“Amerika’daki Gülen okulları başarılı, başarılı öğrenciler yetiştiriyor.” diyerek çocuklarını bu okullara gönderen ya da göndermek isteyen anne babalara hep aynı şeyi söylemek istedim: Bir okulun başarısını konuşmadan önce, belki de anne babalar olarak kendi sorumluluğumuzu konuşmalıyız. Çünkü hiçbir okul, ne kadar iyi olursa olsun, bir anne babanın çocuğunun hayatındaki yerini dolduramaz.
Çocuğu iyi bir okula göndermek ebeveynlik sorumluluğunun sonu değil, olsa olsa küçük bir parçasıdır.
Bir çocuğun eğitimini bir kuruma teslim edip sonra da o kurumdan “başarılı bir çocuk” geri almayı beklemek bana hiçbir zaman doğru gelmedi.
Çünkü çocuk yetiştirmek bir hizmet satın almak değildir.
Çocuk yetiştirmek emektir.
Zamandır.
Sabırdır.
Sohbettir.
Birlikte öğrenmektir.
Ve hepsinden önemlisi, çocuğun içinde merak duygusunu canlı tutabilmektir.
Benim iki çocuğum var.
Onların okul hayatlarının ilk yıllarında haftada yaklaşık 90 saat çalışıyordum. Dolayısıyla “Benim zamanım yoktu.” cümlesinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum.
Yorgunluğu da biliyorum.
Eve geldiğinizde artık konuşacak gücünüzün kalmamasını da…
Sabah yeniden işe gideceğinizi bilerek çocukların sorularına cevap vermeye çalışmanın ne demek olduğunu da…
Ama bir şeyi hiçbir zaman kabul etmedim: Zamansızlığı, çocuklarımla ilgilenmemenin gerekçesi haline getirmeyi.
Çünkü çocuklarımıza ayırdığımız zaman yalnızca onlarla aynı odada bulunduğumuz saatlerden ibaret değildir.
Bazen arabada geçen yirmi dakika, saatlerce süren bir dersten daha öğreticidir.
Bazen sofrada sorulan tek bir soru, bir çocuğun düşünce dünyasında yıllarca kalabilir.
“Bugün okulda ne yaptın?” yerine, “Bugün seni düşündüren ne oldu?” diye sormak bile çok şeyi değiştirir.
Çocuklarımız yalnızca okul notlarından ibaret değildir.
İki çocuğum da Türkçe biliyor.
Kızım biraz aksanlı konuşuyor ama Türkçe okuyabiliyor.
Oğlum aksansız olarak Türkçe konuşuyor.
Bunun benim için anlamı yalnızca ikinci bir dil bilmeleri değil. Bir dil, aynı zamanda başka bir dünyanın kapısıdır. Ailenizin geçmişini, kültürünüzü, başka insanların düşünme biçimlerini anlayabilmenin yollarından biridir. Çocuklarımızın okul başarıları dışında severek ve isteyerek yaptıkları pek çok aktivite oldu.
Ama bütün bunların yanında özellikle dikkat ettiğim başka bir şey vardı: Cumartesi ve pazar günlerinin tamamen onlara ait olması.
Ders yok.
Zorunlu aktivite yok.
Sürekli bir yerlere yetişme telaşı yok.
Çünkü çocuk yetiştirmek, çocuğun hayatındaki her boşluğu bir kursla doldurmak değildir.
Çocuğun bazen sıkılmaya da ihtiyacı vardır.
Hayal kurmaya…
Arkadaşlarıyla vakit geçirmeye…
Kendi başına kalmaya…
Ne yapmak istediğine kendisinin karar vermesine…
Çünkü sürekli programlanan çocuk ile kendisini geliştiren çocuk aynı şey değildir.
Birincisinin hayatını yetişkinler organize eder.
İkincisi ise zamanla kendi hayatını organize etmeyi öğrenir.
Bir akşam Eylül’le yaptığımız konuşma…
Bir gün Eylül’ü danstan aldım.
Eve dönerken yol boyunca konuştuk.
Bazen çocuklarla yapılan en güzel konuşmaların özel olarak planlanmadığını düşünüyorum. Arabanın içinde, bir yere giderken ya da eve dönerken birdenbire açılıyorlar.
Eylül de o gün arkadaşlarından bahsetmeye başladı.
Bazı arkadaşlarının dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini örneklerle anlatıyordu.
Fransa’nın Avrupa’da olduğunu, Paris’in Fransa’nın başkenti olduğunu bilmeyenlerden…
Güney Amerika ülkelerinin önemli bir bölümünde İspanyolca konuşulduğunu duyunca İspanya’nın Güney Amerika’da olduğunu düşünenlerden…
Florida Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde olduğu için bizim de “Güney Amerika’da” yaşadığımızı söyleyenlerden…
Şaşkınlıkla anlatıyordu.
Sonra bir cümle söyledi: “Anne, ISIS’tan bahsetsem ‘O ne, McDonald’s’ın çıkardığı yeni bir yemek mi?’ diye sorarlar diye korkuyorum.”…
Güldüm belki…
Ama o anda başka bir şeyi fark ettim.
Kızım büyümüştü.
Büyümek yalnızca boyunun uzaması, yaşının ilerlemesi ya da kendi işlerini yapabilmesi değildi.
Dünyaya bakmaya başlamıştı.
İnsanların ne bildiğini, ne bilmediğini fark ediyordu.
Kendisinin bildiklerini sorguluyordu.
Çevresindeki dünya ile zihnindeki dünya arasında bağlantılar kuruyordu.
İşte eğitim dediğimiz şey biraz da budur.
Eğitim, bilgi depolamak değildir
Bir çocuk bütün eyaletlerin başkentlerini ezberleyebilir.
Bütün sınavlarından “A” alabilir.
Matematikte çok başarılı olabilir.
Ama yaşadığı dünyanın ne olup bittiğine dair hiçbir fikri olmayabilir.
Bence gerçek eğitim, çocuğun kafasını bilgilerle doldurmaktan çok daha fazlasıdır.
Bir haber okuduğunda, “Bu neden olmuş olabilir?” diye sorabilmesidir.
Bir görüş duyduğunda, “Bunun karşısında başka ne söyleniyor?” diye merak etmesidir.
Bir iddiayla karşılaştığında, “Bunun kaynağı ne?”diyebilmesidir.
Başka bir ülkede yaşayan insanlara kendi yaşamının ölçüleriyle bakmak yerine onların tarihini, coğrafyasını ve kültürünü anlamaya çalışmasıdır.
Eylül’ün aldığı derslerden birinde, üniversite kredisi de taşıdığı için, her hafta dört güncel makale okumaları ve bunlar üzerine kendi düşüncelerini yazmaları gerekiyormuş.
Bunu duyduğumda çok hoşuma gitti.
Çünkü öğrenciye yalnızca “Oku ve öğren” denmiyor.
“Oku, düşün ve kendi fikrini oluştur” deniyor.
Bence eğitimin en değerli taraflarından biri tam olarak budur.
Daha da güzeli, Eylül öğretmenini seviyor.
Bu küçümsenecek bir şey değil.
Çünkü iyi bir öğretmenin çocuğa verebileceği en büyük armağanlardan biri bütün cevapları öğretmek değil, onda daha fazlasını öğrenme isteği uyandırmaktır.
Çocuk öğretmenini seviyorsa derse gider.
Dersi seviyorsa okur.
Okudukça merak eder.
Merak ettikçe sorar.
Sordukça araştırır.
Araştırdıkça dünyası büyür.
Bir süre sonra öğrenmek için artık anne babasının ya da öğretmeninin arkasından itmesine gerek kalmaz.
İşte o noktada eğitim gerçek anlamda başlamıştır.
Kendini geliştirmeyen ebeveyn, çocuğundan sürekli gelişmesini bekleyebilir mi?
Bence ebeveynliğin en fazla gözden kaçırılan taraflarından biri budur.
Çocuğa sürekli,
“Kitap oku.”.
“Ders çalış.”.
“Dünyayı öğren.”
“Dil öğren.”
“Kendini geliştir.” diyoruz.
Peki çocuk bize baktığında ne görüyor?
Biz kitap okuyor muyuz?
Biz merak ediyor muyuz?
Biz bilmediğimiz bir şeyi araştırıyor muyuz?
Yanıldığımızı fark ettiğimizde düşüncemizi değiştirebiliyor muyuz?
Yeni bir dil, yeni bir beceri, yeni bir fikir öğrenmeye açık mıyız?
Çocukların kulağından önce gözleri öğreniyor.
Onlara söylediğimiz şeylerden çok, yaptığımız şeyleri görüyorlar.
Kendini sürekli geliştiren anne babalar, farkında olmadan çocuklarının gelişimine de alan açarlar.
Üstelik bunun başka bir sonucu daha vardır:
Çocuklarının saygısını kazanırlar.
Burada korkuya dayalı bir saygıdan söz etmiyorum.
“Ben senin annenim, babanım; bana saygı göstermek zorundasın” anlayışından da…
Çocuğun yıllar sonra dönüp anne babasına baktığında,
“Annem her şeye rağmen öğrenmeye devam etti.”
“Babam bilmediğini söylemekten utanmadı.”
“Onlar bana sadece ne yapmam gerektiğini söylemediler; kendileri de yaptılar.” diyebilmesinden söz ediyorum.
Böyle bir saygı talep edilmez.
Kazanılır.
İyi okul önemlidir; ama tek başına yeterli değildir.
Elbette iyi öğretmen önemlidir.
İyi okul önemlidir.
İyi eğitim programı önemlidir.
