Bazen yeni bir şarkı söylemeye başlarsınız hayatta…
Daha ilk birkaç notasındayken fark edersiniz ki, söylediğiniz şarkıya daha önce söylenmiş şarkıların sözleri karışıyor. Size ait olmayan cümleler, çoktan bitmiş hikayelerin nakaratları, geçmişten kalmış sesler…
Ve anlarsınız ki insanın hayatında bazı başlangıçlar, yalnızca başlamaya cesaret etmekle başlamıyor. Önce eski seslerin susması gerekiyor. Çünkü geçmiş her zaman kapıyı çekip gitmiyor.
Bazen bir insan gider ama sesi kalır.
Bir ilişki biter ama öğrettikleri kalır.
Bir kırgınlık geçer ama insanın kendisini korumak için ördüğü duvarlar kalır.
Bir hikaye kapanır ama bazı cümleleri zihnin içinde uzun süre dolaşmaya devam eder.
Sonra hayatınıza yeni bir şarkı gelir. Belki yeni bir insan, belki yeni bir umut, belki bambaşka bir hayat…
Siz o şarkıyı kendi sözlerinizle söylemek istersiniz. Fakat geçmiş, fark ettirmeden kendi kelimelerini yeni melodinin arasına bırakır.
Bir zamanlar terk edildiyseniz, yeniden terk edilmekten korkarsınız.
Bir zamanlar aldatıldıysanız, masum bir sessizliğin içinde bile kuşku ararsınız.
Çok incindiyseniz, size uzanan eli tutmadan önce geri çekilirsiniz.
Çok beklediyseniz, bu kez kimseyi beklememeye yemin edersiniz.
Ve farkında olmadan, karşınızdaki insana onun yazmadığı bir hikayenin hesabını sormaya başlarsınız.
Belki de insan ilişkilerindeki en büyük haksızlıklardan biri budur: Yeni gelen birine, eski gidenlerin bıraktığı yükü taşıtmak. Oysa her insan kendi cümlesiyle gelmeyi hak eder hayatımıza. Her hikaye kendi başlangıcına sahip olmalıdır. Yeni bir şarkının üzerine eski şarkıların sözlerini yazarsanız, bir süre sonra hangi duygunun bugüne, hangisinin düne ait olduğunu ayırt edemezsiniz.
İşte tam burada insanın kenara çekilmeyi bilmesi gerekir.
Kaçmak için değil.
Susmak için…
Kendi içindeki seslerin birbirinden ayrılmasını beklemek için.
Çünkü her sessizlik boşluk değildir.
Bazı sessizlikler insanın kendisini yeniden duyduğu yerdir.
Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür. Oysa içeride büyük bir ayıklama vardır. İnsan neyin gerçekten kendisine ait olduğunu, neyin başkalarının onda bıraktığı bir iz olduğunu anlamaya başlar.
“Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum?”…
“Yoksa bana yaşatılanlardan dolayı mı böyle düşünüyorum?”…
“Bu korku bugüne mi ait yoksa yıllar önce kapanmış bir kapının önünde hala bekleyen tarafımın korkusu mu?”…
Bunları anlayabilmek için sessizlik gerekir.
Çünkü gürültünün içinde insan çoğu zaman yalnızca tepki verir. Sessizlikte ise anlamaya başlar.
Belki bu yüzden hayatın en önemli kararları kalabalıkların ortasında değil, insanın kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda olgunlaşır.
Sessizlik insanı cezalandırmaz.
Sessizlik insanı soyundurur.
Bahanelerinden, öfkesinden, başkalarının fikirlerinden, geçmişin gürültüsünden…
Ve geriye yalnızca insanın kendisi kalır.
İşte o noktada yeni şarkının ilk gerçek sözleri yazılmaya başlanır.
Çünkü artık o sözleri korkularınız yazmıyordur.
Geçmişiniz yazmıyordur.
Size zarar vermiş insanlar yazmıyordur.
Toplumun sizden bekledikleri, başkalarının doğruları ya da yıllardır üzerinizde taşıdığınız yükler yazmıyordur.
Kalemi ilk kez gerçekten siz tutuyorsunuzdur.
İşte bana göre olgunlaşmak tam olarak budur: Hayatımıza giren her insana geçmişimizin faturasını çıkarmamak…
Her yeni sevgiyi eski bir aşkın devamı sanmamak…
Her vedayı daha önce yaşadığımız vedalarla ölçmemek…
Ve en önemlisi, her sessizliği terk edilmek zannetmemek.
Çünkü bazı sessizlikler gidiş değildir.
Bazıları gelişten önceki bekleyiştir.
Toprağın altında filizlenen bir tohum gibi… Dışarıdan hiçbir hareket görünmez ama içeride hayat çoktan başlamıştır.
İnsan da böyledir.
Bazen hayatının en büyük değişimini kimseye anlatmadan yaşar.
Bir sabah uyanır ve yıllardır taşıdığı bir kırgınlığı artık taşımak istemediğini fark eder.
Bir gün birini affeder; belki karşısındaki bunu hiç bilmez.
Bir başka gün kendisini affeder.
Ve insanın hayatındaki en büyük özgürlük de tam orada başlar.
Çünkü insan başkalarını affetmeden yaşayabilir belki, ama kendisini affetmeden özgürleşemez.
Yaptığı yanlışları, verdiği kötü kararları, yanlış insanlara duyduğu sevgiyi, gereğinden fazla kaldığı yerleri, zamanında söyleyemediği sözleri…
Hepsini geçmişin bir parçası olarak kabul ettiği gün, eski şarkıların sesi yavaş yavaş kısılmaya başlar.
Sonra bir sessizlik gelir.
Başlangıçta ürkütücüdür.
Çünkü insan gürültüye alışmıştır. Birilerinin konuşmasına, bir şeylerin sürekli olmasına, hayatında mutlaka bir ses bulunmasına…
Oysa zamanla anlarsınız:
Sessizlik yalnızlık değildir.
Bazen sessizlik, hayatınızda ilk kez yanlış seslerin olmamasıdır.
Ve o sessizlikte kendi sesinizi duyarsınız.
Neyi sevdiğinizi…
Neyi istemediğinizi…
Neye artık tahammül etmeyeceğinizi…
Kim olduğunuzu…
Ve kim olmak istediğinizi…
İşte o zaman hayatınıza yeni bir şarkı geldiğinde onu eski sözlerle söylemeye çalışmazsınız.
Acele etmezsiniz.
Her boşluğu bir kelimeyle doldurmaya çalışmazsınız.
Çünkü artık bilirsiniz ki güzel olan her şeyin biraz sessizliğe ihtiyacı vardır.
Sevginin de…
Dostluğun da…
İnsanın kendisini yeniden kurmasının da…
Bazı insanlar hayatımıza büyük cümlelerle girer ve küçük izler bırakarak giderler.
Bazılarıysa neredeyse sessizce gelir ve bütün hikayenin anlamını değiştirirler.
Bu yüzden artık en yüksek sesle konuşanı değil, sustuğunuzda bile yanında kendinizi duyabildiğiniz insanları seversiniz.
Çünkü gerçek yakınlık, iki insanın sürekli konuşabilmesi değildir.
Bazen hiçbir şey söylemeden aynı sessizliğin içinde huzurla kalabilmesidir.
Yaşam da böyledir.
Her dönemin bir şarkısı vardır.
Bazılarını sonuna kadar söyleriz.
Bazıları yarıda kalır.
Bazılarının sözlerini yıllar sonra bile hatırlarız.
Ama hiçbir şarkı sonsuza kadar sürmez.
Bir gün müzik diner.
Ve insan, bir sonraki şarkıya başlamadan önce sessizliğin içinde biraz bekler.
İşte o bekleyiş küçümsenmemelidir. Hayatımızın en önemli dönemleri, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yapmadığımız zamanlardır.
Oysa biz içeride eski sözleri siliyor, yeni bir melodinin yerini hazırlıyoruzdur.
Sonra bir gün…
Hiç zorlamadan, hiç aramadan, hiç yetişmeye çalışmadan yeni bir cümle gelir insanın içine.
Ve anlarsınız:
Artık geçmiş konuşmuyor.
Artık korkularınız konuşmuyor.
Artık başkalarının size öğrettikleri konuşmuyor.
Siz konuşuyorsunuz.
Kendi sesinizle.
Kendi kelimelerinizle.
Kendi hayatınızdan…
İnsanın söyleyebileceği en güzel şarkı tam olarak budur: Kimsenin sesini taklit etmeden, geçmişin sözlerini tekrar etmeden, yalnızca kendisi olarak söyleyebildiği şarkı.
Zamanla fark edersiniz ki her sessizlik doldurulmak için değildir.
Bazı sessizliklerin içinde kalmak gerekir.
Eski şarkıların son notalarının uzaklaşmasını beklemek…
Kalbin kendi ritmini yeniden bulana kadar acele etmemek…
Ve yeni şarkının sözlerini, geçmişin gürültüsüne değil, kendi iç sesinize yazdırmak gerekir.
Çünkü insan en sonunda şunu anlar:
Söylemeye başladığınız şarkıya, daha önce söylenmeye başlanan şarkıların sözleri karışır usulca…
Kenara çekilir ve o sözlerin susmasını beklersiniz.
Bilirsiniz ki en güzel şarkının sözleri sessizlikte yazılır…
Ve bilirsiniz ki en güzel ses, sessizlikte duyulur…
-Leyla Edinç
Yorum Yap