Son Yazılar
Anasayfa Keşfet Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Leyla Edinc
Ana sayfa | Leyla'dan | ACININ İÇİNDEN DOĞAN İNSAN: KIRILMIŞ HAYATLARIN BIRAKTIĞI İZLER

İnsan ruhunun acıyla kurduğu ilişki, çocukluk yaralarının yetişkinliğe uzanan gölgesi, yoksulluğun, yalnızlığın, kayıpların ve toplumsal eşitsizliklerin insanı nasıl şekillendirdiği üzerine…
İnsanlık tarihine baktığımızda, geride bıraktıkları eserlerle milyonlarca insanın hayatına dokunmuş bazı insanların, kendi hayatlarında neredeyse hiç huzur bulamadıklarını görürüz.
Kimileri çocukluğunu yoksulluğun içinde geçirmiş, kimileri sevgisizliğin ağır yükünü taşımış, kimileri henüz hayatı tanımaya fırsat bulamadan ölümle, hastalıkla, terk edilmekle ya da şiddetle karşılaşmıştır.
Bazıları için ev, güvenli bir sığınak değil, kaçılması gereken bir yer olmuştur. Bazıları için anne sevgisi yarım kalmış, baba figürü korkuyla özdeşleşmiş, bazıları ise henüz çocuk yaşta yetişkinlerin sorumluluklarını üstlenmek zorunda bırakılmıştır.
Ve bütün bunların içinden besteler, romanlar, şiirler, düşünceler ve insanlığın ortak hafızasına kazınmış eserler çıkmıştır.
Burada insanı düşündüren çok önemli bir soru var:
Acı mı insanı derinleştirir, yoksa bazı insanlar yaşadıkları acıya rağmen derinleşmeyi başarır mı?
Bu iki düşünce birbirine benzer görünse de aralarında insan hayatını anlamak bakımından büyük bir fark vardır.
Çünkü acı, her zaman insanı olgunlaştırmaz. Bazen insanı kırar, bazen öfkelendirir, bazen kendi içine kapatır. Kimi zaman da bir ömür boyunca taşınacak görünmez yaralar bırakır.
Fakat bazı insanlar, başlarına gelenleri değiştiremeseler bile o yaşantıların kendilerinde bıraktığı izleri başka bir dile dönüştürürler.
Kimi müziğe, kimi edebiyata, kimi felsefeye, kimi de başkalarının acısını anlayabilme yeteneğine…
Belki de insanlık tarihinin en etkileyici hikayelerinden bazıları, tam olarak bu dönüşümün hikayeleridir.
Bir çocuğun kaderi, dünyaya geldiği evde mi başlar?
Bir insanın hayatını anlayabilmek için yalnızca onun başarılarına bakmak yeterli değildir. Doğduğu eve, büyüdüğü topluma, çocukken duyduğu sözlere, yaşadığı korkulara ve kendisine sunulan ya da esirgenen imkânlara da bakmak gerekir.
Çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, kültürel değerlerin, aile yapısının ve tarihsel koşulların içinde şekillenen bir varlıktır.
Sosyoloji bize bireyin hayatının, içinde yaşadığı toplumdan bağımsız düşünülemeyeceğini gösterir. Antropoloji ise insanların acıya, kayba, hastalığa ve hayatta kalmaya farklı kültürlerde nasıl anlamlar yüklediklerini anlamamıza yardımcı olur.
Bir çocuğun yoksulluğu yalnızca evinde yeterince yiyecek bulunmaması değildir.
Yoksulluk bazen çocuk olma hakkından mahrum bırakılmaktır.
Oyun oynayacağı yaşta çalışmak, korunması gereken yaşta ailesini korumak, hayal kuracağı yaşta ertesi günün ekmeğini düşünmektir.
Maksim Gorki böyle bir dünyanın içinden yetişmiştir.
Küçük yaşta babasını kaybetmiş, annesinin ölümünün ardından daha da ağırlaşan koşullarla karşılaşmış, sert aile ilişkileri ve yoksulluk içinde büyümüştür. Çocukluğunun önemli bir bölümünde çalışmak zorunda kalmış, düzenli eğitim imkânlarından büyük ölçüde yoksun kalmıştır.
Fakat o, hayatın kendisine sunduğu bu dar dünyanın içinde kitaplarla başka dünyaların kapısını aralamıştır.
Daha sonra eserlerinde anlattığı yoksullar, işçiler, dışlanmışlar ve hayatta kalmaya çalışan insanlar, yalnızca uzaktan gözlemlediği karakterler değildi. Onların yaşadığı dünyanın içinden geliyordu.
Gorki'nin hayatı bize önemli bir gerçeği hatırlatır:
Bir insanın eğitim imkanlarından mahrum bırakılması, öğrenme yeteneğinden de mahrum olduğu anlamına gelmez.
Ancak burada yoksulluğu romantikleştirmemek gerekir.
Gorki'nin yoksulluktan büyük bir yazar olarak çıkması, yoksulluğun insanı geliştirdiğini kanıtlamaz. Tam tersine, benzer koşullarda yaşayan ve yeteneklerini ortaya çıkarma fırsatı bile bulamayan sayısız insanı düşünmemizi gerektirir.
Çünkü tarih başarılı olmuş yoksulların isimlerini kaydederken, aynı yoksulluğun içinde kaybolmuş milyonlarca insanın hikayesini çoğu zaman yazmaz.
Çocuklukta açılan yaralar, yetişkinlikte başka biçimlerde konuşur
Bir çocuğun ilk dünyası ailesidir.
Sevgiye, güvene, kabul edilmeye ve korunmaya ilişkin ilk bilgilerini bu küçük dünyada edinir.
Fakat o dünya korkuyla doluysa, çocuk yalnızca korkmayı öğrenmez. Bazen sevilmek için kusursuz olması gerektiğine, bazen kendi duygularının değersiz olduğuna, bazen de insanlara güvenmenin tehlikeli olduğuna inanmaya başlar.
Franz Kafka'nın hayatına baktığımızda, babasıyla kurduğu ilişkinin onun iç dünyasında ne kadar derin izler bıraktığını görürüz. Kafka, babasının baskın kişiliği karşısında hissettiği korkuyu, yetersizliği ve ezilmişliği özellikle “Babaya Mektup” adlı metninde anlatır.
Onun eserlerindeki otorite karşısında çaresiz kalan, suçunun ne olduğunu bile bilmeden yargılanan, kendisini açıklamaya çalıştıkça daha fazla yabancılaşan insanları düşünelim.
Dava, Şato ve Dönüşüm yalnızca sıra dışı edebi eserler değildir. Aynı zamanda modern insanın anlaşılmama, dışlanma ve kendi varlığını kabul ettirememe korkularının güçlü anlatımlarıdır.
Kafka'nın üç kız kardeşi de daha sonra Nazi soykırımında öldürülmüştür. Ancak Kafka 1924 yılında hayatını kaybettiği için bu trajediye tanıklık etmemiştir. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü bir insanın hayatını anlamaya çalışırken, onun yaşamadığı olayları psikolojisinin nedeni olarak göstermemeliyiz.
Kafka'nın dünyası bize şunu düşündürür:
Bir çocuk sürekli yargılandığında, büyüdüğünde kendisini yargılayan insanlardan uzaklaşabilir. Fakat bazen onların sesini kendi zihninin içine taşır.
Ve artık kimse onu suçlamasa bile kendisini savunmaya devam eder.
Charles Bukowski ise çocukluğunda babasının fiziksel şiddetine maruz kalmış, gençliğinde ağır akne sorunları nedeniyle bedeniyle ve toplumla ilişkisi daha da zorlaşmış bir yazardır. Onun eserlerinde alkol, yalnızlık, öfke, başarısızlık ve toplumun kenarında yaşayan insanlar sık sık karşımıza çıkar.
Bukowski'nin sert dili yalnızca edebî bir tercih olarak değil, yaşadığı dünyanın insan üzerinde bıraktığı izlerle birlikte de okunabilir.
Fakat burada da dikkatli olmak gerekir. Şiddete uğramış her çocuk şiddetli, öfkeli ya da kendisine zarar veren bir yetişkine dönüşmez. İnsan davranışları tek bir çocukluk deneyimiyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Aynı acıyı yaşayan iki insanın bambaşka hayatlar kurabilmesi de bunun kanıtıdır.
Hastalık, yalnızlık ve insanın kendi zihniyle mücadelesi
İnsan için en ağır mücadelelerden biri, bazen dış dünyayla değil, kendi bedeni ve zihniyle verdiği mücadeledir.
Fyodor Dostoyevski hayatı boyunca sara nöbetleriyle mücadele etmiş, ekonomik sıkıntılar yaşamış, ölüm cezasına çarptırılıp infazın son anda durdurulması gibi son derece sarsıcı bir deneyimden geçmiş ve Sibirya'da yıllarca ağır koşullarda yaşamıştır. Onun eserlerinde suç, vicdan, merhamet, inanç, çaresizlik, ahlaki çatışma ve insan ruhunun karanlık tarafları büyük bir derinlikle ele alınır.
Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov'u düşünelim.
Bir insanın kendi düşüncelerini haklı çıkarmaya çalışırken vicdanının karşısında nasıl yenilebildiğini, insanın kendisinden kaçmasının neden bu kadar zor olduğunu anlatır.
Dostoyevski'nin büyüklüğü yalnızca acı çekmiş olmasında değildir.
Asıl büyüklüğü, kendi yaşantılarından ve insan gözlemlerinden hareketle başkalarının iç dünyasını olağanüstü bir duyarlılıkla anlatabilmesindedir.
Virginia Woolf da hayatı boyunca tekrarlayan ağır ruhsal hastalık dönemleri yaşamıştır. Henüz genç yaşta annesini kaybetmiş, ardından ailesindeki başka ölümlerle sarsılmıştır. Buna rağmen eğitim ve düşünce hayatından tamamen kopmamış; evde aldığı eğitim, geniş okuma imkânları ve entelektüel çevresi sayesinde edebiyat dünyasında kendisine özgü bir yer edinmiştir.
“Mrs. Dalloway” ve “Deniz Feneri” gibi eserlerinde insan zihninin zamanla, anılarla, kayıplarla ve söylenmemiş duygularla kurduğu ilişkiyi anlatmıştır.
Woolf'un yazdıklarında bazen bir insanın birkaç saniye içinde düşündükleri, dış dünyada saatler boyunca yaşanan olaylardan daha büyük bir anlam taşır.
Çünkü insan yalnızca başına gelenlerden oluşmaz.
Başına gelenleri nasıl hatırladığından, onlara hangi anlamları yüklediğinden ve bazen unutmak istediği halde unutamadıklarından da oluşur.
Ancak Woolf'un hayatı, ruhsal hastalığın yaratıcılığın kaynağı olduğu gibi tehlikeli bir düşünceye dayanak yapılmamalıdır. Ruhsal hastalık insanı tüketebilir, yaşamını zorlaştırabilir ve yaratıcılığını da engelleyebilir.
Onun eserleri, hastalığı sayesinde değil, hastalığının getirdiği ağır güçlüklerle de mücadele ederken ortaya koyduğu düşünsel ve edebi emeğin ürünüdür.
Duymadığı müziği insanlığa duyuran adam…
Ludwig van Beethoven'ın hikayesi ise insanın karşılaştığı en büyük engellerden birinin, bazen hayatının anlamını oluşturan yeteneğiyle ilgili olabileceğini gösterir. Beethoven zor bir aile ortamında büyümüş, babasının sert disiplinine ve baskısına maruz kalmıştır. Yetişkinliğinde ise bir müzisyen için neredeyse düşünülemeyecek bir gerçekle yüzleşmiştir: İşitme yetisini giderek kaybetmiştir.
Müzikle yaşayan bir insanın sesleri duyamamaya başlaması…
Bir bestecinin kendi eserlerini işitememesi…
Bir insanın bütün varlığını adadığı dünyanın kapılarının yavaş yavaş kapanması…
Bunun nasıl bir yalnızlık olduğunu anlamak kolay değildir.
Fakat Beethoven, işitme kaybı ilerledikten sonra da bestelemeye devam etmiş, insanlık tarihinin en büyük müzik eserlerinden bazılarını bu koşullarda yaratmıştır.
Dokuzuncu Senfoni'nin ortaya çıkışı, yalnızca bir sanat başarısı değil, aynı zamanda insanın sınırlılıkları karşısında geliştirebildiği olağanüstü uyumun da örneğidir.
Burada Beethoven hakkında anlatılan yaygın bir hikayeyi düzeltmek gerekir. Annesinin frengi hastası olduğu, sekiz çocuğundan üçünün sağır, ikisinin kör ve birinin zihinsel engelli olduğu anlatısı tarihsel olarak doğrulanmamıştır. Beethoven'ın annesinin ölüm nedeni verem olarak kaydedilmiştir. Bestecinin işitme kaybının kesin nedeni ise hâlâ bilinmemektedir. 
Ama gerçek hikaye zaten yeterince sarsıcıdır.
Beethoven'ın büyüklüğünü anlatmak için yaşamadığı trajedileri ona eklemeye ihtiyacımız yoktur.
Onun hikayesinde asıl etkileyici olan, insanın hayatındaki en önemli şeylerden birini kaybederken bile üretmeye devam edebilmesidir.
Bazen insan, kaybettiği şeyin yerine yenisini koyamaz.
Ama kaybın ardından başka bir yaşama biçimi geliştirebilir.
Ve bazen dünya, bir insanın kendi içinde duyduğu müziği ancak o insan büyük bir mücadele verdikten sonra işitebilir.
Toplumun görmediği çocuklar, insanlığın unutamadığı eserler…
Charles Dickens'ın çocukluğu da toplumsal eşitsizliklerin insan hayatını nasıl değiştirebildiğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Babası borçları nedeniyle hapse girdiğinde Dickens henüz on iki yaşındaydı. Ailesinin ekonomik sıkıntıları nedeniyle bir ayakkabı boyası fabrikasında çalışmak zorunda kaldı.
Henüz oyun oynama çağındaki bir çocuğun, yetişkinlerin ekonomik başarısızlıklarının bedelini ödemesi…
Bu yalnızca bir aile dramı değildir.
Aynı zamanda dönemin ekonomik düzeninin, çocuk emeğine bakışının ve sınıfsal eşitsizliklerinin hikâyesidir.
Dickens'ın daha sonra yazdığı “Oliver Twist” ve “David Copperfield” gibi eserlerde yoksul çocukların, kimsesizlerin ve toplumun görmezden geldiği insanların bu kadar güçlü biçimde yer alması tesadüf değildir. O’nun edebiyatı, kişisel deneyimlerle toplumsal gerçeklerin buluştuğu bir alana dönüşmüştür.

Edgar Allan Poe da çok küçük yaşta annesini kaybetmiş, babasının aileden ayrılmasının ardından başka bir ailenin yanında büyümüştür. Hayatı boyunca maddi güçlükler, kayıplar ve istikrarsızlıklar yaşamıştır.
Eserlerinde ölüm, yas, korku, takıntı ve insan zihninin karanlık köşeleri önemli yer tutar.
Poe'nun hikayelerinde bazen korkutucu olan şey dışarıdaki bir tehlike değildir.
İnsanın kendi zihninde büyüttüğü, susturamadığı ve kaçamadığı düşüncelerdir.
Burada antropolojik açıdan da üzerinde durulması gereken bir mesele vardır.
İnsan toplulukları tarih boyunca ölüm, kayıp ve bilinmezlik karşısında hikâyeler üretmiştir.
Mitolojiler, ağıtlar, destanlar, masallar ve dini anlatılar yalnızca kültürel ürünler değildir. Aynı zamanda insanların açıklayamadıkları, değiştiremedikleri veya kabullenmekte zorlandıkları olaylara anlam verme çabalarıdır.
Belki de bu yüzden hikaye anlatmak, insanlığın en eski duygusal ihtiyaçlarından biridir.
Bir insan yaşadığı acıyı anlattığında, o acı ortadan kalkmaz.
Ama artık yalnızca onun içinde saklı kalan bir deneyim olmaktan çıkar.
Başka insanların anlayabileceği, üzerinde düşünebileceği ve bazen kendilerini bulabileceği ortak bir anlatıya dönüşür.
Acının sınıfsal ve toplumsal yüzü
Acıdan söz ederken çoğu zaman bireyin duygularına odaklanırız.
Oysa acının bir de toplumsal dağılımı vardır.
Herkes kayıp yaşayabilir, herkes hastalanabilir, herkes yalnız kalabilir. Fakat herkesin bu deneyimlerle baş edebilmek için sahip olduğu imkanlar aynı değildir.
Varlıklı bir ailenin çocuğu ruhsal sıkıntılar yaşadığında eğitimine ara verebilir, tedavi görebilir, dinlenebilir ve yeniden başlayabilir.
Yoksul bir ailenin çocuğu ise aynı sıkıntıları yaşarken çalışmaya devam etmek zorunda kalabilir.
Birinin acısı toplum tarafından anlaşılmaya çalışılırken, diğerinin acısı tembellik, başarısızlık veya yetersizlik olarak değerlendirilebilir.
İşte bu noktada sosyoloji, acının yalnızca kişisel bir mesele olmadığını hatırlatır.
Yoksulluk, savaş, göç, ayrımcılık, sınıfsal eşitsizlik, aile içi şiddet ve eğitime erişim sorunları, insanların yaşamlarını ve karşılaştıkları güçlükleri doğrudan etkiler.
Kafka'nın otoriteyle ilişkisini, Dickens'ın çocuk işçiliği deneyimini, Gorki'nin yoksulluğunu ya da Woolf'un kadınların eğitim ve ekonomik bağımsızlık hakkındaki düşüncelerini yaşadıkları dönemlerin toplumsal koşullarından ayırmak mümkün değildir.
Bir insanın hikayesini yalnızca onun kişisel mücadelesi olarak anlatmak, bazen o mücadeleyi zorunlu kılan toplumsal düzeni görünmez hale getirir.
Bu nedenle önemli olan yalnızca acı çekmiş insanların nasıl başarılı olduklarını anlatmak değildir.
Aynı zamanda neden bu kadar acı çekmek zorunda kaldıklarını da sorgulamaktır.
Çünkü bir toplumun gelişmişliği, yalnızca içinden kaç dâhi çıkardığıyla değil, sıradan insanların ne kadar insanca yaşayabildiğiyle de ölçülmelidir.
Acıyla beslenmek mi, acıya rağmen yaşayabilmek mi?
İnsanlar bazen acıyı yaratıcılığın vazgeçilmez kaynağı olarak görürler.
Büyük sanatçıların mutsuz olması gerektiğine, büyük yazarların mutlaka ağır kayıplar yaşamış olduğuna, derin düşünebilmek için insanın önce kırılması gerektiğine inanırlar.
Oysa bu düşünce, acının kendisine gereğinden fazla değer yükler.
Acı çekmek bir meziyet değildir.
Sevgisiz büyümek insanı daha değerli yapmaz.
Yoksulluk, şiddet, hastalık ve yalnızlık, bir insanın yeteneklerini ortaya çıkarmak için gerekli koşullar değildir.
Hatta çoğu zaman tam tersidir.
İnsanların öğrenme, üretme, sevme, güvenme ve kendilerini gerçekleştirme imkânlarını azaltırlar.
Fakat bazı insanlar bütün bu güçlüklerin içinden kendilerine bir anlam çıkarabilirler.
Psikolojide travma sonrası büyüme olarak ele alınan kavram, bazı insanların ağır yaşam deneyimlerinin ardından değerlerini, ilişkilerini veya hayata bakışlarını yeniden değerlendirebilmelerini ifade eder.
Ancak bu herkes için geçerli değildir. Travmanın kendisi bir gelişim garantisi sunmaz.
Bazen insan yaşadığı acıdan bir şey öğrenir.
Bazen yalnızca yorulur.
Bazen güçlenir.
Bazen yıllarca iyileşmeye çalışır.
Bazen de dışarıdan güçlü görünürken içinde hala korkmuş bir çocuk taşır.
İnsanın değerini, acı karşısında ne kadar dayanıklı olabildiğiyle ölçmek de başka bir haksızlıktır.
Çünkü herkesin dayanma gücü, koşulları ve aldığı destek aynı değildir.
Ve kimse yaşadığı acıdan büyük bir eser, olağanüstü bir başarı ya da başkalarına ilham verecek bir hikaye çıkarmak zorunda değildir.
Bazen yalnızca hayatta kalmak bile büyük bir mücadeledir.
Mutlu insanın hikayesi olmaz mı?
Umberto Eco'ya atfedilen, “Mutlu insanın hikayesi olmaz.” sözü üzerinde düşünmeye değer. Ancak bu ifadenin Eco'ya ait olduğunu doğrulayan güvenilir bir kaynak olmadan kesin bir alıntı olarak kabul etmek doğru değildir.
Yine de düşüncenin kendisi ilginçtir.
Gerçekten de mutlu insanların hikayeleri yok mudur?
Yoksa biz insanlar, mutluluktan çok acının hikayelerini mi anlatmayı tercih ederiz?
Bir roman düşünelim.
Kahramanı mutlu bir çocukluk geçirmiş, sevgi dolu bir ailede büyümüş, iyi bir eğitim almış, sağlıklı ilişkiler kurmuş ve huzurlu bir hayat sürmüş olsun.
Bu hikaye bize neden çoğu zaman yeterince heyecan verici gelmez?
Çünkü anlatılarda çatışma ararız.
Bir engel, bir kayıp, bir mücadele, bir belirsizlik…
Bir şeyin değişmesini, birinin dönüşmesini, bir sorunun çözülmesini bekleriz.
Bu, mutluluğun hikayesiz olduğu anlamına gelmez.
Belki de mutluluğun hikayesini anlatmayı yeterince öğrenememişizdir.
Bir insanın yıllarca sevgiyle büyüttüğü çocuklarının hikayesi neden daha az değerli olsun?
Birbirine kırk yıl boyunca saygı duymayı başarmış iki insanın hayatı neden bir ayrılık hikâyesinden daha az derin sayılsın?
Bir öğretmenin yüzlerce çocuğun hayatını sessizce değiştirmesi, bir annenin çocuğuna güvenli bir dünya kurması, bir insanın başkalarına zarar vermeden yaşaması neden büyük bir hikaye olmasın?
Belki de insanlık, felaketleri anlatmakta ustalaşırken huzurun değerini anlatmakta yetersiz kalmıştır.
Çünkü acı ses çıkarır.
Mutluluk ise bazen sessizdir.
Ve insan, sessiz olanı fark etmek için daha fazla dikkat göstermek zorundadır.
İnsan neden başkasının acısında kendisini bulur?
Bir kitabı okurken bazen hiç tanımadığımız bir karakterin yaşadıkları karşısında ağlarız.
Yüzyıllar önce yaşamış bir yazarın cümlesinde kendi çocukluğumuzu buluruz.
Hiç gitmediğimiz bir ülkede, hiç karşılaşmadığımız insanların yaşadığı bir kayıp, bize kendi kayıplarımızı hatırlatır.
Çünkü insanların kültürleri, dilleri, inançları ve yaşam biçimleri farklı olsa da bazı temel duygusal ihtiyaçları ortaktır.
Sevilmek isteriz.
Güvende olmak isteriz.
Anlaşılmak isteriz.
Bir yere ait olmak isteriz.
Kaybetmekten korkarız.
Yalnız kalmaktan korkarız.
Ve belki de en çok, yaşadıklarımızın hiçbir anlamı olmamasından korkarız.
Edebiyatın, müziğin ve sanatın insanlık için taşıdığı büyük değerlerden biri budur.
Bize yalnız olmadığımızı hissettirebilirler.
Dostoyevski'nin karakterlerinde kendi vicdanımızın sesini duyabiliriz.
Kafka'nın kahramanlarında anlaşılmadığımız zamanları hatırlayabiliriz.
Dickens'ın çocuklarında dünyanın adaletsizliğini görebiliriz.
Woolf'un cümlelerinde kendi zihnimizin karmaşasını bulabiliriz.
Beethoven'ın müziğinde ise kelimelerle anlatamadığımız duyguların karşılığını hissedebiliriz.
Bu eserlerin gücü, yalnızca onları yaratan insanların yaşadıkları acılardan gelmez.
O insanların kendi deneyimlerini, başkalarının da anlayabileceği evrensel bir dile dönüştürebilmelerinden gelir.
İşte sanatın insani tarafı burada ortaya çıkar.
Bir insanın özel acısı, başka bir insanın kendisini anlamasına yardımcı olabilir.
Birinin yalnızlığı, başka birinin yalnızlığını hafifletebilir.
Birinin yıllar önce yazdığı cümle, bugün hiç tanımadığı bir insanın hayatına dokunabilir.
Peki ya adı hiç duyulmamış insanlar?
Bütün bu büyük isimleri düşündüğümde, aklıma yalnızca onların yaşadıkları gelmiyor.
Bir de hiç tanımadığımız insanlar geliyor.
Hayatı boyunca yoksullukla mücadele etmiş ama kitap yazamamış insanlar…
Çocukluğunda şiddet görmüş, fakat yaşadıklarını anlatacak kelimeleri bulamamış olanlar…
Eğitim alma fırsatı bulamadığı için yeteneğinin ne olduğunu bile öğrenemeyen çocuklar…
Bütün ömrünü ailesini ayakta tutmaya adamış, kendi hayallerini gerçekleştirmeye hiç sıra gelmemiş kadınlar…
Bir savaşta evini kaybetmiş, başka bir ülkeye göç etmiş, yeni bir dil öğrenmiş ama içindeki eski hayatın özlemini hiç susturamamış insanlar…
Kim bilir, insanlık tarihi boyunca kaç Beethoven hiç piyano görmeden yaşadı?
Kaç Virginia Woolf, kendisine ait bir odası olmadığı için düşüncelerini yazamadı?
Kaç Dickens, çalışmak zorunda olduğu için okumayı sürdüremedi?
Kaç Kafka, korkularını anlatacak bir dil bulamadan hayatını tamamladı?
Biz yalnızca eserleriyle görünür olabilmiş insanların hikâyelerini biliyoruz.
Oysa insanlık, anlatılmamış hikâyelerle dolu.
Ve belki de en büyük toplumsal sorumluluklarımızdan biri, yalnızca başarıya ulaşanları alkışlamak değil, başarma fırsatı bile bulamamış insanların önündeki engelleri kaldırmaktır.
Çünkü bir insanın yeteneğinin ortaya çıkması için mutlaka acı çekmesi gerekmez.
Bazen yalnızca güvenli bir eve, kendisine inanan bir öğretmene, yeterli beslenmeye, iyi bir eğitime ve sevildiğini hissetmeye ihtiyacı vardır.
Acı insanı değiştirir, ama iyilik de değiştirir
Hayatımızda yaşadığımız olumsuz deneyimlerin bizi nasıl değiştirdiğini kolayca fark ederiz.
Bir ihanetten sonra daha temkinli oluruz.
Bir kayıptan sonra sevdiklerimizin değerini daha fazla anlayabiliriz.
Bir haksızlıktan sonra adalet duygumuz güçlenebilir.
Bir yalnızlıktan sonra başkalarının yalnızlığını daha iyi fark edebiliriz.
Ama insanı değiştiren yalnızca acı değildir.
Sevgi de değiştirir.
Güven de değiştirir.
Birinin bize inanması da değiştirir.
Hiç beklemediğimiz bir anda uzatılan yardım eli, bazen yıllarca yaşadığımız olumsuzluklardan daha güçlü bir iz bırakabilir.
