Bodrum’dan İngiltere’ye, İngiltere’den Amerika’ya uzanan bir yaşam yolculuğu…
Bazı yolculuklar vardır, insan yalnızca başka bir ülkeye gitmek için çıkmaz yola. Kendisini tanımak, sınırlarını keşfetmek, dünyayı başka insanların gözünden görebilmek için de gider.
Benim İngiltere yolculuğum da böyle başladı…
Bodrum’da yaşadığım yıllarda İngilizcemin eksikliğini giderek daha fazla hissediyordum. Farklı ülkelerden insanlarla tanışıyor, başka kültürleri merak ediyor, onların dünyalarını anlamaya çalışıyordum. Ama dillerini yeterince bilmemek, bazen insanın söylemek istediği onca sözü içinde bırakıyordu. Anlatacak çok şeyim vardı; yalnızca kelimelerim yetmiyordu.
İngilizce öğrenmeye karar verdim.
Ama benim için bir dili öğrenmek, yalnızca kelimeleri ezberlemek ya da dil bilgisi kurallarını bilmek değildi. O dilin konuşulduğu evlerde yaşamak, insanların sofralarına oturmak, günlük alışkanlıklarını görmek, sevinçlerine ve sıkıntılarına tanıklık etmek istiyordum.
Bu yüzden İngiltere’ye Au-pair olarak gitmeyi tercih ettim.
Bir İngiliz ailesinin yanında yaşayacak, yaklaşık altı yaşlarındaki ikiz çocuklarına bakacaktım. Sabahları onları arabayla okula bırakacak, okul çıkışında alacak, aradaki saatlerde de kendi İngilizce kursuma gidecektim.
Kulağa ne kadar güzel, ne kadar kolay geliyordu…
Oysa hayat, insanın önüne bazen en büyük derslerini hiç beklemediği anlarda çıkarıyor.
Daha ilk gün bana arabanın anahtarlarını verdiler.
Düşünün…
Hiç tanımadığım bir ülkedeyim. Yolları bilmiyorum. İngilizcem derdimi anlatmaya ancak yetiyor. Üstelik direksiyon alıştığım tarafta değil, trafik ters yönden akıyor.
Ve ben, bütün bunların ortasında, iki küçük çocuğun sorumluluğunu taşıyorum.
İnsan bazen korktuğunu bile söyleyemez. Çünkü korkusunu anlatacak kelimeleri henüz öğrenmemiştir.
O günlerde cesaretin ne demek olduğunu bir kez daha öğrendim. Cesaret, korkmamak değildi. Korkuya rağmen direksiyonun başına geçmek, çocukları güvenle okula götürmek, bilmediğim yollarda kendi yolumu bulmaya çalışmaktı.
Her gün biraz daha alıştım. Her gün biraz daha öğrendim.
Yalnızca İngilizceyi değil, kendi ayaklarımın üzerinde durmanın, hiç tanımadığım bir ülkede hayat kurabilmenin ne demek olduğunu da…
Bir İngiliz evinin içinde hayat…
Bir ailenin yanında yaşamak, bir ülkeyi turist olarak gezmekten çok farklıdır.
Bir turist sokakları, müzeleri, tarihi binaları görür. Oysa bir evin içinde yaşadığınızda, o ülkenin gerçek hayatına dokunursunuz.
Sabahların nasıl başladığını, çocukların nasıl yetiştirildiğini, sofraların nasıl kurulduğunu, aile bireylerinin birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu görürsünüz.
İngiltere’de kaldığım süre boyunca benim için en ilginç deneyimlerden biri de buydu.
Çocukların okul saatleri, evin günlük düzeni, aile yaşamının kendine özgü ritmi… Her şey benim alıştığım hayattan farklıydı.
İngiliz aile yaşamında çocukların küçük yaşlardan itibaren kendi sorumluluklarını öğrenmelerine, günlük yaşamın belli bir düzen içinde sürdürülmesine verilen önemi yakından gözlemleme fırsatım oldu.
Benim geldiğim coğrafyada ise aile hayatı çoğu zaman daha iç içe, daha hareketliydi. Bodrum’da kapılar daha kolay açılır, sofralar bir anda kalabalıklaşır, bir kahve içmek için uğrayan misafir saatlerce oturabilirdi.
İngiltere’de tanıdığım aile yaşamının ise kendine özgü bir düzeni, mahremiyeti ve kişisel alan anlayışı vardı.
Bunların hiçbiri diğerinden daha güzel ya da daha doğru değildi. Yalnızca farklıydı.
Ve ben farklılıkları gözlemlemeyi, insanların neden başka türlü yaşadıklarını anlamaya çalışmayı her zaman sevdim.
Çocuklarla geçirdiğim zaman da bana çok şey öğretti.
Bir çocuğun dünyasına girebilmek için bazen kusursuz bir dil bilmenize gerek yoktur. Bir gülümseme, birlikte oynanan bir oyun, örülen bir kazak ya da içten gelen bir şefkat, kelimelerin anlatamadığı pek çok şeyi anlatabilir.
Onlar benim İngilizce öğrenme yolculuğumun bir parçası oldular. Ben de onların çocukluk anılarının küçük bir parçası oldum. Üstelik arabada birlikte “Onun arabası var güzel mi güzel” parçasını Türkçe bile söyledik…
Kim bilir, bugün o iki küçük çocuk nerelerdedir, nasıl bir hayat yaşıyorlardır…
Belki de yıllar sonra, Türkiye’den gelen ve sürekli üşüyen o genç kadını hatırlıyorlardır.
Yabancı bir ülkede insanın kendi dilini duyması…
İngilizce kursum haftada yalnızca iki gün, ikişer saatlik derslerden oluşuyordu.
Oysa benim öğrenmek istediğim o kadar çok şey vardı ki…
Sınıfımda bir Türk kızıyla tanıştım.
Saliha…
Basın Yayın’da okuyordu. Eğitimine bir süre ara vermiş, İngilizce öğrenmek için İngiltere’ye gelmişti.
İnsan, yabancı bir ülkede kendi dilini konuşan biriyle karşılaştığında garip bir yakınlık hissediyor. Daha önce hiç tanımadığınız bir insan, yalnızca aynı dili konuştuğunuz için bir anda size çok tanıdık gelebiliyor.
Saliha ile dostluğumuz böyle başladı.
Sonra hayat karşıma bir başka güzel insan çıkardı.
Aysel…
Kaldığım ailedeki hanımla daha önce aynı işyerinde çalışmış bir Türk kadınıydı. Benim Türk olduğumu öğrenince ziyaretime geldi.
Bazen hayatınızın en değerli dostlukları, hiç planlamadığınız karşılaşmalarla başlar.
Aysel ile tanışmamız da öyle oldu.
O gün başlayan dostluğumuz, yılların, ülkelerin ve aramıza giren binlerce kilometrenin değiştiremediği bir bağa dönüştü.
Aysel ve ailesi hafta sonları evlerini bana açtılar.
Bir insanın size evinin kapısını açması güzeldir. Ama yabancı bir ülkede, kendi evinizden ve sevdiklerinizden uzaktayken, bir ailenin sizi kendi ailesinden biri gibi karşılaması bambaşka bir duygudur.
O evde yalnızca misafir değildim.
Kendimi ait hissedebildiğim, kendi dilimde konuşabildiğim, memleketten söz edebildiğim, bazen kahkahalarla gülebildiğim bir yerim vardı.
İnsanın ailesinden uzakta olduğu zamanlarda, kendisine aile sıcaklığı veren insanları unutması mümkün mü?
Aysel ve ailesi benim için hep o sıcaklığın adı oldular.
Saliha ile de Aysel ile de ne çok şey paylaştık…
Gençliğimizin heyecanlarını, hayallerimizi, yaşadığımız değişimleri, hayatın önümüze çıkardığı sürprizleri…
Yıllar geçti.
Saliha bir İngiliz ile evlendi ve İngiltere’de yaşamaya devam etti. Benim yolum ise önce yeniden Türkiye’ye, sonra Amerika’ya uzandı.
Ama dostluğumuz hiç bitmedi.
Londra, Bodrum, İstanbul, Amerika…
Haritalarda birbirinden uzak görünen bu yerler, bizim dostluğumuzun içinde birbirine bağlandı.
En son temmuz ayında İngiltere’ye gittiğimde ikisini de gördüm.
Yıllar yüzlerimize başka ifadeler, hayatlarımıza başka hikayeler eklemişti belki. Ama birbirimize baktığımızda gördüğümüz o eski sıcaklık hiç değişmemişti.
Bazı insanlarla yıllarca görüşmeseniz bile yeniden bir araya geldiğinizde, sanki dün ayrılmışsınız gibi kaldığınız yerden devam edersiniz.
İşte gerçek dostluk biraz da budur.
Zamanın eskitemediği, mesafelerin uzaklaştıramadığı, hayatın farklı yönlere savuramadığı bir yakınlık…
Bugün geriye dönüp baktığımda, İngiltere’nin bana kazandırdığı en değerli şeylerden birinin bu iki güzel insan olduğunu düşünüyorum.
İyi ki yollarımız kesişmiş…
İyi ki hayatıma dokunmuşlar…
Ve iyi ki bunca yıl sonra hala birbirimizin hayatındayız.
Kitaplarla kurduğum küçük dünyam…
İngiltere’de yaşarken bir Türk kütüphanesi keşfettim.
Benim için o kütüphane yalnızca kitap ödünç aldığım bir yer değildi.
Bodrum’dan, alıştığım hayattan, kendi dilimde konuştuğum insanlardan uzaktaydım. Bazen insanın ana dilinde yazılmış birkaç satır okuması bile kendisini evinde hissetmesine yetiyor.
Her hafta kütüphaneye gidiyor, kitaplar alıyor, bir sonraki hafta okuduklarımı götürüp yenilerini seçiyordum.
Kitaplar benim için hep başka hayatlara açılan kapılar oldu. İngiltere’de ise aynı zamanda kendi dünyama açılan bir kapıya dönüştüler.
Dışarıda bilmediğim sokaklar, alışmaya çalıştığım bir dil, farklı bir yaşam vardı.
Kitaplarımı açtığımda ise tanıdığım kelimeler, bildiğim duygular ve kendime ait bir dünya beni bekliyordu.
Yanımda Türkiye’den götürdüğüm kitapları da o kütüphaneye bıraktım.
Çünkü kitapların yalnızca bir kişinin rafında durmak için değil, elden ele dolaşmak, başka insanların hayatlarına dokunmak için var olduğuna inanıyordum.
Türkiye’ye döndükten sonra da kütüphaneyi unutmadım.
Bir sürü kitap gönderdim.
Belki benim bıraktığım kitaplardan birini, yıllar sonra benim gibi memleketinden uzakta yaşayan başka bir genç kadın okudu.
Belki o da bir kitabın sayfaları arasında kendi evinin sıcaklığını buldu.
Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.
Ama bilmek zorunda da değilim.
Bazı güzellikler, kime ulaştığını görmeseniz bile paylaşmaya değer.
Bodrum güneşinden İngiltere’nin gri gökyüzüne…
İngiltere’ye gittiğimde eylül ayıydı.
Benim için eylül, Bodrum’un en güzel zamanlarından biridir.
Yazın kalabalığı yavaş yavaş çekilirken deniz hala sıcaktır. Güneş daha yumuşak, akşamlar daha sakindir. Gökyüzü berraktır. İnsan, günün her saatinde doğanın başka bir güzelliğini görür.
Ben böyle bir eylülden çıkıp İngiltere’ye gitmiştim.
Ve orada hep üşüdüm.
Yalnızca havanın soğukluğundan mıydı, bilmiyorum.
Belki alıştığım güneşin eksikliğiydi. Belki Bodrum’un deniz kokusunu, açık gökyüzünü, insanın yüzüne dokunan o sıcak rüzgarını özlüyordum.
İngiltere’nin kendine özgü güzellikleri vardı elbette.
Yeşilin her tonunu görebildiğim doğası, yağmurla ıslanmış sokakları, eski evleri, bahçeleri, kendine has sakinliği…
Ama benim içimde başka bir iklim yaşıyordu.
Ben güneşle büyümüş bir kadındım.
Güneş yalnızca bedenimi değil, ruhumu da ısıtıyordu.
Çocuklar bile benim sürekli “Burası çok soğuk!” dememe alışmışlardı.
Örgü ördüğümü öğrenen anneanneleri bana ipler getirdi.
Ben de hem kendime hem çocuklara kazaklar ördüm.
Ne güzel bir hatıradır bu…
Bir yanda hiç alışamadığım İngiliz soğuğu, diğer yanda ellerimle ördüğüm kazakların sıcaklığı…
Belki de o günlerde kendime ve çocuklara yalnızca kazak örmüyordum. Yabancı bir ülkede, alışmaya çalıştığım bir hayatın içinde, küçük küçük aidiyet duyguları da örüyordum.
Her ilmekte biraz sabır, biraz sevgi, biraz da memleket özlemi vardı.
Farklı kültürler, farklı sofralar ve unutamadığım bir koku…
Bodrum’da yaşarken farklı ülkelerin mutfaklarını tanımaya başlamıştım.
Yeni yemekler denemeyi, başka kültürlerin sofralarını keşfetmeyi seviyordum.
İngiltere’de de bu merakım devam etti.
Farklı ülkelerden insanlarla tanıştım. Onların yemeklerini, alışkanlıklarını, yaşam biçimlerini öğrendim.
Bir ülkeyi tanımanın en güzel yollarından biri de sofrasına oturmaktır.
Çünkü yemek yalnızca karın doyurmak değildir.
Bir ailenin geçmişidir, çocukluğudur, bayramlarıdır, annesinden öğrendiği tariflerdir. Bir ülkenin iklimini, tarihini, göçlerini ve kültürünü de taşır içinde.
Ben de onlara Türk yemekleri yaptım.
Sofralar kurdum.
Kendi kültürümden tatları paylaşırken, bir bakıma Bodrum’dan, Türkiye’den, kendi hayatımdan küçük parçalar sunuyordum.
Bir yemeği paylaşmak, bazen uzun uzun konuşmaktan daha çok şey anlatır.
Ama bütün bu farklı lezzetlerin arasında, İngiltere’de bir türlü alışamadığım bir şey vardı.
Bacon!
Her sabah ızgarada pişirilen bacon kokusuyla uyanmak…
Üstelik temizlenmeden tekrar tekrar kullanılan ızgarada biriken o ağır kokunun her geçen gün daha da dayanılmaz hale gelmesi…
Bugün bile düşündüğümde burnuma gelir sanki. Ve çocuklarım yediği halde hala ben yiyemiyorum.
İnsan bazı kokuları ömrü boyunca unutamıyor.
Benim İngiltere anılarımın içinde o sabah kokusunun da kendine ait, hiç de hoş olmayan bir yeri var!
Belki de bu yüzden İngiltere’den döndüğümde neredeyse sıfır bedene düşmüştüm.
İki yıl kalmayı planlayarak çıktığım o yolculuk, yalnızca yedi ay sürdü.
Çünkü bir noktadan sonra anladım ki insan, başka bir ülkenin dilini öğrenebilir, kültürünü sevebilir, insanlarıyla dost olabilir…
Ama yaşadığı yerin ruhuna dokunamıyorsa, orada kendisini tamamlanmış hissedemiyor.
Benim ruhum ise güneşi arıyordu.
Ve yıldızları…
Yıldızlarını kaybeden bir kadın…
İngiltere’de geçirdiğim yedi ay boyunca geceleri gökyüzüne baktığımda, hatırladığım kadarıyla bir kez bile yıldızları göremedim.
Belki bulutlardı, belki yaşadığım yerin ışıklarıydı, belki de benim gökyüzüne baktığım geceler hep yanlış gecelerdi.
Ama benim hatırladığım İngiltere gökyüzü, yıldızsız bir gökyüzüydü.
Bodrum’da ise yıldızlar hayatımın bir parçasıydı.
Geceleri başımı kaldırdığımda gökyüzünün o sonsuz derinliğini görmek, yıldızların altında hayaller kurmak, bazen hiçbir şey düşünmeden yalnızca göğe bakmak…
Bunlar benim için sıradan şeyler değildi.
Denizin üzerinde parlayan ay, karanlığın içinde ışıldayan yıldızlar, insanın kendisini evrenin küçücük ama anlamlı bir parçası gibi hissetmesi…
Ben bütün bunlarla büyümüştüm.
İngiltere’de eksikliğini en derinden hissettiğim şeylerden biri buydu.
Güneşsizliğe belki alışabilirdim.
Soğuğa da…
Farklı yemeklere, başka bir dilde yaşamaya, tanımadığım sokaklarda yolumu bulmaya da…
Ama yıldızsız bir gökyüzüne alışamıyordum.
Çünkü benim için yıldızlar yalnızca gökyüzünde parlayan ışıklar değildi.
Özgürlüktü.
Sonsuzluktu.
Umut etmekti.
Ne kadar uzağa gidersem gideyim, başımı kaldırdığımda kendimi aynı evrenin içinde, aynı gökyüzünün altında hissedebilmekti.
Ve ben, yıldızları göremediğim bir yerde yaşamak istemiyordum.
İki yıl kalmayı düşündüğüm İngiltere’den yedi ay sonra Türkiye’ye döndüm.
Dönerken kendime bir söz verdim:
“Bir daha yurt dışına yalnızca kısa tatiller için gideceğim. Yaşamak için değil…”…
O gün bu sözü bütün kalbimle verdiğime eminim.
Ama hayatın bizim planlarımızdan çok daha farklı bir hikaye yazabildiğini henüz bilmiyordum.
Üç yıl sonra… Amerika!
İngiltere’den döndükten üç yıl sonra Amerika’ya yerleştim.
İnsanın kendi kendine verdiği sözleri bile değiştirebilen bir hayat bu…
Ama bu kez gittiğim yer Miami’ydi.
Güneşin yılın büyük bölümünde kendisini gösterdiği, denizin, sıcak havanın ve açık gökyüzünün hayatın bir parçası olduğu bir şehir…
Bodrum’dan binlerce kilometre uzaktaydım.
Başka bir kıtada, başka bir ülkede, başka bir hayatın içindeydim.
Ama Miami’de gökyüzüne baktığımda kendimi İngiltere’deki kadar uzak hissetmiyordum.
Çünkü güneş vardı.
Çünkü geceleri yıldızları görebiliyordum.
Belki de insanın bir yere ait hissetmesi yalnızca orada doğmasıyla, o ülkenin dilini konuşmasıyla ya da yıllarca aynı sokaklarda yaşamasıyla ilgili değildir.
Bazen bir şehrin ışığı, denizinin kokusu, gökyüzünün rengi size çocukluğunuzu hatırlatır.
Bazen hiç tanımadığınız bir yer, çoktan tanıdığınız bir duyguyu yeniden yaşatır.
Miami benim için biraz da böyleydi.
Yeni bir hayatın başlangıcıydı.
Ama gökyüzü bana hiç yabancı değildi.
Yıllar sonra geriye baktığımda…
Bugün İngiltere’de geçirdiğim o yedi ayı düşündüğümde, yalnızca üşüdüğüm günleri, bacon kokusuyla uyandığım sabahları ya da göremediğim yıldızları hatırlamıyorum.
O genç kadını da hatırlıyorum.
Bilmediği bir ülkede, yeterince konuşamadığı bir dille, ters yönden akan trafikte iki küçük çocuğu okula götüren o genç kadını…
Korkmasına rağmen vazgeçmeyen, öğrenmeye çalışan, merak eden, insanlarla tanışan, dostluklar kuran, kitaplar okuyan, kazaklar ören, sofralar hazırlayan o genç kadını…
İngiltere bana yalnızca İngilizce öğretmedi.
Kendi sınırlarımı tanımayı öğretti.
Bir insanın başka bir kültürün içinde yaşayarak ne kadar çok şey öğrenebileceğini gösterdi.
Dostluğun aynı dili konuşmaktan çok daha derin bir anlamı olduğunu, ama insanın kendi dilinde kurduğu dostlukların da gurbeti nasıl hafifletebildiğini öğretti.
Aysel’i ve Saliha’yı kazandırdı bana.
Yıllar geçse de içimde aynı sıcaklıkla taşıdığım iki güzel insanı…
Ve belki de en önemlisi, nerede yaşamak istediğimi değil, nasıl bir yerde mutlu olabileceğimi anlamamı sağladı.
Ben dünyanın farklı yerlerini görmeyi, başka kültürleri tanımayı, insanların hayatlarına dokunmayı hep sevdim.
Ama bütün bu yolculukların içinde, kendimle ilgili hiç değişmeyen bir gerçeği de öğrendim:
Ben güneşi seven, denizi özleyen, geceleri başını kaldırıp yıldızları görmek isteyen bir kadınım.
Yıllar içinde ülkeler değiştirdim. Farklı şehirlerde yaşadım. Başka diller öğrendim, başka hayatlara tanıklık ettim.
Ama içimdeki o Bodrumlu genç kadın hiç değişmedi.
Hala güneşi görünce mutlu oluyor.
Hala denizin kokusunu içine çekmek istiyor.
Hala gökyüzüne baktığında yıldızları arıyor.
Ve bugün biliyorum ki insan bazen kendisini bulmak için çok uzaklara gitmek zorunda kalıyor.
Ben İngiltere’ye İngilizce öğrenmek için gitmiştim.
Orada dostluğu, cesareti, özlemi, başka kültürlerle birlikte yaşamayı ve kendi içimdeki aidiyet duygusunu daha yakından tanıdım.
Amerika’ya yerleştiğimde ise bir zamanlar yıldızlarını kaybettiğini düşünen o genç kadının, aslında onları hiç kaybetmediğini anladım.
Yıldızlar hep oradaydı.
Bazen bulutların ardında, bazen başka bir kıtanın gökyüzünde…
Bazen de insanın kendi içinde.
Çünkü insan nereye giderse gitsin, kendi gökyüzünü de beraberinde götürüyor.
Ve ben, hayat beni dünyanın neresine götürürse götürsün, başımı kaldırdığımda yıldızlarımı görebildiğim sürece, kendime ait bir yer bulabileceğimi biliyorum…
✨ ✨ ✨
-Leyla Edinç
Yorum Yap