev” duygusu verirler. Onların yanında insan savunmasını bırakabilir.
Yargılanmayacağını bilir.
Sessiz kalabilir.
Kendisi olabilir.
Belki bu yüzden bazen bir insana:
“Senin yanında kendimi evimde hissediyorum.” deriz.
Bu, sevginin en büyük cümlelerinden biridir.
Ev dış dünyanın bütün negatifliğinden arındığımız yer olabilir mi?
Tamamen değil.
Çünkü hayat kapının dışında bırakılabilecek kadar basit değildir.
İş yerindeki sıkıntıyı eve getiririz.
Kaybımızı getiririz.
Korkularımızı getiririz.
Hastalığımızı, ekonomik kaygılarımızı, geçmişimizi, hayal kırıklıklarımızı getiririz.
İnsan kapının önünde ruhunu çıkarıp içeri giremez.
Bu nedenle iyi bir ev negatifliğin hiç olmadığı yer değildir.
Negatifliğin sevgiyle taşınabildiği yerdir.
İnsan ağlayabilir ama yalnız bırakılmaz.
Öfkelenebilir ama aşağılanmaz.
Hata yapabilir ama değersizleştirilmez.
Başarısız olabilir ama sevgisini kaybetmez.
Susabilir ama unutulmaz.
Bir evin huzurlu olması, içinde hiç tartışma yaşanmaması değildir.
Tartışmadan sonra insanların birbirlerine geri dönebilmeleridir.
Evde özgürlük de olmalıdır.
Sevgi adına yapılan en büyük yanlışlardan biri, yakınlığı sınırsız erişim hakkı sanmaktır.
Oysa aynı evde yaşayan insanların birbirlerine ait olmadıkları unutulmamalıdır.
Çocukların bile mahremiyeti vardır.
Eşlerin kendi düşünceleri, arkadaşlıkları, sessizlikleri ve yalnız kalma ihtiyaçları vardır.
Birbirini seven insanların sürekli birlikte olması gerekmez.
Sağlıklı bir ev: “Biz” olabilmenin yanında “ben” kalabilmeye de izin verir.
Çünkü sevginin amacı insanı kendisine bağımlı hale getirmek değil, onun kendisi olabileceği güvenli alanı yaratmaktır.
Bence evin en güzel hali şudur: Birbirimize yakın olabilecek kadar sevgi, birbirimizden uzaklaşabilecek kadar güven.
İnsan bazen evini içinde taşır.
Çocukluk evimiz kaybolabilir.
Anne babamız ölebilir.
Evliliğimiz bitebilir.
Çocuklarımız büyüyüp başka şehirlere gidebilir.
Bir ülkeyi bırakıp başka bir ülkeye göçebiliriz.
Hayat boyunca birçok ev değiştiririz.
Ve sonunda insan en zor şeyi öğrenir:
Kendi içinde de bir ev kurmak zorundadır.
Çünkü bütün sığınaklar geçicidir.
İnsanların sevgisi bile sonsuza kadar bizimle kalmayabilir.
Bir gün insan kendi sessizliğinin içinde yaşayabilmelidir.
Kendi geçmişiyle barışabilmeli.
Kendi hatalarını affedebilmeli.
Kendi yalnızlığından korkmamalı.
Kendisini sürekli başkalarının onayında aramamalı.
İşte o zaman insan nereye giderse gitsin tamamen evsiz kalmaz.
Çünkü en sonunda kendisinin de kendisine yuva olabileceğini öğrenmiştir.
O halde ev nasıl olmalı?
Ev kusursuz olmak zorunda değildir.
Dağınık olabilir.
Küçük olabilir.
Eski olabilir.
Bazen içinde tartışmalar olabilir.
Kapılar biraz sert kapanabilir.
Çocuklar ağlayabilir.
Eşler birbirlerini anlamakta zorlanabilir.
Hayatın bütün karmaşası o kapının içinden geçebilir.
Ama bir şey değişmemelidir: İnsan orada kendi değerinden şüphe etmek zorunda kalmamalıdır.
Çocuk eve geldiğinde korkmamalıdır.
Eşlerden biri diğerinin ayak sesini duyduğunda gerilmemelidir.
İnsan söyleyeceği her kelimeyi tartmak zorunda kalmamalıdır.
Sessizlik ceza olarak kullanılmamalıdır.
Sevgi ödül gibi dağıtılmamalıdır.
Hatalar insanın karakterine dönüştürülmemelidir.
Ve hiç kimse: “Bu evde kendim olursam sevilmem.”
diye düşünmemelidir.
Çünkü insan dışarıdaki dünyada zaten yeterince sınanıyor.
Evin görevi ona bir sınav daha hazırlamak değildir.
Ev biraz merhamet olmalıdır.
Biraz sessizlik.
Biraz kahkaha.
Biraz dağınıklık.
Bir sofranın etrafında anlatılan hikayeler.
Gece herkes uyuduktan sonra yanan küçük bir ışık.
Birinin “Geldin mi?” diye seslenmesi.
Kimsenin seslenmediği bir evde ise insanın kendisine güzel bir kahve hazırlayıp pencerenin önüne oturabilmesi…
Çünkü ev bazen kalabalıktır.
Bazen iki kişidir.
Bazen çocuk sesleriyle doludur.
Bazen yalnızca bir insan ve onun sessizliğidir.
Ama bütün biçimlerinde aynı şeyi söyleyebilmelidir:
“Dışarıda ne yaşadıysan yaşadın. Artık buradasın.”
“Eve dönmek!” dediğimiz şey de aslında bir adrese dönmek değildir. İnsanın korkmadan ağlayabildiği, utanmadan gülebildiği, başarısız olduğunda küçülmediği, yorulduğunda dinlenebildiği, sustuğunda da sevildiğini bildiği yere dönmesidir.
Ve hayat boyunca kurmaya çalıştığımız en önemli ev de budur: Kapısını kapattığımızda dünyayı dışarıda bırakabildiğimiz değil; kapısını kapattığımızda kendimizi yeniden bulabildiğimiz ev.
Gerçek ev insanı yalnızca yağmurdan, soğuktan ve fırtınadan korumaz. Bazen insanın içindeki fırtınanın da dinebildiği yerdir.
Ve bir gün çocuklarımız o evden ayrıldıklarında, eşimiz yıllar sonra birlikte yaşadığımız günleri hatırladığında ya da biz tek başımıza geçmişimize dönüp baktığımızda, geriye evin büyüklüğü, mobilyaların değeri veya duvarların rengi kalmayacaktır.
Geriye tek bir duygu kalacaktır: “Ben orada güvende miydim?”…
“Ben orada sevildim mi?”…
Hepsinden önemlisi: “Ben o evde kendim olabildim mi?”
Eğer cevabımız “Evet”se…
İşte o zaman orası yalnızca yaşadığımız bir yer değil,
gerçekten evimizdir.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın