Gücümüz varken bilmediğimiz, bildiğimizde yapabildiklerimiz birbirinden farklıdır. İnsanın hayatla ilgili en geç fark ettiği gerçeklerden biri şudur:
Her şeye aynı anda sahip olamıyoruz.
Gençken bedenimiz güçlüdür. Cesaretimiz daha gözü karadır. Önümüzde uzun yıllar olduğunu düşünürüz. Düşsek kalkabileceğimize, kaybetsek yeniden başlayabileceğimize inanırız. Fakat o yıllarda çoğu zaman başka bir şeyimiz eksiktir: Yaşanmışlıkların insana kazandırdığı zihinsel güç.
Neyi gerçekten istediğimizi henüz bilmiyor olabiliriz.
İnsanları yeterince tanımıyoruzdur.
Kendimizi ise belki hepsinden daha az tanıyoruzdur.
Başkalarının bizim için çizdiği hayatla kendi istediğimiz hayat arasındaki farkı henüz ayırt edemeyiz. Bazen ailemizin beklentilerini kendi hayallerimiz sanırız. Bazen toplumun “doğru” dediği hayatı yaşamaya çalışırız. Bazen de cesaretimiz vardır ama imkanımız yoktur; imkanımız vardır ama karar verecek olgunluğumuz yoktur.
Yıllar geçer.
Bu kez insanın elinde gençliğinde sahip olmadığı başka bir güç oluşmaya başlar.
Zihinsel güç.
Kaybetmiştir çünkü.
Yanılmıştır.
Güvenmiş, hayal kırıklığına uğramış, yeniden güvenmeyi öğrenmiştir.
Başarısız olmuş, yeniden başlamıştır.
Bazı insanların hayatından gitmesine üzülmüş, yıllar sonra bazılarının gitmesinin aslında bir kayıp olmadığını anlamıştır.
Bir zamanlar dünyanın sonu sandığı olayların üzerinden yıllar geçmiş ve hayatın devam ettiğini görmüştür.
İşte yaşanmışlık dediğimiz şey biraz da budur.
Sadece hatıraların birikmesi değil; insanın hayat karşısındaki dayanıklılığının değişmesidir.
Bu yüzden gençlikte yapılamayan bazı şeylerin daha ileri yaşlarda yapılabilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü artık insanın elinde gençliğindeki sınırsız enerji olmayabilir ama çok daha kıymetli bir şey vardır:
Kendini tanımak.
Ne istediğini, ne istemediğini, neyi kaybetmeyi göze alabileceğini ve hangi hayatı artık yaşamak istemediğini bilmek…
Gençken bir işe başlamak için başkalarının onayını bekleyebiliriz.
Yıllar sonra ise herkes karşı çıksa bile doğru bildiğimiz yolda yürüyebiliriz.
Gençken yalnız kalmaktan korktuğumuz için yanlış ilişkilerde kalabiliriz.
Yıllar sonra yalnızlığın, yanlış insanlarla birlikte olmaktan daha ağır olmadığını öğrenebiliriz.
Gençken “Ya başaramazsam?” diye düşünürüz.
Belli bir yaştan sonra ise başka bir soru ortaya çıkar:
“Ya hiç denemezsem?”…
Ve insanın hayatındaki en önemli değişimlerden biri tam da burada başlar.
Çünkü zamanın sonsuz olmadığını anlamak, bazen korkuyu büyütmez; tam tersine cesareti büyütür.
Belki yıllarca ertelenmiş bir yolculuğa çıkılır.
Belki yeni bir mesleğe başlanır.
Belki bir evlilikten, bir şehirden, bir alışkanlıktan, hatta yıllardır taşınan bir kimlikten vazgeçilir.
Belki gençken kurulmuş ama gerçekleştirilememiş bir hayalin kapısı kırkında, ellisinde, altmışında yeniden çalınır.
Dışarıdan bakıldığında insanlara geç kalmış gibi görünebilir.
Oysa insan bazen geç kalmamıştır.
Ancak hazır olmuştur.
Çünkü bazı hayaller genç bir beden isterken, bazı hayaller olgun bir zihin ister.
Ve belki de hayatın en büyük ironisi burada başlar.
Hani sık sık sorulur ya: “Problem nedir?”…
Belki problem çoğu zaman şudur: Olması gerekenin, olması gereken yerde ve olması gereken zamanda bulunmaması.
Gençliğimiz vardır ama paramız yoktur.
Paramız olduğunda zamanımız yoktur.
Zamanımız vardır ama cesaretimiz yoktur.
Cesaretimizi bulduğumuzda şartlarımız değişmiştir.
Sevdiğimiz insan karşımıza çıkar ama biz ilişkiye hazır değilizdir.
Biz hazır olduğumuzda o artık başka bir hayatın içindedir.
Bir fırsat gelir ama onu değerlendirecek tecrübemiz yoktur.
Tecrübeyi kazandığımızda aynı fırsat bir daha gelmeyebilir.
Hayat çoğu zaman bütün parçaları aynı anda önümüze koymaz.
İnsanı en fazla yoran da budur.
Çünkü hayatı geriye doğru okuduğumuzda her şey çok daha anlaşılır görünür.
“Keşke o zaman bugünkü aklım olsaydı,” deriz.
Ama bu cümlenin içinde küçük bir paradoks vardır.
Bugünkü aklımızın oluşmasının nedeni, tam da o günlerde yaptığımız hatalardır.
Bugünkü insan olabilmek için dünün yanılgılarından geçmek zorundaydık.
Bugünkü cesaretimizi kazanmak için bazı korkuları yaşamamız gerekiyordu.
Bugünkü sınırlarımızı çizebilmek için bir zamanlar sınırlarımızın ihlal edilmesine izin vermiş olabiliriz.
Bugünkü insanları seçebilmek için yanlış insanları tanımış olmamız gerekmiş olabilir.
Dolayısıyla geçmişe bakıp “Bugünkü aklımla bunu yapmazdım.” demek doğrudur ama eksiktir.
Çünkü bugünkü aklımız o gün henüz yoktu.
Hayatın belki de en acımasız ama aynı zamanda en öğretici tarafı budur: Bilgelik çoğu zaman bilgiyle değil, bedel ödeyerek kazanılır.
İşte bu nedenle gençlik hayallerinin yıllar sonra yeniden ortaya çıkması küçümsenecek bir şey değildir. Tam tersine, insanın içinde hala yaşayan tarafının işaretidir.
Çünkü bazı hayaller gerçekten geçerliliğini kaybeder. İnsan değişmiştir ve artık onları istemiyordur.
Ama bazıları vardır ki yıllar geçmesine rağmen insanın içinde sessizce yaşamaya devam eder.
Bazen bir şarkıda ortaya çıkar.
Bazen gidilen bir şehirde.
Bazen başkasının hayatına bakarken.
Bazen de gece herkes sustuğunda insan kendi kendine şu soruyu sorar:
“Ben bunu neden hiç yapmadım?”
İşte o soru önemlidir.
Çünkü insan belli bir yaştan sonra gençliğini geri alamaz ama gençliğinde yarım bıraktığı kendisine geri dönebilir.
Belki aynı enerjiyle değil.
Belki aynı koşullarda değil.
Belki daha yavaş.
Ama çok daha bilinçli.
Ve belki bu yüzden belli bir yaştan sonra gerçekleştirilen hayallerin tadı başkadır.
Onların içinde yalnızca başarı yoktur.
Geçmiş vardır.
Beklemek vardır.
Kaybetmek vardır.
Kendini yeniden bulmak vardır.
Ve en önemlisi, artık başkalarının ne düşüneceğinden çok insanın kendi hayatıyla kurduğu hesaplaşma vardır.
Bir noktadan sonra insan şunu anlar: Hayatın en büyük sorunu her şeyi zamanında yapmak değildir.
Çünkü “zamanında” dediğimiz şey çoğu zaman toplumun hazırladığı bir takvimdir.
Şu yaşta okul…
Şu yaşta kariyer…
Şu yaşta evlilik…
Şu yaşta çocuk…
Şu yaştan sonra sakinleşmek…
Şu yaştan sonra artık bazı şeyleri yapmamak…
Oysa insan hayatı bir takvim değildir.
Kimi insan yirmisinde ne istediğini bilir, kimi ellisinde.
Kimi gençliğinde dünyayı gezer, kimi yıllarca sorumluluklarını taşıdıktan sonra bavulunu ilk kez ellisinden sonra hazırlar.
Kimi aşkı çok genç yaşta bulur, kimi hayatının ilerleyen dönemlerinde ilk kez gerçekten sevildiğini hisseder.
Kimi başarıya erken ulaşır, kimi yıllarca başka insanların hayatını ayakta tuttuktan sonra kendi hayatını kurmaya başlar.
Bu yüzden sorun yalnızca yaş değildir. Sorun I nsanın hazır olduğu zamanla hayatın sunduğu zamanın kesişebilmesidir. Belki mutluluk dediğimiz şey de biraz bu kesişmenin adıdır.
Doğru insan.
Doğru zaman.
Doğru yer.
Ve onu fark edebilecek kadar olgun bir zihin.
Bunların hepsinin aynı anda bir araya gelmesi nadirdir.
Ama geldiğinde insanın yapması gereken, geçmişte neden olmadığını sorgulamak yerine önündeki kapının açıldığını fark etmektir. Çünkü hayat her zaman bize istediğimiz şeyi istediğimiz zamanda vermeyebilir.
Fakat bazen yıllar sonra önümüze aynı hayalin başka bir biçimini koyar. Ve bu kez karşımızda gençliğimizdeki insan yoktur. Daha çok şey görmüş, daha çok şey kaybetmiş, daha fazla yara almış ama kendisini çok daha iyi tanıyan biri vardır.
Belki bedeni gençliğindeki kadar güçlü değildir.
Ama zihni çok daha güçlüdür.
Ve insan sonunda şunu öğrenir:
Bazı şeyleri yapabilmek için genç olmak gerekir.
Bazı şeyleri yapabilmek içinse gençken sahip olamayacağımız kadar yaşanmış olmak…
Hayatın kusuru belki de hiçbir şeyin tam zamanında gelmemesidir.
Ama hayatın güzelliği de tam burada saklı olabilir: Bazen “geç kaldım” dediğimiz yer, aslında ilk kez gerçekten hazır olduğumuz yerdir.
-Leyla Edinç
Yorum Yap