Bağıra bağıra kendini anlatma ihtiyacı duymayanlara,
varlığını başkalarının gözüne sokmadan da var olabilenlere, zarafeti yalnızca üzerine değil, ruhuna giyenlere selam olsun…
Sahip olduklarını saymayanlara, bildiklerini sergilemeyenlere, gittikleri yerleri, tanıdıkları insanları, kazandıklarını kendilerine bir değer ölçüsü yapmayanlara…
Hayat onlara çok şey vermiş olsa bile, hala bir çocuğun sevincine ortak olabilenlere, bir garsonun gözlerinin içine bakarak teşekkür edenlere,
kimsenin mesleğine, parasına, unvanına göre sesinin tonunu değiştirmeyenlere…
İngilizcenin “down to earth” dediği,
bizim belki de en güzel haliyle “ayağı yere basan, gönlü yükseklerde dolaşmayan insan” diyebileceğimiz insanlara…
Çünkü gerçek zarafet, pahalı olanı taşımak değil;
taşıdığın hiçbir şeyin seni başkasından üstün olduğuna inandırmasına izin vermemektir.
Gerçek asalet, bir odaya girdiğinde herkesin seni fark etmesini sağlamak değil; o odadan çıktığında insanlarda güzel bir his bırakabilmektir.
Ve gerçek zenginlik, ne kadar çok şeye sahip olduğunun bilinmesi değil; onca şeye rağmen hala sade, içten ve mütevazı kalabilmektir.
Bazı insanlar kendilerini göstermek için ışığa ihtiyaç duyar. Bazılarıysa sessizce ışık olur.
İşte ben en çok onları severim:
Kendini anlatmayan ama haliyle kendini belli edenleri…
Zarafeti bedenine, tevazuyu karakterine, inceliği ruhuna giyenleri…
-Leyla Edinç
Yorum Yap