Bir toplumun kültürel mirasını korumakla, geçmişten gelen her uygulamayı sorgulamadan sürdürmek arasındaki fark; çocuk hakları, insan onuru, toplumsal cinsiyet algısı ve değişen ahlaki sorumluluklarımız üzerine…
Bir toplumun geçmişine baktığımızda yalnızca geleneklerini, müziğini, eğlencelerini ve törenlerini görmeyiz. Aynı zamanda o toplumun insanı nasıl değerlendirdiğini, çocuklara nasıl davrandığını, kadınlara ve erkeklere hangi rolleri biçtiğini, gücü kimlerin elinde tuttuğunu ve kimlerin bu gücün karşısında savunmasız kaldığını da görürüz.
Çünkü kültür, yalnızca geçmişten bugüne taşınan güzel hatıraların toplamı değildir. Kültürün içerisinde insanlığın ortak değerlerini zenginleştiren gelenekler bulunduğu gibi, yaşandıkları dönemde normal kabul edilmiş ancak bugün insan hakları açısından yeniden değerlendirilmesi gereken uygulamalar da vardır.
İşte köçek kültürü, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken tarihsel ve toplumsal konulardan biridir.
Öncelikle bir ayrımı yapmak gerekir: Köçeklik, tarih boyunca aynı biçimde yaşanmamıştır. Osmanlı döneminde özellikle genç erkek dansçıların yer aldığı eğlence geleneği ile bugün Anadolu'nun bazı bölgelerinde yetişkin erkeklerin sürdürdüğü köçek oyunları arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır.
Bu nedenle köçek kültürünü bütünüyle kötülemek, bu sanatın bütün temsilcilerini aynı şekilde değerlendirmek veya geleneksel dansı başlı başına ahlaki bir sorun olarak görmek doğru değildir.
Ancak bir geleneğin tarihsel varlığı, onun geçmişteki bütün uygulamalarının insani olduğu anlamına da gelmez.
Asıl üzerinde durmamız gereken sorun, çocukların yetişkinlerin eğlence dünyasına hangi koşullarda dahil edildiği, ne kadar özgür oldukları ve bu süreçte bedensel ve ruhsal bütünlüklerinin ne ölçüde korunduğudur.
KÖÇEKLİĞİN TARİHSEL KÖKENLERİ!
Osmanlı toplumunda eğlence kültürü oldukça çeşitliydi. Saray eğlenceleri, halk şenlikleri, düğünler, kahvehaneler ve farklı toplantılar; müziğin, dansın ve gösteri sanatlarının yaşatıldığı sosyal alanlardı.
Köçekler de bu eğlence dünyasının bir parçasıydı.
Tarihsel kaynaklarda köçekler, çoğunlukla genç erkek dansçılar olarak karşımıza çıkar. Bazıları kadın dansçıların kıyafetlerini andıran gösterişli giysiler giyer, saçlarını uzatır, ritmik ve kıvrak hareketlerle dans ederdi.
Bu gösterilerde müzik, ritim, beden hareketleri ve sahne becerisi önemliydi. Köçeklik, aynı zamanda belirli bir eğitim ve ustalık gerektiren bir gösteri sanatıydı.
Fakat bu kültürün özellikle çocuk yaşta başlayan dansçılar bakımından tartışılması gereken başka bir yönü de bulunuyordu.
Tarihsel olarak bazı çocukların ve ergenlerin küçük yaşlardan itibaren bu gösteri dünyasına dahil edildiği bilinmektedir. Bu durum, onları yetişkinlerin bakışlarının, beklentilerinin ve zaman zaman cinselleştirilmiş eğlence anlayışlarının içerisinde savunmasız bırakabiliyordu.
Burada tarihsel dürüstlük adına önemli bir sınır çizmeliyiz: Her köçeğin istismara uğradığını veya her gösterinin cinsel içerikli olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak çocukların böyle ortamlarda yer almasının doğurduğu güç eşitsizliği ve istismar ihtimali, üzerinde durulması gereken ciddi bir insan hakları meselesidir.
Çünkü bir çocuğun yetişkinleri eğlendirmek amacıyla yetiştirilmesiyle, kendi isteğiyle yaşına uygun bir sanat eğitimi alması aynı şey değildir.
ÇOCUKLUK, YETİŞKİNLERİN EĞLENCE İHTİYACINA FEDA EDİLEMEZ…
Çocukluk, insan hayatının yalnızca küçük yaşlardan oluşan bir dönemi değildir.
Çocukluk, insanın kendisini tanımaya başladığı, güven duygusunu geliştirdiği, kişiliğinin temellerini oluşturduğu, sınırlarını öğrendiği ve dünyayla kuracağı ilişkinin biçimlendiği son derece hassas bir süreçtir.
Bir çocuk, yetişkinlerin kendisinden ne beklediğini her zaman anlayabilir. Ancak bu beklentilerin kendisi için doğru olup olmadığını değerlendirebilecek duygusal ve bilişsel olgunluğa henüz sahip olmayabilir.
Üstelik çocuklar, çoğu zaman yetişkinlerin onayını kazanmayı güvenli kalmanın bir yolu olarak görürler.
Alkışlanmak isterler.
Beğenilmek isterler.
Sevilmek isterler.
Kendilerini yetiştiren insanların beklentilerini karşılamak isterler.
İşte bu nedenle bir çocuğun sahnede gülümsemesi, dans etmesi veya alkışlardan hoşlanması, içerisinde bulunduğu koşulların mutlaka sağlıklı olduğu anlamına gelmez.
Bir çocuk, kendisine öğretilen davranışları yerine getirirken aslında neye dahil edildiğini, başkalarının kendisine nasıl baktığını ve bedeninin hangi anlamlarla değerlendirildiğini bilmeyebilir.
Çocukların rızası, yetişkinlerin rızasıyla aynı biçimde değerlendirilemez.
Özellikle cinselleştirilmiş gösteriler, aşağılayıcı davranışlar veya sömürü riski içeren ortamlar söz konusu olduğunda, yetişkinlerin sorumluluğu çocuğun kabul edip etmediğini sormaktan çok daha büyüktür.
Bir çocuğun korunması gereken sınırları, alkışlarla ortadan kaldırılamaz.
Bir geleneğin geçmişten geliyor olması da o sınırları değiştirmez.
BİR ÇOCUĞUN BEDENİ, TOPLUMUN EĞLENCE NESNESİ DEĞİLDİR.
Köçek kültürünün tarihsel biçimlerini değerlendirirken üzerinde durulması gereken önemli konulardan biri, çocuk bedeninin yetişkinlerin bakışına nasıl sunulduğudur.
Burada sorun bir erkeğin dans etmesi, renkli giysiler giymesi, kadınsı kabul edilen hareketler yapması veya toplumsal cinsiyet kalıplarının dışına çıkması değildir.
İnsanların dans etme biçimleri, kıyafet tercihleri ve sanatsal ifadeleri, başkalarına zarar vermedikleri sürece saygıyı hak eder.
Asıl sorun, bir çocuğun bedeninin yetişkinlerin cinsel ilgisine, beklentilerine veya sömürüsüne açık hale getirilmesidir.
Çünkü çocuk bedeni, yetişkinlerin arzularını karşılamak için var değildir.
Çocukların kendilerini ifade etme özgürlüğüyle, yetişkinlerin onları kendi eğlence anlayışlarına göre biçimlendirmesi arasında büyük bir fark vardır.
Bir çocuk dansı seviyor olabilir.
Müziğe yetenekli olabilir.
Sahnede bulunmaktan mutluluk duyabilir.
Bütün bunlar son derece doğal ve değerli özelliklerdir.
Ancak bu yeteneklerin desteklenmesi, çocuğun yaşına uygun, güvenli ve saygılı koşullarda gerçekleşmelidir.
Çocuğun bedensel sınırları korunmalı, eğitimi aksatılmamalı, istemediği davranışlara zorlanmamalı ve kendisini rahatsız eden bir ortamdan ayrılabilmesi mümkün olmalıdır.
Sanat, insanı özgürleştirdiği ölçüde değerlidir.
Bir çocuğun özgürlüğünü elinden aldığı noktada ise sanat olmaktan çıkıp sömürünün aracı haline gelebilir.
ÇOCUKLARIN RUHUNDA BIRAKILABİLECEK İZLER!
Çocukluk döneminde yaşanan deneyimler, insanın yetişkinlik hayatını etkileyebilir.
Özellikle sürekli başkalarının beğenisine göre davranmaya zorlanan, bedeni üzerinden değerlendirilen, sınırlarına saygı gösterilmeyen veya yetişkinlerin cinsel ilgisine maruz bırakılan çocuklarda çeşitli psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir.
Bunlar arasında kendilik değerini başkalarının onayına bağlama, kişisel sınırlar koymakta zorlanma, utanç, kaygı, güven problemleri ve sağlıklı ilişkiler kurmakta güçlük çekme bulunabilir.
Elbette her çocuk aynı deneyimden aynı şekilde etkilenmez. Her geleneksel dans eğitimi travmaya yol açmaz. Bir çocuğun dans etmesi veya sahneye çıkması, kendi başına psikolojik zarar göstergesi değildir.
Burada belirleyici olan, çocuğun nasıl bir ortamda bulunduğu, nasıl muamele gördüğü, kendisini ne kadar güvende hissettiği ve yaşadığı deneyimlerin niteliğidir.
Ancak bir çocuğun yetişkinlerin eğlencesi uğruna sınırlarının ihlal edilmesi, yalnızca o anla sınırlı kalmayabilir.
Çocuk büyür.
Bedeni değişir.
Hayata bakışı değişir.
Fakat çocukken öğrendiği bazı ilişki biçimlerini yetişkinlikte de sürdürebilir.
Sevilmek için başkalarını memnun etmesi gerektiğine inanabilir.
“Hayır!” demenin kendisini değersiz kılacağından korkabilir.
Kendi duygularından önce başkalarının beklentilerini önemsemeyi öğrenebilir.
Ve belki de en acısı, kendisine yapılanların yanlış olduğunu anlayabilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekebilir.
Çünkü çocuklar, içerisinde büyüdükleri dünyanın kurallarını çoğu zaman sorgulamadan öğrenirler.
Onların dünyasını doğru kurmak ise yetişkinlerin sorumluluğudur.
GELENEKLERİN DEĞİŞMEZ OLDUĞUNA KİM KARAR VERDİ?
Toplumların en sık başvurduğu savunmalardan biri şudur: “Bu bizim geleneğimiz.”…
Peki, bir davranışın gelenek olması, onu sorgulanamaz mı kılar?
Geçmişte çocukların çok küçük yaşlarda çalıştırılması da birçok toplumda olağandı.
Çocuk yaşta evlilikler, bazı topluluklarda gelenek olarak kabul ediliyordu.
Fiziksel cezalar, çocuk yetiştirmenin doğal bir parçası sayılıyordu.
Kadınların eğitimden uzak tutulması, aile ve toplum düzeninin gereği olarak savunulabiliyordu.
Bugün bütün bu uygulamaları insan hakları, çocukların gelişimi ve bireysel özgürlükler açısından yeniden değerlendiriyoruz.
Çünkü insanlık yalnızca teknolojik olarak ilerlemez.
İnsanlık, vicdanını geliştirebildiği ölçüde de ilerler.
Bir toplumun geçmişine saygı duymak, geçmişte yaşanan her şeyi doğru kabul etmek değildir.
Aksine, geçmişin hatalarını görebilmek, o toplumun kültürel olgunluğunun göstergesidir.
Kültür yaşayan bir yapıdır.
Değişir.
Gelişir.
Bazı özelliklerini korur.
Bazılarından vazgeçer.
Ve bazen en büyük ilerleme, yüzyıllardır sürdürülen bir uygulamanın artık sürdürülmemesi gerektiğini kabul edebilmektir.
ERKEKLİK, KADINSILIK VE TOPLUMUN ÇELİŞKİLERİ!
Köçek kültürü, toplumsal cinsiyet anlayışımızdaki tarihsel çelişkileri düşünmek açısından da ilginç bir örnektir.
Bir yandan erkeklerin kadınsı davranışlarını küçümseyen, erkekliği belirli kalıplar içerisine hapseden toplumlar, diğer yandan erkek dansçıların kadınsı kabul edilen hareketlerini eğlence unsuru olarak benimseyebilmiştir.
Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Bir davranış neden sahnede alkışlanırken gündelik hayatta aşağılanabilir?
Bu çelişki, toplumların cinsiyet rollerini ne kadar değişken ve bazen de tutarsız biçimde değerlendirdiğini gösterir.
Ancak bu noktada bir başka yanlışa düşmemeliyiz.
Köçeklik üzerinden erkeklerin kadınsı hareketler yapmasını aşağılamak, kadınlığı küçümseyen ifadeler kullanmak veya dansçıların cinsel kimlikleri hakkında varsayımlarda bulunmak, insani bir eleştiri değildir.
Bir insanın kadınsı ya da erkeksi davranması, onun ahlaki değerini belirlemez.
Aynı şekilde bir erkeğin dans etmesi, bedenini sanatsal bir anlatım aracı olarak kullanması veya geleneksel kıyafetler giymesi de başlı başına sorun değildir.
Sorun, insanların özgürlüklerinin ihlal edilmesidir.
Sorun, çocukların korunmamasıdır.
Sorun, ekonomik veya toplumsal güç sahibi yetişkinlerin savunmasız insanları kendi isteklerine göre yönlendirebilmesidir.
Bu ayrımı yapamadığımızda, çocukları korumaya çalışırken başka insanların onurunu zedeleyen yeni bir ayrımcılığın kapısını açmış oluruz.
Oysa insan hakları, yalnızca bize benzeyenlerin haklarını savunmak değildir.
Bizden farklı yaşayan insanların da aynı saygıyı hak ettiğini kabul etmektir.
BUGÜN KÖÇEK KÜLTÜRÜNE NASIL BAKMALIYIZ?
Günümüzde Anadolu'nun bazı bölgelerinde köçek oyunları özellikle düğünlerde, festivallerde ve çeşitli kutlamalarda yaşatılmaktadır.
Bu gösterilerin bir kısmı yetişkinler tarafından gerçekleştirilen, müzik ve dans becerisine dayanan geleneksel halk eğlenceleridir.
Dolayısıyla bugünkü her köçek gösterisini Osmanlı dönemindeki çocuk dansçılarla veya tarihsel sömürü örnekleriyle özdeşleştirmek doğru olmaz.
Ancak çocukların dahil edildiği uygulamalar söz konusu olduğunda değerlendirme ölçütümüz açık olmalıdır.
Bir çocuk, kendi yaşına uygun biçimde halk dansı öğrenebilir. Kültürel etkinliklere katılabilir. Sahne deneyimi kazanabilir. Ailesiyle birlikte müzik ve eğlence geleneklerini tanıyabilir.
Bunlar çocukların sosyal gelişimini destekleyen olumlu deneyimler de olabilir.
Fakat çocukların yetişkinlere yönelik cinselleştirilmiş gösterilerde kullanılması, ekonomik kazanç amacıyla sömürülmesi, zorlanması, eğitimden uzaklaştırılması veya aşağılayıcı ortamlara maruz bırakılması hiçbir gelenek adına savunulamaz.
Çünkü kültürel mirasın korunması ile çocukların sömürülmesi birbirinden tamamen farklı meselelerdir.
Bir toplum, müziğini koruyabilir.
Danslarını yaşatabilir.
Tarihsel kıyafetlerini, ritimlerini ve gösteri sanatlarını gelecek kuşaklara aktarabilir.
Bunu yaparken çocukların güvenliğini ve insan onurunu da koruyabilir.
Hatta gerçek kültürel gelişim tam da burada başlar.
Bir geleneğin değerli yanlarını geleceğe taşırken insanlara zarar veren yönlerini geride bırakabilmekte…
YOKSULLUK, ÇOCUKLARIN SEÇENEKLERİNİ NASIL DARALTIR?
Tarihsel çocuk göstericiliğini değerlendirirken ekonomik koşulları da göz ardı edemeyiz.
Geçmişte birçok toplumda yoksul ailelerin çocukları, erken yaşlarda çalışmak zorunda kalıyordu.
Bazı çocuklar hizmet sektöründe, bazıları tarımda, bazıları atölyelerde, bazıları da eğlence dünyasında yer buluyordu.
Ancak bir çocuğun ekonomik zorunluluk nedeniyle bir işe yönlendirilmesiyle, gerçekten özgür bir tercih yapması aynı şey değildir.
Yoksulluk çoğu zaman insanların önündeki seçenekleri azaltır.
Bir ailenin geçim sıkıntısı, çocuğun emeğine ihtiyaç duyulmasına neden olabilir.
Fakat burada sorumluluğu yalnızca ailelerin üzerine yüklemek de adil değildir.
Çünkü çocuk emeğinin sömürülmesi, çoğu zaman toplumsal eşitsizliklerin, yetersiz sosyal korumanın ve yetişkinlerin kurduğu ekonomik düzenin sonucudur.
Bir çocuğun eğitim almak, oyun oynamak ve güvenli bir ortamda büyümek yerine yetişkinlerin beklentilerini karşılamak zorunda kalması, yalnızca bireysel bir aile meselesi değildir.
Toplumun ortak sorumluluğudur.
Ve bu nedenle çocukları korumak, yalnızca zararlı davranışları yasaklamakla sınırlı kalamaz.
Ailelerin ekonomik olarak desteklenmesini, çocukların eğitime erişimini, güvenli sanat ortamlarının oluşturulmasını ve istismarın önlenmesini de gerektirir.
ÇOCUKLAR BİZİM GELENEKLERİMİZİN DEĞİL, GELECEĞİN SAHİPLERİDİR…
Belki de üzerinde düşünmemiz gereken en önemli sorun budur.
Biz yetişkinler, çocukları çoğu zaman kendi dünyamızın devamı olarak görüyoruz.
Onların bizim gibi düşünmesini, bizim değerlerimizi benimsemesini, bizim geleneklerimizi sürdürmesini ve bizim doğrularımıza inanmasını istiyoruz.
Oysa çocuklar, yetişkinlerin yarım kalmış hayallerini tamamlamak veya geçmişten gelen bütün alışkanlıkları sorgulamadan sürdürmek için dünyaya gelmezler.
Onlar kendi kişilikleri, düşünceleri, yetenekleri ve hayalleri olan bireylerdir.
Bizim görevimiz, onları kendi beklentilerimize uygun hale getirmek değil; kendilerini güvenle keşfedebilecekleri koşulları sağlamaktır.
Bir çocuğa kültürünü öğretmek değerlidir.
Ama ona sorgulamayı öğretmek de değerlidir.
Bir çocuğa geçmişini tanıtmak önemlidir.
Ama geçmişte yapılan her şeyin doğru olmadığını anlatabilmek de önemlidir.
Bir çocuğa geleneklerini sevdirmek güzeldir.
Ama gerektiğinde bir geleneğe karşı çıkabilecek vicdani cesareti kazandırmak daha da güzeldir.
Çünkü geleceğin daha insani toplumlarını, geçmişin bütün alışkanlıklarını tekrar eden çocuklar değil; geçmişi anlayıp daha iyisini kurabilen bireyler oluşturacaktır.
BİR TOPLUMUN UYGARLIĞI, EN SAVUNMASIZ İNSANLARA NASIL DAVRANDIĞINDA GİZLİDİR.
Bir toplumun gelişmişliğini yalnızca ekonomik gücüyle, tarihiyle, sanat eserleriyle veya kültürel zenginliğiyle ölçemeyiz.
Asıl ölçütlerden biri, kendisini koruyamayacak durumda olan insanlara nasıl davrandığıdır.
Çocuklarına…
Yaşlılarına…
Engelli bireylerine…
Yoksullarına…
Sesini duyurmakta güçlük çeken insanlarına…
Ve toplumun çoğunluğundan farklı yaşayan bireylerine…
Bir geleneği eleştirirken bile insan onurunu koruyamıyorsak, eleştirdiğimiz anlayışın başka bir biçimini yeniden üretmiş oluruz.
Bu nedenle köçek kültürünün tarihsel yönlerini değerlendirirken amacımız insanları aşağılamak, geçmişte yaşamış dansçıları yargılamak veya bugün bu sanatı sürdüren yetişkinleri küçük görmek olmamalıdır.
Amacımız, geçmişten ders çıkarmak olmalıdır.
Özellikle çocukların hangi koşullarda yetiştirildiğini, hangi beklentilere maruz bırakıldığını ve onların haklarının nasıl korunabileceğini sorgulamak…
Çünkü her çocuk, bedeni üzerinde saygı görme hakkına sahiptir.
Her çocuk, güven içerisinde büyüme hakkına sahiptir.
Her çocuk, başkalarının eğlencesinden daha değerli olduğunu bilme hakkına sahiptir.
Ve hiçbir çocuk, yetişkinlerin kendisi için oluşturduğu koşullar nedeniyle utanç duymak zorunda bırakılmamalıdır.
HER GELENEK YAŞATILMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
Geçmişimizi inkar ederek geleceği kuramayız.
Ancak geçmişimizi sorgulamadan da daha insani bir gelecek oluşturamayız.
Köçek kültürü, tarihsel yönleriyle incelenmesi gereken bir sanat ve eğlence geleneğidir. Fakat çocukların bu geleneğin içerisinde yer aldığı koşullar, bugünün çocuk hakları ve insan onuru anlayışıyla değerlendirilmelidir.
Bir çocuğun istismar edilmesi, sömürülmesi veya yetişkinlerin cinsel eğlencesine dahil edilmesi söz konusuysa, bunun adına gelenek denilmesi hiçbir şeyi değiştirmez.
Gelenek, insanı koruduğu ölçüde değerlidir.
Kültür, insan onuruyla birlikte yaşadığı ölçüde zengindir.
Sanat, özgür iradeyle buluştuğunda güzeldir.
Ve çocukluk, hiçbir toplumun eğlence anlayışına feda edilemeyecek kadar değerlidir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir geleneği yaşatmak uğruna bir çocuğun dünyasından neleri eksiltmeye hakkımız var?
Çocukluğunu mu?
Güven duygusunu mu?
Kendi bedeni üzerindeki söz hakkını mı?
Yoksa henüz anlamını bile bilmediği yetişkin beklentilerinden uzak, özgürce büyüyebilme hakkını mı?
Bence hiçbirini.
Çünkü çocukların görevi geçmişin yükünü taşımak değildir.
Bizim görevimiz, geçmişten taşıdığımız yükleri onların omuzlarına bırakmamaktır.
Ve bir toplumun gerçek uygarlığı, geçmişinden ne kadar çok geleneği koruduğuyla değil; geleceğe taşıdığı geleneklerin içerisinde ne kadar insanlık barındırdığıyla ölçülmelidir.
—Leyla Edinç
Yorum Yap