Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | BİR DİLİM PİZZA, BİR FOTOĞRAF VE KAPİTALİZMİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Gençliğin masum rekabetinden çalışma hayatının görünmeyen gerçeklerine…
Bugün öğle yemeği için Pizza Hut’tan pizza sipariş ettik. Sıradan bir öğle yemeğiydi aslında. Ama bazen bir koku, bir tat, bir şarkı ya da yıllardır aklınıza gelmeyen bir marka, insanı hiç beklemediği bir anda geçmişin kapısından içeri sokabiliyor.
Benim için bugün o kapıyı açan bir dilim pizzaydı.
Bir anda yıllar öncesine, İstanbul’a, hukuk fakültesinde okuduğum gençlik yıllarıma gittim.
Galleria Alışveriş Merkezi yeni açılmıştı. Türkiye’nin alışveriş kültürünün değişmeye başladığı, Batılı markaların ve tüketim alışkanlıklarının hayatımıza hızla girdiği yıllardı. Galleria’nın içindeki Pizza Hut da bu yeni dünyanın sembollerinden biriydi.
Ben ve ev arkadaşım orada çalışıyorduk.
Fotoğraftaki iki genç kızın üzerinde beyaz gömlekler, kırmızı papyonlar ve kırmızı önlükler vardı. Hayat henüz önümüzde uzun bir yol gibi uzanıyordu. Geleceğe dair hayallerimiz, bitirmemiz gereken okulumuz, kazanacağımız diplomalarımız ve kendi ayaklarımız üzerinde durabilmenin verdiği o tarifsiz gurur vardı.
Çalışıyorduk. Para kazanıyorduk. Öğreniyorduk.
Ama farkında olmadan başka bir şey daha öğreniyorduk: Kapitalizmin insan psikolojisini nasıl ustalıkla kullanabildiğini…
Birkaç ay sonra Pizza Hut Ankara ve İzmir’de de şubeler açtı. Müdürümüz sürekli bu şubelerle görüşüyor, onların günlük satış rakamlarını öğreniyor ve bize bildiriyordu.
“Ankara bugün şu kadar satış yapmış.”…
“İzmir bizi geçmiş.”…
“Bugün daha fazla satmamız gerekiyor.”…
Ve böylece görünmez bir yarış başlamıştı.
Ortada bir kupa yoktu. Kazananlara verilecek bir prim yoktu. Maaşlarımızda herhangi bir artış da söz konusu değildi. Ama yarış vardı.
Üstelik bu yarışa katılmak için kimse bizi zorlamıyordu.
Çalışanların büyük çoğunluğu diğer şubeleri geçebilmek için daha hızlı çalışıyor, daha fazla satış yapmaya gayret ediyor, kendi aralarında bir takım ruhu geliştiriyordu.
Sanki o işletmenin sahibi bizdik.
Sanki kasaya giren her fazla lira, bizim geleceğimizi de aynı oranda değiştirecekti. Oysa günün sonunda değişen tek şey işletmenin cirosuydu.
Bizim aldığımız ücret aynı kalıyordu.
İşte yıllar sonra dönüp baktığımda, o günlerde yaşadığımız şeyin yalnızca masum bir satış yarışması olmadığını çok daha iyi anlıyorum.
Bu, kapitalizmin en incelikli yöntemlerinden biriydi: Çalışanın emeğini artırırken, ona kazancından daha büyük bir psikolojik ödül sunmak.
Başarma duygusu…
Rakibini geçme arzusu…
Bir gruba ait olmanın verdiği gurur…
Takdir edilme ihtiyacı…
İnsan doğasının en temel motivasyonları, ekonomik bir sistemin hizmetine sunulmuştu.
Ve biz bunun farkında bile değildik.
Çünkü insan yalnızca para için çalışmaz. Kendini değerli hissetmek, başarılı olmak, bir şeyleri başarmış olduğunu görmek de ister.
İşte sistem, insanın bu duygusal ihtiyaçlarını çok iyi tanır. Bir işveren, çalışanına daha fazla ücret ödemeden de onu daha fazla çalışmaya teşvik edebilir. Bazen bunun için yalnızca küçük bir rekabet ortamı yaratması yeterlidir. Çalışan, başkasını geçtiğinde kendisini kazanmış hisseder. Oysa ekonomik anlamda asıl kazanan çoğu zaman başkasıdır.
Burada ilginç olan, sömürünün her zaman açık bir baskıyla gerçekleşmemesidir. Bazen insan kendi isteğiyle daha fazla çalışır. Hatta bundan mutluluk duyar. Çünkü emeğinin karşılığını yalnızca para olarak değil, başarı ve aidiyet duygusu olarak da değerlendirmeye başlamıştır. Sosyolojide ve çalışma psikolojisinde bu durum, çalışanların motivasyonlarının kurumun hedefleriyle özdeşleştirilmesi üzerinden açıklanabilir.
İşletmenin başarısı, çalışanın kişisel başarısı gibi sunulur.
“Biz bir aileyiz.”…
“Biz bir takımız.”…
“Bu ay rekor kırmalıyız.”…
Bu cümlelerin kendileri yanlış değildir. Birlikte çalışmak, ortak hedeflere ulaşmak ve takım ruhu oluşturmak elbette değerlidir.
Ancak burada sorulması gereken çok önemli bir soru vardır: Başarı ortaksa, kazanç neden ortak değildir?
Çalışandan işletmenin hedeflerini kendi hedefleri gibi benimsemesi beklenirken, işletmenin artan kazancının çalışanın yaşamına ne ölçüde yansıdığı çoğu zaman ikinci planda kalır. Kapitalizmin eleştirilmesi gereken yönlerinden biri de tam olarak budur.
Çünkü sorun çalışmakta, üretmekte, rekabet etmekte ya da başarılı olmak istemekte değildir.
Sorun, yaratılan ekonomik değerin paylaşımındaki adaletsizliktir.
Bir insanın daha fazla emek vermesi, daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve işletmeye daha fazla kazanç sağlaması, mutlaka her koşulda aynı oranda ücret artışı anlamına gelmeyebilir. Ancak emeğin yarattığı değerin sürekli tek taraflı birikmesi, zamanla ekonomik olduğu kadar ahlaki bir soruya da dönüşür.
Bir işletmenin büyümesinde sermayenin, yatırımın ve girişimcinin aldığı riskin payı vardır. Ama o işletmenin kapısını her sabah açan, müşteriyi karşılayan, hizmet veren, yorulan ve akşam eve dönen insanların emeği de vardır. Ve hiçbir ekonomik başarı, insan emeğinden tamamen bağımsız değildir.
Bugün dünyanın birçok yerinde çalışanlar hala benzer psikolojik mekanizmalarla motive ediliyor.
Ayın çalışanı seçiliyor.
Satış hedefleri konuluyor.
Şubeler birbirleriyle yarıştırılıyor.
Performans tabloları hazırlanıyor.
Kimi zaman bunların karşılığında gerçek ödüller, primler ve kariyer fırsatları sunuluyor. Kimi zaman ise çalışanın eline yalnızca bir teşekkür, bir alkış ya da kısa süreli bir gurur duygusu geçiyor.
Oysa alkış, faturaları ödemiyor.
Takdir, tek başına hayat pahalılığını azaltmıyor.
Ve bir işletmenin satış rekoru, o rekoru kıran insanların hayat standardını kendiliğinden yükseltmiyor.
İşin daha düşündürücü tarafı ise insanın zamanla bu sistemi içselleştirebilmesi.
Daha fazla çalışmayı yalnızca ekonomik bir zorunluluk olarak değil, kendi değerinin bir ölçüsü olarak görmeye başlaması.
Ne kadar meşgulsen o kadar önemli…
Ne kadar üretkensen o kadar başarılı…
Ne kadar yoruluyorsan o kadar fedakar…
Oysa insanın değeri, bir günde yaptığı satış miktarıyla ya da çalıştığı saatlerle ölçülemez.
İnsan yalnızca üretmek için yaşamaz.
Yaşamak için çalışır.
Ve bu iki cümlenin arasındaki fark, belki de modern çalışma hayatının en önemli çelişkilerinden biridir.
Bugün geriye dönüp baktığımda o yılları yalnızca ekonomik bir sistemin eleştirisi üzerinden hatırlamıyorum.
Çok güzel anılarım da var.
Gençtik. Yoruluyorduk ama gülüyorduk. Okuyorduk, çalışıyorduk, arkadaşlıklar kuruyorduk. Hayatın henüz bize öğretmediği pek çok şey vardı.
O kırmızı papyonların ve önlüklerin içinde, geleceğe hazırlanan iki genç kadındık.
Belki de o günlerde bizi en çok mutlu eden şey, kendi paramızı kazanıyor olmaktı.
Ama insan yaş aldıkça anılarının anlamı da değişiyor.
Gençken yalnızca yaşadığımız olayları hatırlıyoruz.
Yıllar sonra ise o olayların bize ne öğrettiğini anlamaya başlıyoruz.
O günlerde Ankara’yı ya da İzmir’i geçtiğimizde duyduğumuz sevinci bugün düşündüğümde gülümsüyorum. Çünkü o yarışta hepimiz kendimizi kazanan sanıyorduk. Oysa gerçekte, emeğimizle büyüttüğümüz bir işletmenin başarısını kendi başarımızla karıştırıyorduk.
Belki de kapitalizmin en büyük başarısı yalnızca daha fazla mal satmak değildir. İnsana, başkasının ekonomik kazancını kendi kişisel zaferiymiş gibi hissettirebilmesidir.
Ve bazen bütün bunları anlamak için ekonomi kitapları okumak, uzun teorik tartışmalara girmek ya da yıllarca çalışma hayatını incelemek gerekmiyor.
Bazen yıllar önce giydiğiniz kırmızı bir önlük, eski bir fotoğraf ve bugün sipariş ettiğiniz bir dilim pizza yeterli oluyor. Çünkü hayatın en önemli dersleri her zaman üniversitelerin amfilerinde öğrenilmiyor.
Bazıları bir restoranın mutfağında, bir satış tezgahının arkasında, gençliğin heyecanıyla katıldığımız küçük yarışların içinde saklı kalıyor.
Ve yıllar sonra anlıyoruz ki…
O günlerde biz pizza satıyorduk.
Ama sistem bize, emeğimizin karşılığından çok, emeğimizle yarattığımız başarıyla gurur duymayı öğretiyordu. Bugün o fotoğrafa baktığımda yalnızca gençliğimi değil, çalışma hayatına dair ilk sosyolojik gözlemlerimden birini de görüyorum.
Bir dilim pizza bana geçmişimi hatırlattı.
Geçmişim ise çok daha önemli bir soruyu: Bir insanın emeğiyle yaratılan başarıdan, o insanın kendisine ne kadar pay düşüyor?
Belki de asıl tartışmamız gereken sorun tam olarak budur.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha