Bir telefonun insan hayatından daha fazla ilgi gördüğü dünyada; kapitalizmin, tüketim kültürünün, kaybolan vicdanın ve insan olmanın giderek ağırlaşan sorumluluğu üzerine…
Bir mağazanın önünde, henüz piyasaya çıkmamış bir telefonun ilk sahiplerinden biri olabilmek için saatlerce, bazen günlerce bekleyen insanları düşünün… Soğuğa, yağmura, uykusuzluğa aldırmadan bekleyenleri…
Sonra aynı insanların birkaç sokak ötede, soğuktan titreyen, açlığını bastırmaya çalışan, başını sokacak bir yer bulamayan başka bir insanın yanından geçip gittiğini düşünün. Bir tarafta yeni bir telefon satın alabilmek için gösterilen olağanüstü sabır, diğer tarafta bir insanın acısını görebilmek için bile gösterilmeyen birkaç saniyelik dikkat…
İşte çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada saklıdır.
İnsanlık, sahip olduğu eşyaların değerini artırırken insanın değerini azaltan bir düzenin içinde yaşamayı öğreniyor. Ve daha da acısı, bu durumu giderek normal karşılıyor. Oysa insanlık tarihi boyunca medeniyetin gelişmişliği yalnızca üretilen teknolojilerle, inşa edilen gökdelenlerle, büyüyen ekonomilerle ya da artan servetlerle ölçülmedi. Bir toplumun gerçek gelişmişliği, en güçsüz insanına nasıl davrandığıyla da ölçüldü.
Bugün ise dünyanın en gelişmiş şehirlerinde, en pahalı mağazaların vitrinlerinin birkaç metre ötesinde evsiz insanlar uyuyor.
Milyarlarca dolarlık şirketlerin merkezlerinin bulunduğu sokaklarda, bir öğün yemek bulabilmek için yardım bekleyen insanlar yaşıyor.
Bir yanda kullanılabilir durumdaki telefonunu yalnızca yeni modeli çıktığı için değiştirenler, diğer yanda çocuğunun okul ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hangi temel gereksiniminden vazgeçeceğini hesaplayan anne babalar var.
Ve bütün bunlar aynı dünyada, aynı zamanda, bazen aynı sokakta yaşanıyor.
TÜKETİMİN İHTİYAÇ OLMAKTAN ÇIKIP KİMLİĞE DÖNÜŞMESİ…
Kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değildir. Özellikle günümüzün tüketim kültürü içinde, insanların neyi arzulayacağını, neyi başarı sayacağını, kendisini başkalarıyla nasıl karşılaştıracağını da etkileyen güçlü bir yaşam biçimine dönüşmüştür.
Artık birçok insana neye ihtiyacı olduğu değil, neye sahip olması gerektiği anlatılıyor.
Bir telefon yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkıyor. Bir otomobil ulaşım aracı olmaktan, bir çanta eşya taşımaya yarayan bir nesne olmaktan uzaklaşıyor.
Hepsi birer statü göstergesine dönüşüyor.
İnsanlar giderek kim olduklarıyla değil, nelere sahip olduklarıyla görünür olmaya çalışıyor.
Bir insanın bilgisi, kültürü, vicdanı, nezaketi ya da başkalarının hayatına kattığı değer yerine kullandığı markalar, yaşadığı semt, kullandığı otomobil, gittiği restoranlar konuşuluyor.
Sanki insanın iç dünyası değil, üzerinde taşıdığı etiketler önem kazanıyor.
Üstelik sistem bu yarışı hiçbir zaman bitirmiyor.
Daha dün satın alınan bir telefon bugün eskimiş sayılıyor. Geçen yıl hayranlık uyandıran bir otomobil, yeni modeli çıktığında sıradanlaşıyor.
İnsan sahip oldukça daha fazlasını istiyor.
Çünkü tüketim kültürünün en güçlü tarafı, insanı sahip olduklarıyla mutlu etmekten çok, sahip olmadıklarıyla eksik hissettirebilmesi.
Ve kendisini sürekli eksik hisseden insan, çoğu zaman sahip olduklarını çoğaltmaya çalışırken kendi içindeki boşluğun nedenini sorgulamayı unutuyor.
İNSANIN İNSANA YABANCILAŞMASI…
Bu düzenin belki de en ağır bedeli ekonomik değil, duygusal. Çünkü tüketim kültürü yalnızca alışkanlıklarımızı değiştirmiyor. İnsanlarla kurduğumuz ilişkilerin niteliğini de etkiliyor.
Bir zamanlar bir insanın kapısını çalmak, nasıl olduğunu sormak, sıkıntısını dinlemek, gerektiğinde yanında olmak hayatın doğal parçalarıydı.
Elbette geçmişin dünyası da kusursuz değildi. Yoksulluk, adaletsizlik, bencillik ve duyarsızlık her dönemde vardı. Ama bugün insan ilişkilerinin önüne yerleşen yeni bir engel var: Her şeyin hızlandığı bir dünyada, insanın insana ayırdığı zamanın giderek azalması. Saatlerce sosyal medyada dolaşabiliyoruz ama bir dostumuzun derdini dinlemeye sabrımız kalmayabiliyor. Hiç tanımadığımız insanların hayatlarını izliyoruz ama aynı apartmanda yaşayan yaşlı komşumuzun günlerdir kapısını açmadığını fark etmeyebiliyoruz.
Dünyanın öbür ucundaki bir ünlünün satın aldığı otomobili biliyoruz ama yakın çevremizde bir insanın işini kaybettiğinden habersiz olabiliyoruz.
Teknoloji sayesinde herkese ulaşabiliyoruz.
Ama gerçekten kaç insana dokunabiliyoruz?
Birbirimizin fotoğraflarını görüyoruz, paylaşımlarını beğeniyoruz, başarılarını izliyoruz.
Peki, sessizliğini fark ediyor muyuz?
Bir insanın gülümseyen fotoğrafının ardındaki yalnızlığı, güzel giyiminin ardındaki ekonomik sıkıntıyı, neşeli sözlerinin ardındaki yorgunluğu görebiliyor muyuz?
Yoksa birbirimizin hayatını yalnızca ekranlarımızın izin verdiği kadar mı tanıyoruz?
VİCDANIN DA BİR PİYASA DEĞERİ Mİ VAR?
Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken soru bu. Çünkü günümüzde yalnızca eşyalar değil, bazen insanın acısı bile görünürlüğüne göre değer kazanıyor.
Bir felaket sosyal medyada gündem olduğunda milyonlarca insan aynı anda üzülüyor, paylaşıyor, tepki gösteriyor.
Birkaç gün sonra başka bir gündem geliyor.
Önceki acı, yerini yeni görüntülere bırakıyor.
Oysa görüntüler değişse de insanların yaşadığı felaketler sona ermiyor.
Evini kaybeden insan hala evsiz, çocuğunu kaybeden anne hala yaslı, açlıkla mücadele eden aile hala çaresiz olabiliyor. Ama biz yeni bir habere, yeni bir ürüne, yeni bir tartışmaya geçiyoruz.
Sanki vicdanımız da ekranın akış hızına ayak uydurmak zorundaymış gibi…
Burada teknolojiyi suçlamak kolaydır.
Oysa sorun telefonun kendisinde değil.
Sorun, insanın dikkatini, zamanını, arzularını ve hatta duygularını giderek daha fazla tüketimin hizmetine sunan anlayışta.
Bir telefon hayat kurtarabilir. Bir teknoloji insanları birbirine yakınlaştırabilir. Bilimsel gelişmeler milyonlarca insanın yaşamını kolaylaştırabilir.
Bütün bunlar insanlığın önemli kazanımlarıdır.
Asıl sorun, insan için üretilen araçların zamanla insandan daha önemli hale getirilmesidir.
Bir şirketin yeni ürününü satın almak için saatlerce beklemeyi göze alan bir toplum, açlıkla mücadele eden çocuklar için aynı kararlılığı gösterebiliyor mu?
Bir markanın yeni koleksiyonunu öğrenmek için duyduğumuz merakın ne kadarını, yaşadığımız toplumdaki yoksulluğun nedenlerini anlamaya ayırıyoruz?
Bir ürünün teknik özelliklerini incelemek için harcadığımız zamanın ne kadarını, çevremizdeki insanların hayatlarını iyileştirebilmek için harcıyoruz?
Elbette yeni bir telefon satın almak isteyen herkes duyarsız değildir. Güzel eşyalara sahip olmak istemek de başlı başına yanlış değildir.
Yanlış olan, bir eşyanın yeniliğinin insanın çaresizliğinden daha fazla ilgi görmesini doğal karşılamaya başlamamızdır.
KAPİTALİZMİN EN BÜYÜK BAŞARISI: İNSANA NEYE İHTİYACI OLDUĞUNU UNUTTURMAK…
Modern tüketim ekonomisinin en güçlü mekanizmalarından biri, ihtiyaçlarla arzular arasındaki sınırı bulanıklaştırmasıdır. İnsan yaşamak için barınmaya, beslenmeye, güvenliğe ihtiyaç duyar.
Ama yalnızca bunlarla yaşayamaz.
Sevilmeye, anlaşılmaya, değer görmeye, bir topluluğa ait hissetmeye, hayatının anlamlı olduğuna inanmaya da ihtiyaç duyar. Ne var ki bunların hiçbiri bir mağazadan satın alınamaz.
En pahalı telefon, arayacak kimseniz olmadığında yalnızlığınızı ortadan kaldırmaz.
En gösterişli ev, içinde sevgi yoksa insana yuva hissi vermez.
En lüks otomobil, nereye gittiğini bilmeyen bir insanın hayatına yön kazandırmaz.
En pahalı kıyafetler, insanın karakterindeki eksiklikleri kapatmaz.
Buna rağmen sistem, mutluluğu sürekli satın alınabilecek yeni bir nesnenin içinde aramamızı teşvik ediyor.
Çünkü insanın kendi hayatından, ilişkilerinden, düşüncelerinden ve iç huzurundan memnun olması, sınırsız tüketim anlayışının arzu ettiği bir durum değildir.
Sürekli daha fazlasını isteyen insan, sürekli daha fazlasını satın almaya çalışır.
Ve bu döngünün içinde zamanla insanın kendisi de bir ekonomik değere indirgenme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Çalışabildiği kadar değerli, üretebildiği kadar gerekli, satın alabildiği kadar görünür…
Peki ya yaşlandığında?
Hastalandığında?
İşsiz kaldığında?
Artık tüketemediğinde?
Bir insanın değeri ekonomik sisteme sağlayabildiği katkıyla ölçülmeye başlanırsa, insan olmanın koşulsuz değeri nereye gider?
Bir toplumun ahlaki çöküşü yalnızca kötülüğün çoğalmasıyla değil, insanın değerinin koşullara bağlanmasıyla da başlar.
ZENGİNLİK ARTIYOR, PEKİ İNSANLIK DA ZENGİNLEŞİYOR MU?
Bugün dünya, geçmiş kuşakların hayal bile edemeyeceği bir teknolojik ve ekonomik kapasiteye sahip.
Hastalıkları teşhis edebilen sistemler geliştiriyoruz. Uzayın derinliklerini araştırıyoruz. Yapay zekayla bilgiye erişimin sınırlarını değiştiriyoruz.
Ama bütün bu gelişmelere rağmen açlığı, evsizliği, savaşları, sömürüyü ve derin eşitsizlikleri ortadan kaldırabilmiş değiliz.
Bu durum bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Teknolojik ilerleme, kendiliğinden ahlaki ilerleme anlamına gelmiyor.
Daha fazla bilgiye sahip olmak, daha vicdanlı olacağımızı garanti etmiyor.
Daha zengin toplumlar yaratmak, daha adil toplumlar yaratmakla aynı şey değil.
Bir ülkenin ekonomisi büyürken insanları yalnızlaşabilir.
Şehirleri güzelleşirken sokaklarında yaşayan yoksullar görünmez hâle gelebilir.
Şirketleri milyarlarca dolar kazanırken çalışanları temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanabilir.
Ve toplum bütün bunları ekonomik hayatın kaçınılmaz gerçekleri olarak kabullenmeye başlayabilir.
Oysa ekonomik sistemler insan için vardır.
İnsan ekonomik sistemlerin devamlılığını sağlamak için var olmamalıdır.
Bir düzenin başarısı yalnızca ne kadar servet ürettiğiyle değil, o servetin yarattığı imkanlardan insanların ne ölçüde yararlanabildiğiyle de değerlendirilmelidir.
Çünkü zenginlik yalnızca bir toplumun sahip olduğu para miktarı değildir.
O toplumda kimsenin aç yatmaması, yaşlıların terk edilmemesi, çocukların eğitimden mahrum kalmaması, insanların hastalandıklarında çaresizlik hissetmemesi de gerçek zenginliğin göstergeleridir.
İYİ İNSAN OLMAK NEDEN GİDEREK DAHA FAZLA ÇABA GEREKTİRİYOR?
Günümüz insanının en büyük sınavı burada başlıyor.
Çünkü insan kalmak yalnızca kötülük yapmamak değildir.
Başkalarının acısını görebilmek, haksızlık karşısında sessiz kalmamayı seçmek, kendimize ait olmayan sorunlarla da ilgilenebilmek demektir.
Bazen hiç tanımadığımız bir insanın onurunu kendi çıkarımız kadar önemseyebilmektir.
Bazen herkesin güçlüden yana olduğu bir ortamda güçsüzün yanında durabilmektir.
Bazen bir başkasının başarısını kıskanmadan kutlamak, düşene tepeden bakmadan el uzatabilmektir.
Bazen de yalnızca dinlemektir.
Gerçekten dinlemek…
Karşımızdaki insanı aceleyle yargılamadan, sözünü kesmeden, kendi hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz sorunlardan birkaç dakika uzaklaşarak dinlemek.
Çünkü insanlık her zaman büyük kahramanlıklarla korunmaz.
Bazen küçük davranışlarla yaşatılır.
Bir çocuğun başını okşayan elde, yaşlı bir insanın alışveriş poşetini taşıyan gençte, zor durumda kalan bir dostuna karşılık beklemeden yardım eden insanda…
Bir başkasının hayatını kolaylaştırabilmek için kendi rahatından biraz vazgeçebilenlerde…
Bunların hiçbiri büyük ekonomik değerler üretmeyebilir.
Ama insan hayatına paha biçilemeyecek anlamlar katar.
Ne yazık ki bunlar çoğu zaman manşet olmaz.
Bir şirketin piyasa değerini artırmaz.
Sosyal medyada milyonlarca beğeni almayabilir.
Ama insanlığın hala ayakta kalmasını sağlayan şeylerden biri tam da bu görünmeyen iyiliklerdir.
ASIL YOKSULLUK NEDİR?
Yoksulluk yalnızca parasızlık mıdır?
Elbette maddi yoksulluk insan hayatını ağır biçimde etkileyen, küçümsenemeyecek bir gerçektir.
Ama başka bir yoksulluk daha var.
Vicdan yoksulluğu…
Empati yoksulluğu…
Sevgi, nezaket, merhamet ve sorumluluk yoksulluğu…
Bir insanın banka hesabında milyonlarca dolar bulunabilir ama bir başkasının acısı karşısında hiçbir şey hissetmeyebilir.
Bir insan son model teknolojilere sahip olabilir ama kendi ailesinin duygusal ihtiyaçlarından habersiz yaşayabilir.
Bir insan dünyanın en güzel şehirlerini gezebilir ama karşılaştığı insanların hayatlarına gerçek bir merak duymayabilir.
Ve bir başkası, çok sınırlı maddi imkanlara rağmen elindeki ekmeği paylaşabilir.
Burada yoksulluğu romantikleştirmekten söz etmiyorum.
Yoksulluk bir erdem değildir. Zenginlik de bir ahlaksızlık göstergesi değildir.
Sorun insanın sahip olduğu imkanlarla kurduğu ilişkidir.
Servetini yalnızca kendisini diğer insanlardan üstün hissetmek için kullanan biriyle, imkanlarını başkalarının hayatlarını iyileştirmek için değerlendiren biri aynı ahlaki yerde durmaz.
Çünkü insanın gerçek değeri sahip olduklarının miktarında değil, sahip olduklarıyla ne yaptığı konusunda da ortaya çıkar.
VE BÜTÜN BUNLARA RAĞMEN İNSAN KALABİLMEK…
Artık kendimize sormamız gereken soru, dünyanın ne kadar geliştiği değildir.
Biz bu gelişmenin içinde ne kadar insan kalabildik?
Daha hızlı iletişim kuruyoruz ama birbirimizi daha iyi anlayabiliyor muyuz?
Daha fazla şeye sahip oluyoruz ama daha fazla paylaşabiliyor muyuz?
Daha çok insanın hayatını görebiliyoruz ama onların acılarına karşı daha duyarlı olabiliyor muyuz?
Daha büyük evlerde yaşıyoruz ama kalplerimizde başkalarına daha fazla yer açabiliyor muyuz?
İnsanlığın geleceğini yalnızca yapay zeka, uzay araştırmaları, ekonomik büyüme ya da yeni teknolojiler belirlemeyecek.
O geleceği, bütün bu gelişmelerin merkezine insanı yerleştirip yerleştiremeyeceğimiz de belirleyecek.
Çünkü insanın olmadığı bir ilerlemenin, insanlık açısından ne anlamı olabilir?
Bir çocuğun açlığına kayıtsız kalan bir dünyanın teknolojik başarısıyla ne kadar övünebiliriz?
Bir yaşlının yalnızlığını fark etmeyen toplumun iletişim çağında yaşaması neyi değiştirir?
Bir insanın hayatını kurtarmak için gösterilmeyen çabanın, yeni bir tüketim ürününü elde etmek için gösterilmesi bize nasıl bir değerler düzeninde yaşadığımızı anlatmaz mı?
Bütün dünyayı değiştiremeyiz.
Ekonomik sistemleri tek başımıza dönüştüremeyiz.
Eşitsizlikleri, savaşları, yoksulluğu ve adaletsizliği bir anda ortadan kaldıramayız.
Ama bütün bunların içinde nasıl bir insan olacağımıza karar verebiliriz.
Bir başkasının acısına gözlerimizi kapatmamayı seçebiliriz.
Sahip olduklarımızı kişiliğimizin ölçüsü haline getirmemeyi seçebiliriz.
Çocuklarımıza yalnızca başarılı ve zengin olmayı değil, vicdanlı ve adil olmayı da öğretebiliriz.
Bir insanın değerini mesleğine, gelirine, kıyafetine, telefonuna ya da toplumdaki konumuna göre belirlememeyi öğrenebiliriz.
Ve en önemlisi, insanı insana yabancılaştıran bütün bu koşullara rağmen merhametimizi koruyabiliriz.
Çünkü günün sonunda hiçbirimiz sahip olduğumuz telefonlardan, kullandığımız otomobillerden, giydiğimiz markalardan ibaret değiliz.
Bir gün bütün o eşyalar eskiyecek.
Bugün uğruna saatlerce kuyruklarda beklenen telefonlar, birkaç yıl sonra unutulacak.
Bir zamanlar sahip olabilmek için büyük heyecan duyulan nesneler, yerlerini yenilerine bırakacak.
Ama bir insanın en zor gününde uzattığımız el, söylediğimiz bir söz, gösterdiğimiz bir merhamet yıllarca hatırlanabilecek.
Bir insanın hayatında bıraktığımız en değerli iz, ona ne kadar zengin olduğumuzu göstermek değil, kendisini ne kadar değerli hissettirdiğimiz olacak.
Çünkü insanlığın gerçek ilerlemesi, bir telefonun kaçıncı nesle ulaştığıyla değil, vicdanımızın ne kadar geliştiğiyle ölçülmeli.
Ve insanın giderek bir tüketiciye, bir müşteriye, bir kullanıcıya, bir istatistiğe dönüştürüldüğü bu çağda, bütün etiketlerden sıyrılıp yalnızca insan olabilmek…
Bir başkasının acısını hissedebilmek…
Bir hayatı, bir eşyadan daha değerli görebilmek…
Başkalarının varlığını kendi çıkarlarımızın ötesinde önemseyebilmek…
Belki de bugün sahip olabileceğimiz en büyük zenginliktir.
Çünkü insanlığın asıl yoksullaştığı yer, insanların satın alma gücünü kaybettiği yer değil; birbirlerinin acısını hissetme yeteneğini kaybettiği yerdir.
Ve böyle bir dünyada, bütün koşullara rağmen insan kalabilmek, yalnızca kişisel bir erdem değil; insanlığın geleceğine karşı taşıdığımız en önemli sorumluluklardan biridir.
-Leyla Edinç
(19 Ekim 2026)
Yorum Yap