Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | BİR ÇOCUĞU KİMİN ÇOCUĞU OLDUĞUNA GÖRE SEVMEK

Bazı çocuklar bir aileye doğar.

Bazılarıysa daha doğdukları gün, o ailenin eski hesaplarının içine doğar.

Henüz kimseye kötülük yapmamışlardır.
Kimseyi kırmamış, kimseyi terk etmemiş, kimsenin gururunu incitmemişlerdir.

Ama daha hayatın ne olduğunu bile öğrenmeden, yetişkinlerin birbirlerine karşı biriktirdiği sevginin, öfkenin, kırgınlığın ve nefretin mirasçısı yapılırlar.

Çünkü bazı ailelerde çocuklar çocuk oldukları için değil, kimin çocuğu olduklarına göre sevilir.

Gelin sevilmiyorsa onun çocuğuna da biraz daha mesafeli durulur.

Damat sevilmiyorsa onun çocuğunun başı diğer torunlar kadar çok okşanmaz.

Bir kardeşle aralar bozulduysa, onun çocukları aile sofralarında yavaş yavaş görünmezleşir.

Boşanılan eşe duyulan öfke bazen çocuğun telefonunun daha az aranmasına dönüşür.

Hatta bazen bir adam, artık sevmediği kadının doğurduğu kendi çocuklarına yabancılaşırken, sevdiği başka bir kadının başka bir erkekten olan çocuklarını büyük bir şefkatle kucaklayabilir.

Aslında bu sonuncusunda yanlış olan, insanın kendisinden olmayan bir çocuğu sevmesi değildir.

Tam tersine…

Bir insanın kan bağı olmayan bir çocuğu kendi çocuğu gibi sevebilmesi, insan sevgisinin ulaşabileceği en güzel yerlerden biridir.

Asıl soru şudur: İnsan, sevdiği kadının çocuğunu sevebilecek kadar geniş bir kalbe sahipken, artık sevmediği kadından olan kendi çocuğunu nasıl o kalbin dışında bırakabilir?

Demek ki sorun her zaman kan bağı değildir.

Bazen sorun, yetişkinlerin sevgiyi bile kendi ilişkilerinin uzantısı haline getirmesidir.

Ve tam burada çocuk, çocuk olmaktan çıkarılıp bir yetişkinin temsilcisine dönüştürülür.

“O’nun çocuğu…”

Ne kadar ağır bir tanımdır aslında.

Çünkü o iki kelimenin arkasında bazen koskoca bir aile tarihi saklıdır.

O’nun annesini sevmiyorum.

O’nun babasıyla konuşmuyorum.

Onların ailesi bize bunu yaptı.

O’nun annesi oğlumu üzdü.

O’nun babası kızımı mutsuz etti.

Ve bütün bu cümlelerin sonunda, olup bitenlerden hiçbir haberi olmayan küçücük bir çocuk durur.

Sessizce.

ÇOCUKLAR AİLELERİN HAFIZA DEFTERİ DEĞİLDİR

Biz yetişkinler bazen çocukların anlamadığını zannederiz.

Oysa çocuklar kelimeleri anlamasalar bile duyguların matematiğini çok erken öğrenirler.

Kimin kucağa daha çok alındığını görürler.

Kimin doğum gününün daha büyük heyecanla kutlandığını fark ederler.

Kime daha güzel hediyeler alındığını bilirler.

Bir kuzen geldiğinde evde değişen havayı hissederler.

Bir büyükanne bir torununu öperken diğerine yalnızca “Nasılsın?” diyorsa, o fark yetişkin için küçücük olabilir.

Çocuk için değildir.

Çünkü çocuk sevgiyi bizim sandığımız gibi büyük cümlelerle ölçmez.

Bakışlarla ölçer.

Dokunuşlarla.

Ses tonuyla.

Beklenip beklenmediğiyle.

Özlenip özlenmediğiyle.

Bir odaya girdiğinde insanların yüzünde oluşan ifadeyle…

Ve bir süre sonra çocuk şu soruyu sormaya başlar:

“Neden onu benden daha çok seviyorlar?”…

İşte çocuk ruhunda bazı yaralar tam olarak bu soruyla açılır.

Çünkü bu sorunun cevabını yetişkinlerin karmaşık ilişkilerinde arayabilecek zihinsel olgunluğa sahip değildir.

“Babaannem annemle anlaşamıyor, dolayısıyla bana karşı bilinçsiz bir mesafe geliştiriyor.” diyemez.

“Babam anneme duyduğu öfkeyi benimle olan ilişkisine taşıyor.” diye analiz yapamaz.

Çocuk çok daha basit bir sonuca ulaşır:

“Demek ki bende sevilmeye değer bir şey yok.”

Ve yetişkinlerin kavgası, çocuğun benlik algısına dönüşür.

SEVGİNİN SINIFSAL VE AİLEVİ HİYERARŞİSİ

Bu yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi de değildir.

Meselenin sosyolojik bir tarafı vardır.

Özellikle geniş aile yapısının güçlü olduğu toplumlarda çocuk, yalnızca anne ve babasının çocuğu olarak görülmez.

Bir soyun, bir ailenin, bir tarafın temsilcisidir.

“Bizim taraftan.”.

“Onların taraftan.”.

“Bizim kızın çocuğu.”.

“Gelinin çocuğu.”.

“Eski eşinden olan çocuk.”.

“Yeni eşinin çocuğu.”.

Daha küçücük insanların üzerine görünmez etiketler yapıştırırız.

Bazen buna ekonomik ve sosyal statü de eklenir.

Daha başarılı çocuğun çocukları…

Daha zengin damadın çocukları…

Ailenin gözde oğlunun çocukları…

Ailenin onayladığı evlilikten doğan çocuklar…

Ve sevginin bile farkında olmadan bir hiyerarşisini yaratırız.

Bir tarafta daha çok arananlar, daha çok öpülenler, fotoğrafları daha çok gösterilenler…

Diğer tarafta aile fotoğrafının kenarında kalanlar.

Oysa hiçbir çocuk dünyaya geldiğinde ailesinin sosyal statüsünü seçmedi.

Annesinin kim olacağını seçmedi.

Babasının geçmişini seçmedi.

Anneannesini, babaannesini, dedesini, amcasını, dayısını seçmedi.

Ailesindeki kırgınlıkların hiçbirini yaratmadı.

Ama yetişkinlerin yıllardır çözemediği meselelerin bedeli bazen onun küçücük kalbine kesildi.

BİR ÇOCUĞUN GÖZLERİNDEKİ KAYGI!

Sonra biz toplum olarak çocuklardan büyük şeyler bekliyoruz.

Özgüvenli olsunlar istiyoruz.

Başarılı olsunlar.

Kendilerini ifade etsinler.

Güçlü olsunlar.

İyi ilişkiler kursunlar.

İyi anne, iyi baba, iyi eş, iyi insan olsunlar.

Peki nasıl?

Bir çocuk daha kendi evinde sevgiden emin değilse dünyaya nasıl güvenecek?

Bugün sevildiğini, yarın sevilip sevilmeyeceğini bilmiyorsa nasıl güvenli bağlanacak?

Bir yetişkinin başka bir yetişkine duyduğu öfkenin kendi üzerine düşmeyeceğinden emin olamıyorsa nasıl huzurlu olacak?

Bir çocuğun gözlerinde sürekli kaygı varsa, ona yalnızca:

“Gelecek sizin.” demek yetmez.

Çünkü geleceği bir çocuğun ellerine vermeden önce, o ellerin titremesine neyin sebep olduğunu sormamız gerekir.

Biz çocuklardan geleceği kurmalarını bekliyoruz.

Ama bazen onlara taşıyamayacakları kadar ağır bir geçmiş bırakıyoruz.

ÇOCUKLAR BİZİM DUYGUSAL SAVAŞLARIMIZIN ASKERLERİ DEĞİLDİR.

Bir kadını sevmeyebilirsiniz.

Bir adamı affetmeyebilirsiniz.

Gelininizle anlaşamayabilirsiniz.

Damadınızdan hoşlanmayabilirsiniz.

Bir evlilik bitebilir.

Kardeşler birbirine küsebilir.

Aileler dağılabilir.

İnsanlar birbirlerinin hayatından çıkabilir.

Bunların hepsi yetişkinlerin dünyasına aittir.

Ama bir çocuk o dünyanın savaşçısı değildir.

Bir çocuk, yetişkinlerin savaşında rehin alınmamalıdır.

Bir babanın eski eşine duyduğu öfkenin bedelini çocuk ödememelidir.

Bir büyükannenin gelinine duyduğu kızgınlık torununun saçını daha az okşamasına dönüşmemelidir.

Bir dedenin damadına duyduğu antipati, torununun hayatındaki eksik bir sevgiye dönüşmemelidir.

Çünkü yetişkinler arasındaki meseleler bir gün bitebilir.

İnsanlar barışabilir.

Unutabilir.

Hayatlarına devam edebilir.

Ama çocuklukta hissedilen değersizlik bazen insanın içinde onlarca yıl yaşamaya devam eder.

ÇÜNKÜ ÇOCUK SADECE ÇOCUKTUR.

Belki bütün bu karmaşık aile ilişkilerinin ortasında hatırlamamız gereken çok basit bir gerçek var:

Çocuk sadece çocuktur.

Annesinin hatası değildir.

Babasının karakteri değildir.

Gelininizin uzantısı değildir.

Damadınızın temsilcisi değildir.

Boşandığınız eşiniz değildir.

Kavga ettiğiniz kardeşiniz değildir.

Ailenizin geçmişi hiç değildir.

O, henüz dünyayı tanımaya çalışan küçücük bir insandır.

Ve belki dünyayla ilgili ilk büyük bilgisini bizden öğrenecektir:

“Ben sevilmeye değer miyim?”…

Bu soruya verdiğimiz cevap onun hayatında sandığımızdan çok daha uzun yaşayacaktır.

Çünkü çocukluk yalnızca hayatımızın ilk yılları değildir.

Çocukluk, bazen hayatımız boyunca içimizde taşıdığımız sestir.

Bir çocuk sevildiğinde o ses şöyle konuşur:

“Ben değerliyim.”.

“Ben güvendeyim.”.

“Ben olduğum halimle kabul edilebilirim.”.

Ama sevgiyi kazanmak zorunda bırakılan çocukta başka bir ses oluşabilir:

“Daha iyi olmalıyım.”.

“Birilerini memnun etmeliyim.”.

“Beni bırakmasınlar.”.

“Beni sevsinler.”.

Ve yıllar sonra karşımıza yetişkin bedeninde, hala çocukluğunda alamadığı sevgiyi arayan insanlar çıkabilir.

Belki de bu yüzden bir toplumun çocuklara nasıl davrandığı, o toplumun geleceği hakkında bize ekonomisinden, teknolojisinden ve binalarından çok daha fazla şey anlatır.

Çünkü toplum dediğimiz şey yalnızca yollar, kurumlar ve yasalar değildir.

Toplum, çocukken nasıl sevildiğimizin yetişkinlikte birbirimize nasıl davrandığımıza dönüşmüş halidir.

Bugün bir çocuğu dışlarsak, yarının yetişkinine bir yara bırakırız.

Bugün bir çocuğa güven verirsek, yarının yetişkinine bir dayanak bırakırız.

Bugün ona sevginin koşullu olduğunu öğretirsek, yarın sevgiyi korkuyla yaşayabilir.

Bugün ona sadece var olduğu için değerli olduğunu hissettirirsek, yarın başkasının değerini ezmeden kendi değerini bilen bir insan olabilir.

Çocuklar bizim geleceğimiz diyoruz.

Doğru.

Ama belki cümleyi eksik kuruyoruz.

Çocuklar geleceğimiz değildir yalnızca.

Onlara bugün nasıl davrandığımız, geleceğimizdir.

Bu nedenle bir çocuğun gözlerinde kaygı, yalnızlık ve “Beni neden sevmiyorlar?” sorusu varsa ona geleceği teslim etmekten önce dönüp kendimize bakmalıyız.

Ve belki şu soruyu sormalıyız:

Biz ona nasıl bir geçmiş bırakıyoruz ki ondan güzel bir gelecek kurmasını bekliyoruz?

Çünkü hiçbir çocuk annesinin, babasının, gelinin, damadın ya da bitmiş bir aşkın bedelini ödemek için dünyaya gelmez.

Bir çocuk, yalnızca çocuk olduğu için sevilmeye layıktır.

Gerisi yetişkinlerin sorunudur.

Ve yetişkinlerin sorunlarını çocukların kalbine bırakmak, hiçbir yetişkine yakışmaz.

-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
5.00
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha