Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | DOLAPLARIMIZ DOLDU, PEKİ HAYATIMIZDA NE EKSİLDİ

Bir zamanlar az şeyle yetinebilen insanların, bugün her şeye sahipken neden hiçbir şeyi yeterli bulamadıkları üzerine…
Benim çocukluğumda insanların üç çift ayakkabısı olurdu. Bir yazlık, bir kışlık, bir de beden eğitimi derslerinde giymek için spor ayakkabısı…
Üstelik ayakkabılarımız eskimeden yenilerini almazdık. Bir ayakkabının artık kullanılmayacak kadar yıpranması gerekirdi ki yerine yenisi alınsın.
Bugün bir insanın yalnızca spor ayakkabılarının sayısı, o yıllarda bütün bir ailenin sahip olduğu ayakkabı sayısından fazla… Ama ilginçtir, o zamanlar ayakkabılarımız azdı ve çoğu zaman ne giyeceğimizi bilirdik. Şimdi onlarca ayakkabımız var ama hala giyecek uygun bir çift bulamadığımızı söylüyoruz.
Acaba gerçekten ihtiyaçlarımız mı çoğaldı, yoksa ihtiyaç sandığımız şeylerin tanımı mı değişti?
Çocukluğumda kardeşlerimizle ortak kullandığımız gardıroplarımız vardı. Kıyafetlerimiz kesin çizgilerle birbirimizden ayrılmazdı. Birimizin kazağını diğeri, birimizin eteğini öteki giyerdi.
Kimse bunu bir eksiklik olarak görmezdi.
Çünkü bir kıyafetin kime ait olduğundan çok, kimin ihtiyacını karşıladığı önemliydi.
Hatta yatılı okul yıllarımızda, dershaneye giden arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz için en güzel kıyafetlerimizi ayırırdık. Onların dışarıya çıktıklarında güzel görünmelerini isterdik. Kendimizin dershaneye gitmesi bile o kadar önemli değildi. Ama onlar gidiyordu. Dışarıdaki insanların karşısına özenli, temiz ve güzel kıyafetlerle çıkmalarını isterdik.
Düşünüyorum da, o günlerde sahip olduklarımızın azlığına rağmen paylaşacak ne kadar çok şeyimiz varmış.
Bugün ise bazen insanların gardıropları birbirine açılmadığı gibi, hayatları da birbirine açılmıyor.
Herkesin kendine ait odası, dolabı, eşyaları, ayakkabıları, çantaları var.
Ama paylaşma duygusu, bütün bu kişisel sahipliklerin arasında giderek görünmez hale geliyor.
Üniversite yıllarımda iki yün kazağım, iki eteğim ve iki pantolonum vardı dışarıdan alınmış olan. Bir çok kazağımı da kendim örmüştüm. Bütün üniversite hayatımı neredeyse bunlarla geçirdim. Aynı kazağı defalarca giydim. Aynı eteği farklı günlerde kullandım. Aynı pantolonla derslere girdim, arkadaşlarımla buluştum, hayatımın belki de en güzel yıllarından bazılarını yaşadım. Ve bundan hiç rahatsız olmadım.
Daha da önemlisi, kimse bana neden sürekli aynı kıyafetleri giydiğimi sormadı. Çünkü o yıllarda bir insanın değeri, gardırobunun çeşitliliğiyle ölçülmüyordu.
Bir insanın konuşacak sözü, anlatacak düşüncesi, okuyacak kitabı, kuracak hayalleri vardı.
Elbette o dönemde de gösterişi seven insanlar bulunuyordu. İnsanlık hiçbir zaman bütünüyle tüketimden ya da statü arzusundan uzak yaşamadı.
Ama bugünkü kadar sürekli görünür olma, kendini sergileme ve başkalarının beğenisine sunma zorunluluğu yoktu.
Şimdi ise yalnızca kıyafetlerimizi değil, hayatlarımızı da başkalarının gözleri için düzenlemeye başladık.
Bir elbise alınıyor.
Güzel bir restorana gidiliyor.
Fotoğraflar çekiliyor.
Instagram'da paylaşılıyor.
Belki yüzlerce beğeni geliyor.
Sonra o elbise gardırobun bir köşesine kaldırılıyor.
Bir daha giyilmiyor.
Neden?
Çünkü o elbiseyle fotoğraf çekilmiş!
Sanki kıyafetin kullanım ömrünü kumaşının dayanıklılığı değil, sosyal medyada kaç kez göründüğü belirliyor.
Bir zamanlar elbiseler eskidiği için kullanılmazdı.
Şimdi bazen yalnızca bir kez göründükleri için kullanılmaz oluyorlar.
Eskiden kıyafetlerimizi hayatımızı yaşamak için alırdık. Şimdi bazen hayatımızı göstermek için kıyafet alıyoruz.
Ve bu değişim, yalnızca moda anlayışımızın değil, hayatla kurduğumuz ilişkinin de değiştiğini gösteriyor.
Yıllar önce Londra'da küçük bir butikten bir elbise almıştım. O elbise bugün kızımın gardırobunda.
Aradan geçen yıllara rağmen onu büyük bir istekle, severek giyiyor. Benim geçmişimdeki bir kıyafet, onun bugününde yeniden hayat buluyor. Bunun benim için anlamı yalnızca bir elbisenin yıllarca kullanılabilmesi değil. O elbisenin iki ayrı kuşağın hayatına dokunabilmesi… Benim gençliğimden onun gençliğine uzanabilmesi… Bir kumaş parçasının, farkında olmadan bir aile hikayesinin parçasına dönüşebilmesi.
Bir de beyaz çantam var. Yıllar önce ablamın düğünü için almıştım. O gün beyaz bir çantaya ihtiyacım vardı. Satın alırken onun bir tasarım markasına ait olmasıyla ilgilenmemiştim. Benim için önemli olan, giyeceğim kıyafete uygun beyaz bir çanta bulmaktı. Yıllar sonra kızım o çantayı kullanmaya başladı. Hala da severek kullanıyor. Arkadaşları gördüklerinde onun vintage Chanel olduğunu söyleyerek beğenilerini dile getiriyorlar. Benim yıllar önce yalnızca ihtiyacımı karşılamak için aldığım bir çanta, bugün başkalarının gözünde değerli bir vintage parçaya dönüşmüş.
Oysa çantanın benim için asıl değeri hiçbir zaman üzerindeki marka değildi.
Onunla yaşadığım yıllardı.
Ablamın düğünüydü.
O günün heyecanıydı.
Yıllar sonra kızımın omzunda onu yeniden görmekti.
Kızım gardrobunu yıllarca kullanabileceği ve birbiriyle kombinasyon yapabileceği daha klasik parçalara dönüştürmeye başladı. Ve kendi kıyafetlerini bir gün kızının da kullanabileceğini düşünmeye…
Bir eşyanın gerçek değeri bazen satın alındığı gün değil, yıllar boyunca taşıdığı hayatlarla ortaya çıkıyor.
Ve düşündükçe fark ediyorum ki bugün tüketim kültürünün bize unutturduğu en önemli şeylerden biri de bu: Bir şeyin eski olması, onun değerini kaybettiği anlamına gelmez. Bazen tam tersine, yıllar geçtikçe daha değerli hale gelir.
Ama günümüz dünyasında yenilik neredeyse başlı başına bir değer haline getirildi.
Yeni sezon.
Yeni koleksiyon.
Yeni trend.
Yeni renk.
Yeni model.
Daha geçen yıl büyük bir heyecanla satın alınan bir kıyafet, bu yıl modası geçtiği gerekçesiyle kullanılmaz oluyor.
Üstelik bu döngü artık mevsimlerle bile sınırlı değil.
Sosyal medya aracılığıyla neredeyse her hafta yeni bir şeyin arzu edilmesi sağlanıyor.
Bir gün herkes aynı ayakkabıyı istiyor. Ertesi gün başka bir çanta popüler oluyor. Birkaç hafta sonra o çantanın yerini bir başkası alıyor.
İnsanlar yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için değil, geride kalmamak için de alışveriş yapıyor.
Çünkü tüketim kültürü bize artık yalnızca ürün satmıyor.
Bir kimlik satıyor.
Bir yaşam tarzı satıyor.
Bir sosyal statü satıyor.
Hatta bazen başkalarının gözünde değerli olabileceğimiz yanılsamasını satıyor.
Bir çantanın bizi daha önemli, bir ayakkabının daha başarılı, bir elbisenin daha çekici göstereceğine inandırılıyoruz.
Oysa insanın değeri, üzerinde taşıdığı markaların toplamı değildir.
Ve belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada başlıyor.
İnsanlar sahip oldukları şeyleri çoğalttıkça, sahip olmadıkları şeyleri daha fazla düşünmeye başlıyorlar.
Dolaplar büyüyor ama tatmin duygusu küçülüyor.
Seçenekler artıyor ama karar vermek zorlaşıyor.
Kıyafetler çoğalıyor ama insan kendisini aynı ölçüde zenginleşmiş hissetmiyor.
Psikolojide de çok fazla seçeneğin her zaman daha fazla mutluluk getirmediği tartışılıyor. Bazen seçeneklerin çoğalması, insanın verdiği karardan daha fazla kuşku duymasına neden olabiliyor.
Gardıroplarımız da bunun küçük bir örneği.
Eskiden iki kazak arasından seçim yapardık.
Şimdi onlarca kazak arasında hangisinin bizi daha iyi göstereceğini, hangisinin daha yeni olduğunu, hangisiyle daha önce fotoğraf paylaştığımızı düşünüyoruz.
Ve sonunda o tanıdık cümleyi kuruyoruz:
"Giyecek hiçbir şeyim yok!"…
Oysa dolap dolu.
Eksik olan kıyafet değil, sahip olduklarımızla yetinebilme duygusu.
Burada geçmişi bütünüyle idealize etmek istemiyorum.
Çünkü geçmişteki az tüketimin önemli bir kısmı ekonomik koşulların sonucuydu. Herkes azla yetinmeyi bilinçli olarak seçmiyordu. Bazen başka bir seçeneği yoktu.
Bugün insanların daha fazla kıyafete ulaşabilmesi, ekonomik imkanlarının genişlemesi, kendi zevklerini özgürce ifade edebilmesi elbette kötü bir şey değil.
Özellikle kadınlar için giyim, tarih boyunca yalnızca bir ihtiyaç değil, kendini ifade etmenin ve toplumsal sınırları aşmanın da yollarından biri oldu.
Sorun güzel giyinmekte değil.
Sorun kaliteli bir çanta almakta da değil.
Sorun, insanın kendi ihtiyaçlarıyla başkalarının kendisinden beklediğini düşündüğü şeyleri birbirine karıştırmasında.
Bir şeyi gerçekten sevdiğimiz için mi alıyoruz, yoksa başkalarının onu üzerimizde görmesini istediğimiz için mi?
Bu sorunun cevabı, belki de modern tüketim alışkanlıklarımızın en önemli aynalarından biri.
Bir başka değişim de eşyalarla kurduğumuz duygusal bağda yaşanıyor.
Eskiden bir paltonun hikayesi olurdu.
Bir annenin yıllarca giydiği palto, kızına kalırdı.
Bir elbise düğünlerde, bayramlarda, özel günlerde yeniden giyilirdi.
Bir çanta yıllarca kullanılır, sonra başka bir kuşağın hayatına katılırdı.
Eşyalar yalnızca tüketilmezdi.
Onlarla yaşanırdı.
Bugün ise bazı eşyaların ömrü, onlarla bir hatıra oluşturamayacağımız kadar kısa.
Henüz bir hikayenin parçası olmadan yerlerini yenilerine bırakıyorlar.
Belki bu yüzden yıllar önce aldığım elbiseyi kızımın üzerinde görmek beni bu kadar mutlu ediyor.
Çünkü o elbisede yalnızca geçmişimi değil, geçmişimle bugün arasında kurulmuş bir bağı görüyorum.
Bir zamanlar benim hayatımın parçası olan bir şeyin, şimdi onun hayatında yeni anılar biriktirdiğini bilmek güzel.
Ve bunu hiçbir yeni sezon koleksiyonu sağlayamaz.
Bir de bütün bunların görünmeyen çevresel bedeli var.
Sürekli üretilen, satın alınan ve kısa sürede kullanılmaz hale gelen kıyafetler yalnızca kişisel bütçelerimizi etkilemiyor.
Su kaynaklarını, enerji tüketimini, atık miktarını ve doğayı da etkiliyor.
Bir elbiseyi birkaç kez daha giymek, bir çantayı yıllarca kullanmak, eski bir kıyafeti başka birine vermek yalnızca ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda kaynakların daha sorumlu kullanılması anlamına geliyor.
Oysa tüketim kültürü bize sürekli yenilenmeyi öğütlüyor.
Ama belki de insanın asıl yenilemesi gereken şey gardırobu değil, düşünme biçimidir.
Çocukluğumda kardeşlerimle paylaştığım kıyafetleri hatırlıyorum.
Yatılı okulda arkadaşlarımız güzel görünsün diye verdiğimiz en iyi giysilerimizi…
Üniversite yıllarımda hiç sıkılmadan giydiğim iki yün kazağımı…
Bugün kızımın severek kullandığı yıllanmış elbisemi ve beyaz çantamı…
Bütün bunları düşündüğümde, aslında eşyaların değil, onlara yüklediğimiz anlamların değiştiğini görüyorum.
Bir zamanlar bir kıyafet bizi soğuktan korur, güzel hissettirir, hayatımıza eşlik ederdi.
Şimdi bazen kıyafetlerden, başkalarının gözünde kim olduğumuzu anlatmalarını bekliyoruz.
Bir zamanlar paylaşmak doğal bir davranıştı.
Şimdi sahip olmak, kimi zaman paylaşmaktan daha önemli hale geldi.
Bir zamanlar aynı kıyafeti yıllarca giymekten utanmazdık.
Şimdi bazı insanlar aynı kıyafetle ikinci kez fotoğraf çektirmekten çekiniyor.
Ne kadar tuhaf…
Teknoloji gelişti.
Üretim arttı.
Mağazalar büyüdü.
Markalar çoğaldı.
Dünyanın herhangi bir yerindeki kıyafeti birkaç dokunuşla kapımıza getirebiliyoruz.
Ama bütün bu kolaylıkların arasında, sahip olduklarımızdan memnun olabilmek giderek zorlaşıyor.
Belki de bu yüzden çocukluğumun o küçük gardıroplarını özlüyorum.
İçlerinde çok fazla kıyafet olduğu için değil.
İçlerinde kardeşlik vardı.
Paylaşmak vardı.
Birbirini düşünmek vardı.
Eşyaların eskimesine izin veren bir sabır, kullanılabilir olanı atmayan bir anlayış vardı.
Ve en önemlisi, insanın değerini giydikleriyle ölçmeyen bir hayat anlayışı vardı.
Bugün kızımın yıllar önce aldığım elbiseyi severek giymesi bana umut veriyor.
Çünkü her şeye rağmen bazı değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılabildiğini gösteriyor.
Bir elbisenin yalnızca bir elbise olmadığını, bir çantanın yalnızca bir marka olmadığını, eski bir eşyanın yeni bir hayatta yeniden anlam kazanabileceğini hatırlatıyor.
Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras, dolaplarımızdaki pahalı kıyafetler değil; o kıyafetleri nasıl kullandığımız, nasıl koruduğumuz ve gerektiğinde nasıl paylaştığımızdır.
Çünkü gerçek zenginlik, her istediğimizi satın alabilecek durumda olmak kadar, sahip olduklarımızın kıymetini bilebilmekte de saklıdır.
Ve bugün kendime şu soruyu soruyorum:
Biz gerçekten daha mı zenginleştik, yoksa yalnızca daha fazla eşyaya sahip olan insanlar mı olduk?
Çünkü bir zamanlar küçücük gardıroplara kocaman hayatlar sığdırabiliyorduk.
Şimdi kocaman gardıroplarımız var.
Ama bazen içlerine bir türlü memnuniyeti, paylaşmayı ve yetinmenin huzurunu sığdıramıyoruz.
Gerçekte sorun hiçbir zaman kaç elbisemiz olduğu değildi. Sorun, sahip olduklarımızın hayatımızı ne kadar güzelleştirdiği ve hayatımızdaki güzellikleri ne kadar paylaşabildiğimizdi…
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha