Bazı insanlara çok konuşurum ben…
Bazen aynı şeyleri tekrar tekrar anlatırım. Bazen küçücük bir meseleyi saatlerce konuşmak isterim. Bazen de karşımdaki insanın çoktan kapattığı bir konuyu yeniden açarım.
Biliyorum, kimi zaman yorucu olabiliyorum.
Hatta bundan şikayet ettikleri zamanlar da oluyor. Bazen açıkça dile getiriyorlar, bazen de kısa süreli suskunluklarıyla, yüzlerindeki bıkkınlıkla, konuyu değiştirme çabalarıyla hissettiriyorlar.
Ben o suskunlukları fark ediyorum.
Söylenmeyen sözleri, dinlenmek istenmeyen cümleleri, bir an önce bitmesi beklenen konuşmaları anlayabiliyorum.
Ama onların bilmediği bir şey var…
Ben, en çok kaybetmeye yaklaştığım zamanlarda konuşurum.
Bir insanı, bir dostluğu, bir sevgiyi ya da hayatımda değer verdiğim herhangi bir bağı kaybetmek üzere olduğumu hissettiğimde, içimde bir şeyler telaşlanmaya başlar.
Sanki zaman daralıyordur.
Sanki biraz daha konuşursam, biraz daha anlatırsam, içimde birikenleri doğru kelimelerle ifade edebilirsem, henüz kopmamış olan o son bağı kurtarabilirmişim gibi gelir.
“Belki beni yanlış anlamıştır.” derim.
Belki ne hissettiğimi yeterince anlatamamışımdır.
Belki benim gördüğüm bir şeyi o görememiştir.
Belki de bütün mesele, birbirimizi gerçekten dinleyemememizdir.
Ve ben, bütün bu ihtimallerin peşinden giderim.
Çünkü insan, değer verdiği birini kaybetmek istemediğinde yalnızca karşısındakiyle değil, kendi içinde büyüyen çaresizlikle de konuşur.
Her cümlesinin içine biraz umut koyar.
Her açıklamasında, anlaşılabilmek için yeni bir kapı aralar.
Her sorusunda, henüz verilmemiş bir cevabın bir şeyleri değiştirebileceğine inanmak ister.
Benim çok konuşmamın altında da çoğu zaman bu vardır.
Henüz vazgeçmemiş olmam…
Belki bir kez daha anlatırsam anlayacaktır.
Belki bu defa gerçekten dinleyecektir.
Belki benim için ne kadar önemli olduğunu fark edecektir.
Belki de o çoktan uzaklaşmış olsa bile, ben aramızdaki mesafeyi birkaç samimi cümleyle kapatabileceğimdir.
İşte bu yüzden konuşurum.
Kırıldığımda konuşurum.
Üzüldüğümde konuşurum.
Bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissettiğimde konuşurum.
Karşımdaki insanın bana yabancılaşmaya başladığını fark ettiğimde, içimdeki o tanıdık sıcaklığı yeniden bulabilmek için konuşurum.
Bazen kendimi anlatmaya çalışırım, bazen onu anlamaya…
Bazen geçmişte yaşadığımız güzel şeyleri hatırlatırım. Bazen birlikte kurduğumuz hayalleri, verdiğimiz sözleri, paylaştığımız duyguları…
Çünkü benim için bir insanı hayatımdan çıkarmak, yalnızca onunla görüşmemek değildir.
Birlikte yaşanmış zamanları, biriktirilmiş anıları, alışkanlıkları, güveni ve belki de bir daha aynı şekilde yaşanamayacak duyguları geride bırakmaktır.
Bunun kolay olmadığını bilirim.
Bu yüzden, gerçekten değer verdiğim bir insanla aramdaki bağın kopmasına seyirci kalmak istemem.
Bir şeyler yapılabilecekse yapmak, söylenebilecek bir söz varsa söylemek, düzeltilebilecek bir yanlış varsa düzeltmek isterim.
Ama bütün bunları yaparken bazen karşımdaki insanın sessizliğini de taşımaya çalışırım.
Onun söylemediği sözlerin yerine kendi cümlelerimi koyarım.
Onun göstermediği çabanın eksikliğini, biraz daha fazla çabalayarak kapatabileceğimi sanırım.
Ve farkında olmadan, iki insanın birlikte sürdürmesi gereken bir ilişkiyi tek başıma ayakta tutmaya çalışırım.
Oysa zamanla öğrenir insan…
Bir ilişkiyi kurtarmak için iki kişinin de orada olması gerekir.
Birinin konuşmaya, diğerinin dinlemeye; birinin anlamaya, diğerinin anlaşılmaya gönüllü olması gerekir.
Çünkü ne kadar çok konuşursanız konuşun, karşı tarafın artık duymak istemediği bir yerde kelimelerinizin gücü tükenir.
Ne kadar içten anlatırsanız anlatın, bir insanın anlamaya niyeti yoksa en doğru cümleler bile ona ulaşamaz.
Ve insan, bir süre sonra yalnızca karşısındakinin kendisini anlamadığını değil, kendi sesinin de artık kendisine iyi gelmediğini fark eder.
İşte benim suskunluğum tam da o noktada başlar.
Birdenbire değil…
Yavaş yavaş…
Önce aynı şeyleri anlatmaktan vazgeçerim.
Sonra sorularım azalır.
Eskiden saatlerce üzerinde durduğum konular artık birkaç kelimeyle kapanır.
Bir zamanlar mutlaka açıklama yapma ihtiyacı duyduğum yanlış anlaşılmaların üzerinde durmamaya başlarım.
Eskiden beni üzen bir davranışı neden yaptığını sormam.
Kırıldığımda anlatmam.
Özlediğimde söylemem.
İçimde birikenleri paylaşmak için doğru zamanı kollamam.
Çünkü artık mesele, anlatacak bir şeyimin kalmaması değildir.
Anlatmanın bir şeyleri değiştirebileceğine dair umudumun tükenmesidir.
İnsan bazen öyle bir noktaya gelir ki söyleyecek yüzlerce sözü olmasına rağmen tek bir cümle kurmak istemez.
Çünkü o sözlerin karşılık bulmayacağını düşünür.
Yine aynı yere dönmekten, yine aynı hayal kırıklığını yaşamaktan, yine kendisini anlatmak zorunda kalmaktan yorulmuştur.
Ve bir gün, daha önce defalarca konuşmak için çabaladığı insanın karşısında sessizce durur.
Ne hesap sorar ne açıklama bekler.
Ne geçmişi hatırlatır ne geleceğe dair bir şey konuşur.
Sadece susar.
Belki karşısındaki insan bu sessizliği bir rahatlama olarak görür.
Artık tartışma yoktur.
Uzun konuşmalar yoktur.
Tekrar tekrar sorulan sorular, yapılan açıklamalar, dile getirilen kırgınlıklar yoktur.
Belki de her şeyin düzeldiğini düşünür.
Oysa bazen bir insanın sessizliği, huzura kavuştuğunun değil, artık mücadele etmek istemediğinin işaretidir.
Bazen en büyük uzaklaşmalar, kapıların çarpılmasıyla değil, konuşmaların yavaş yavaş sona ermesiyle başlar.
Ve benim için en acı olan da budur.
Çünkü ben sustuğumda, içimdeki bütün duygular bir anda yok olmaz.
Sevgi hemen bitmez.
Özlem bir anda kaybolmaz.
Geçmişte yaşanan güzel şeyler hafızamdan silinmez.
Ama bütün bunların yanında, artık kendimi anlatmak için çaba göstermek istemeyen başka bir yanım ortaya çıkar.
O yanım, kendi kendine şöyle der:
"Ben elimden geleni yaptım. Anlatmaya çalıştım. Anlamaya çalıştım. Bekledim. Umut ettim. Bir şeylerin değişebilmesi için defalarca aynı kapıyı çaldım. Ama artık o kapının önünde daha fazla beklemek istemiyorum."…
İşte o zaman sessizleşirim.
Bu sessizlik bir ceza değildir.
Karşımdaki insanı pişman etmek, yokluğumu hissettirmek ya da bana geri dönmesini sağlamak için seçtiğim bir yöntem de değildir.
Bu, kendi içimde verdiğim bir karardır.
Artık beni duymayan birine kendimi duyurmak için daha fazla çabalamayacağımın kararı…
Artık yalnızca benim gayretimle ayakta duran bir bağın bütün sorumluluğunu taşımayacağımın kararı…
Artık kendimi anlatırken kendimden eksilmeyeceğimin kararı…
Ve bazen bu kararın ardından insan, en çok konuştuğu kişiye karşı en sessiz haline dönüşür.
Bir zamanlar gününün en küçük ayrıntısını bile paylaşmak istediği insana anlatacak hiçbir şeyi yokmuş gibi davranmaz; gerçekten de artık anlatma ihtiyacı duymaz.
Çünkü duygusal yakınlık yalnızca birini sevmekle değil, onunla paylaşma isteğini canlı tutabilmekle de ilgilidir.
O paylaşma isteği kaybolduğunda, insanın içinde çok derin bir mesafe oluşur.
Yan yana olsanız bile uzaksınızdır.
Aynı masada otursanız bile birbirinizin hayatında eskisi kadar yeriniz yoktur.
Ve bazen, bir zamanlar saatlerce konuşan iki insanın arasında artık yalnızca nezaket cümleleri kalır.
Bu yüzden benim çok konuşmamdan şikayet eden insanlar, belki de asıl benim suskunluğumdan endişe etmelidir.
Çünkü ben konuşurken hala bir şeylerin değişebileceğine inanıyorumdur.
Hala aramızda kurtarılabilecek bir bağ olduğunu düşünüyorumdur.
Hala bir açıklamanın, bir özrün, samimi bir konuşmanın ya da karşılıklı gösterilecek küçük bir çabanın bizi yeniden birbirimize yaklaştırabileceğini umut ediyorumdur.
Ama sustuğumda…
Artık aynı soruları sormam.
Aynı cevapları beklemem.
Aynı hayal kırıklıklarını yeniden yaşamak için kendimi ikna etmeye çalışmam.
İnsanların hayatımda kalmaları için tek başıma mücadele etmem.
Çünkü bir insanın hayatımda kalmasını istemekle, onun kalabilmesi için sürekli kendimden ödün vermek arasında çok büyük bir fark olduğunu öğrenmişimdir.
Ve ben, birini kaybetmemek için kendimi kaybetmek istemem.
Bu yüzden, beni çok konuştuğum zamanlarda tanıyan insanların, sessizliğimi de doğru anlamalarını isterim.
Benim uzun konuşmalarım her zaman bir tartışma isteği değildir.
Bazen bir yardım çağrısıdır.
Bazen bir yakınlık arayışıdır.
Bazen kırılmış bir güveni yeniden kurma çabasıdır.
Bazen de içimde hala yaşayan o küçücük umudun son sesidir.
"Acaba hala bir şeyleri düzeltebilme ihtimalimiz var mı?"…
İşte ben, o ihtimalin peşinden konuşurum.
O ihtimal yaşadığı sürece anlatırım.
Ama bir gün, artık hiçbir sözümün bir şeyi değiştirmeyeceğini anladığımda, bütün cümlelerimi kendi içime bırakırım.
Ve susarım…
Öyle kısa süreli, karşımdakinin dikkatini çekmek için seçilmiş bir suskunluk değildir bu.
İçimde uzun zamandır devam eden bir mücadelenin sona ermesidir.
Belki o insanı hala severim.
Belki geçmişimizi hala güzel hatırlarım.
Belki zaman zaman özlerim bile.
Ama artık geri dönüp aynı şeyleri anlatmak istemem.
Çünkü bazı vedalar, insanın hayatından çıkmadan çok önce, onunla konuşmaktan vazgeçtiği gün başlar.
Ben çok konuştuğumda, aslında gitmek istemiyorumdur.
Biraz daha kalabilmek, biraz daha anlaşılabilmek, biraz daha umut edebilmek için konuşuyorumdur.
Ama sustuğumda…
Artık kalabilmek için bir neden aramayı bırakmışımdır.
Ve belki de benim en kesin vedam, hiçbir veda cümlesi kurmadan gerçekleşir.
Çünkü ben, gitmeden önce söyleyebileceğim her şeyi zaten söylemişimdir.
Bir daha konuşmamacasına sustuğumda, bilin ki ben o insanı bir anda kaybetmemişimdir. Onu kaybetmemek için verdiğim uzun mücadeleyi, kendi içimde çoktan bitirmişimdir.
— Leyla Edinç
Yorum Yap