Çocuğun yeteneklerini geliştirecek imkanlara ulaşabilmesi önemlidir.
Ama bütün bunların hiçbiri ebeveynin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Çocuğunuzu dünyanın en iyi okuluna da gönderseniz, onunla konuşmuyorsanız, ne düşündüğünü merak etmiyorsanız, dünyaya dair sorularını ciddiye almıyorsanız, bütün eğitim sorumluluğunu başkalarına devretmiş olursunuz.
Ve burada sorun herhangi bir okulun adı değildir.
Gülen okulu olabilir.
Devlet okulu olabilir.
Özel okul olabilir.
Dünyanın en prestijli okullarından biri olabilir.
Mesele şudur:
Hiçbir kurum anne babalığın yerine geçemez.
Çocuğun geleceğini bir okulun kapısından içeri bırakıp yıllar sonra başarılı bir yetişkin olarak geri almayı bekleyemeyiz.
Başarı yalnızca diploma değildir
Çocuklarımızın çok iyi üniversitelere gitmesini isteyebiliriz.
Yüksek notlar almasını isteyebiliriz.
İyi meslekleri, güzel hayatları olsun isteyebiliriz.
Bunların hepsi anlaşılır.
Ama benim için asıl başarı başka bir yerde başlıyor.
Çocuğum dünyaya merakla bakabiliyor mu?
Bilmediğini kabul edebiliyor mu?
Araştırıyor mu?
Okuyor mu?
Bir insanı kendisinden farklı olduğu için küçümsemek yerine anlamaya çalışıyor mu?
Kendi fikrini oluşturabiliyor mu?
Yanlış bilgiyle doğru bilgiyi ayırmaya çalışıyor mu?
Bir konu hakkında hiçbir şey bilmiyorsa utanmak yerine öğrenmeye yöneliyor mu?
Ve en önemlisi:
Öğrenmekten keyif alıyor mu?
Bunları başarabilmişsek, çocuğa yalnızca okul hayatında kullanacağı bilgiler vermemişiz demektir.
Ona hayatı boyunca kullanabileceği bir pusula vermişizdir.
Kolay olan, sorumluluğu başkasına bırakmaktır
Ebeveynlikte kolay yollar vardır.
Çocuğu iyi bir okula gönderip “Ben görevimi yaptım” demek kolaydır.
Programını kurslarla doldurmak kolaydır.
Başarısını yalnızca notlarla ölçmek kolaydır.
Bir öğretmenin, okulun ya da sistemin çocuğumuzu bizim yerimize yetiştirmesini beklemek de kolaydır.
Zor olan eve yorgun geldiğinizde onunla konuşmaktır.
Doksan saat çalıştığınız bir haftanın sonunda bile çocuğunuzun anlattığı şeyi gerçekten dinlemektir.
Bilmediği bir şeyi birlikte araştırmaktır.
Bazen kendi telefonunuzu bırakıp onun dünyasına girmektir.
Ve bazen de geri çekilip onun kendi dünyasını kurmasına izin vermektir.
Ben çocuk yetiştirmenin kusursuz anne ya da baba olmak olduğuna hiçbir zaman inanmadım.
Kusursuz ebeveyn yoktur.
Ama ilgili ebeveyn vardır.
Merak eden ebeveyn vardır.
Kendisini geliştiren ebeveyn vardır.
Çocuğuna yalnızca “başarılı ol” demek yerine, öğrenmenin ne kadar güzel olduğunu kendi yaşamıyla gösteren ebeveyn vardır.
Çocuklarımızın önüne koyabileceğimiz en büyük imkan belki de pahalı okullar, özel dersler ya da bitmek bilmeyen aktiviteler değildir.
Onlara verebileceğimiz en büyük şeylerden biri:
Merak etmeyi öğretmek ve meraklarını öldürmemektir.
Çünkü kendini gerçekten geliştirmek isteyen bir çocuk için öğrenmenin sonu yoktur.
Bir kitap başka bir kitaba götürür.
Bir dil başka bir kültüre…
Bir haber tarihe…
Tarih coğrafyaya…
Coğrafya siyasete, ekonomiye, sosyolojiye…
Bir soru başka bir soruya…
Ve bir gün fark edersiniz ki artık çocuğunuzu siz eğitmiyorsunuz.
O, kendi kendisini eğitmeyi öğrenmiş.
İşte benim için ebeveynliğin en büyük başarılarından biri budur.
Çocuğunun bütün yollarını çizmek değil; O’na kendi yolunu çizebilecek bir zihin bırakmak.
Çünkü kendini geliştirmek isteyen çocuklar için gerçekten bir limit yoktur.
Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, onlara ne düşüneceklerini öğretmek değil; düşünmeyi, sorgulamayı, merak etmeyi ve hayatları boyunca öğrenmeye devam etmeyi öğretmektir.
-Leyla Edinç
Yorum Yap