Türkiye’de yaşarken, bir yere gitmek için önümde iki seçenek olduğunda ben çoğu zaman patika yolları tercih ederdim. Belki daha uzundu o yollar. Belki taşlıydı, tozluydu; bazen nereye çıkacağını bile tam olarak bilemezdiniz. Ama nedense bana hep daha gerçek gelirdi. Çünkü patika yollarda insan sadece bir yere gitmezdi; yolda da yaşardı. Bir anda önünüzden zıplayarak geçen bir tavşan çıkardı mesela. Birkaç saniye durup onu izlerdiniz. Ya da yolun kenarında, kimsenin ekip biçmediği bir yerde kendi kendine büyümüş küçücük bir çiçek görürdünüz. Öyle güzel olurdu ki, sanki rengini doğadan ödünç almış gibi…
Bazen rüzgarın ağaçların arasından geçerken çıkardığı sesi fark ederdiniz. Bazen toprağın kokusunu.
Hiçbiri planın parçası değildi.
Belki de tam bu yüzden güzeldi.
Otoyolları ise hiçbir zaman aynı şekilde sevemedim. Daha hızlıydılar, daha düzgün, daha güvenli ve daha öngörülebilir… Ama bir o kadar da tekdüze.
Çünkü otoyolda insanın gözü çoğu zaman güzellikleri aramaz; çıkış tabelalarını arar. Kaç kilometre kaldığını hesaplar. Saate bakar. Gideceği yere ne zaman varacağını düşünür. Ve farkında olmadan yolculuğun kendisini, varılması gereken yer uğruna feda eder.
Yıllar geçtikçe bunun yalnızca yollarla ilgili olmadığını anladım. Biz hayatı da çoğu zaman bir otoyol gibi yaşamaya çalışıyoruz. Bir hedef belirliyoruz ve ona ulaşıncaya kadar geçen zamanı sanki hayatımızın bekleme odasıymış gibi görüyoruz.
Okulu bitireyim…
İyi bir iş bulayım…
Biraz para biriktireyim…
Çocuklar büyüsün…
Şu borç bitsin…
Emekli olayım…
Hayat biraz düzene girsin…
Sonra yaşayacağım.
İnsan zihninin tuhaf yanlarından biri bu: Mutluluğu çoğu zaman bulunduğu ana değil, gelecekteki bir koşula bağlamak. Böyle olunca bugün, yarına ulaşmak için geçilmesi gereken bir koridora dönüşüyor.
Oysa hayatın büyük kısmı, büyük olaylardan oluşmuyor. Hayat dediğimiz şey aslında aralarda yaşanıyor. Sabah içtiğiniz kahvenin ilk yudumunda, sevdiğiniz birinin size bakışında, hiç beklemediğiniz bir telefon konuşmasında, bir şarkının yıllar önce unuttuğunuz bir anıyı geri getirmesinde… Bazen de hiçbir anlam yüklemediğiniz sıradan bir günün içinde.
Fakat sürekli bir sonraki durağa bakıyorsanız bunların çoğunu görmeden geçiyorsunuz.
Tıpkı otoyolda olduğu gibi.
Hız arttıkça manzara bulanıklaşıyor.
Çoğu zaman modern insanın en büyük yanılgılarından biri de hızla ilerlemeyi, iyi yaşamakla karıştırmasıdır.
Sürekli yetişmemiz gerekiyor.
Bir yerlere, birilerine, bir hedefe…
Geç kalmaktan korkuyoruz.
Başkalarının hayatlarına bakıp kendi yolculuğumuzun hızını ölçüyoruz. Biri bizden önce bir yere vardığında, sanki biz geride kalmışız gibi hissediyoruz. Oysa herkesin yolu başka. Ve bence insanın ruhunu en fazla yoran şey yolun uzunluğu değil; kendi yolunu başkasının kilometre taşlarıyla ölçmek.
Patika yollar insana kontrolü biraz bırakmayı öğretir.
Çünkü patikanın ilerisini her zaman göremezsiniz. Bir viraj vardır; arkasında ne olduğunu bilmezsiniz.
Hayat da böyledir aslında. Ne kadar plan yaparsak yapalım, önümüzdeki virajın arkasında ne olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz.
Bazen korktuğumuz bir dönemeç hayatımızın en güzel yerine çıkar.
Bazen büyük umutlarla girdiğimiz bir yol çıkmaz sokak olur.
Bazen kaybolduğumuzu düşünürüz ve yıllar sonra dönüp baktığımızda, tam da kaybolduğumuzu sandığımız yerde kendimizi bulduğumuzu fark ederiz.
İnsan psikolojisi belirsizlikten hoşlanmaz. Bilmek ister. Kontrol etmek, hesaplamak, garanti altına almak ister. Çünkü bildiğimiz şeyler bize güven verir.
Ama hayatın en güzel karşılaşmalarının çoğunun garantisi yoktur.
Aşkın yoktur.
Dostluğun yoktur.
Bir sabah ansızın gelen huzurun yoktur.
Yeni bir başlangıcın yoktur.
Tıpkı patika yolda karşınıza çıkan o tavşanın olmadığı gibi.
Onu görebilmek için yalnızca orada olmanız gerekir.
Yaş aldıkça insanın hızla ilişkisi de değişiyor.
Gençken bir an önce varmak istiyoruz. Sonra bir gün dönüp geriye baktığımızda, aslında varmaya çalışırken ne kadar çok şeyi geride bıraktığımızı fark ediyoruz.
Ve insan o zaman şunu sormaya başlıyor:
Nereye yetişiyordum ben?
Hayatın sonunda kimse bize ne kadar hızlı gittiğimizi sormayacak.
Kaç yolu herkesten önce tamamladığımızın da pek önemi kalmayacak.
Belki hatırlayacağımız şeyler çok daha küçük olacak.
Birinin kahkahası.
Bir yaz akşamının kokusu.
Annemizin ya da babamızın sesi.
Çocuklarımızın küçücük elleri.
Bir sofranın etrafında saatlerce süren konuşmalar.
Bir yol kenarında gördüğümüz ve adını bile bilmediğimiz bir çiçek…
İşte hayat bence tam olarak bunlardan oluşuyor.
Bu yüzden artık düşünüyorum da, patika yolları sevmemin nedeni hiçbir zaman yalnızca doğa değilmiş.
Ben galiba o yollarda hayatın kendisini seviyormuşum.
Çünkü patika yol insana acele ettirmez.
Bazen durdurur.
Bazen şaşırtır.
Bazen yönünü değiştirir.
Bazen de kaybolduğunu düşündürür.
Ama çevrene bakmayı unutmazsan, sana yol boyunca küçük hediyeler bırakır.
Hayat da öyle.
Her şey planladığımız gibi olmayabilir. Hatta çoğu zaman olmayacaktır.
Ama belki de sorun zaten kusursuz bir yoldan gitmek değildir. Belki sorun, yürürken karşımıza çıkanları görebilecek kadar yavaşlayabilmektir.
Çünkü bazı güzelliklerin tabelası yoktur.
Bazı mutluluklar planlanmaz.
Bazı insanlar hayatımıza hiç beklemediğimiz bir virajda çıkar.
Ve bazı anların ne kadar değerli olduğunu, ancak çoktan geride bıraktığımızda anlarız.
Bu yüzden bugün önümde yine iki yol olsa… Biri dümdüz, hızlı ve nereye çıkacağı belli bir otoyol; diğeri biraz taşlı, biraz belirsiz, kenarlarında yabani çiçeklerin büyüdüğü bir patika… Ben yine patikayı seçerdim.
Çünkü artık biliyorum: Hayat, ne kadar çabuk vardığımızla değil; yol boyunca neleri fark ettiğimizle anlam kazanıyor. Ve bazen insanın varacağı en güzel yer, yetişmeye çalışmayı bıraktığı yerde başlıyor.
-Leyla Edinç
Yorum Yap