Çocukluğunda sevgi görmüş bir insanın da derin düşünceleri olabilir.
Mutlu bir hayat sürmüş bir insan da büyük bir sanatçı olabilir.
Huzur içinde yaşayan bir insan da başkalarının acısını anlayabilir.
Çünkü empati kurabilmek için mutlaka aynı acıyı yaşamış olmak gerekmez.
Bazen yalnızca dikkatle dinlemek, anlamaya çalışmak ve kendimizi başka bir insanın yerine koyabilmek yeterlidir.
Belki de insanlık olarak üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken şey budur.
Acıyı yüceltmek yerine onu azaltmaya çalışmak…
Acıdan büyük insanlar çıkmasını beklemek yerine, insanların büyüyebilmesi için daha iyi koşullar oluşturmak…
Ve bir insanın değerini, yaşadığı felaketlerin büyüklüğüyle değil, varlığının kendisiyle kabul edebilmek.
İnsan bazen acıdan değil, acıya rağmen çiçek açar.
Beethoven'ı düşündüğümüzde yalnızca işitme kaybını değil, müziğini de hatırlamalıyız.
Dostoyevski'yi düşündüğümüzde yalnızca hastalığını ve sürgününü değil, insan ruhunu anlama çabasını da görmeliyiz.
Kafka'yı yalnızlığına, Woolf'u ruhsal hastalığına, Dickens'ı yoksulluğuna, Bukowski'yi çocukluk şiddetine, Gorki'yi güçlüklerle geçen yıllarına, Poe'yu kayıplarına indirgememeliyiz.
Çünkü hiçbir insan yalnızca başına gelen kötü olayların toplamı değildir.
İnsan, yaşadıkları kadar yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıdır.
Söyledikleri kadar söyleyemedikleridir.
Kaybettikleri kadar koruyabildikleridir.
Korkuları kadar cesaretidir.
Ve bazen bütün bunların ötesinde, kendisini yeniden kurabilme ihtimalidir.
Hayatın acımasız tarafı, insanlara hangi koşullarda dünyaya gelmek istediklerini sormamasıdır.
Kimse doğacağı aileyi, yaşayacağı yüzyılı, karşılaşacağı hastalıkları veya çocukluğunda kendisine nasıl davranılacağını seçemez.
Fakat insanın hikayesi, yalnızca kendisine verilen koşullarla da sınırlı değildir.
İnsan bazen o koşulları değiştirebilir.
Bazen onlardan uzaklaşabilir.
Bazen başkalarının aynı acıları yaşamaması için mücadele edebilir.
Bazen de hiçbir şeyi değiştiremediği halde içindeki insanlığı korumayı başarabilir.
Yine de burada unutulmaması gereken bir gerçek var:
Her acının sonunda bir ödül yoktur.
Her kaybın ardında gizlenmiş bir anlam bulunmaz.
Her yara bir gün mutlaka kapanmaz.
Ve her insan yaşadığı acıdan güçlenerek çıkmaz.
Bazı acılar yalnızca acıdır.
Bazı kayıplar yalnızca kayıptır.
Bazı çocukluklar, geri getirilemeyecek kadar erken sona ermiştir.
Bu yüzden acı çeken insanlara sürekli güçlü olmalarını söylemek yerine, bazen onların acı çekmek zorunda kalmayacakları bir dünya kurmaya çalışmak gerekir.
Belki de gerçek insanlık tam olarak burada başlar.
Bir çocuğun büyük bir yazar olabilmesi için yoksulluk çekmek zorunda kalmadığı…
Bir müzisyenin büyüklüğünün hastalığıyla ölçülmediği…
Bir kadının düşüncelerinin değerli bulunması için ruhsal mücadelelerinin romantikleştirilmediği…
Bir insanın anlaşılabilmesi için önce kırılmasının gerekmediği bir dünyada…
Ve bütün bunları düşündüğümde, acıyla ilgili sıkça söylenen bir düşünceyi başka türlü ifade etmek istiyorum:
İnsan acıyla beslenmek zorunda değildir. Acı bazen insanı büyütmez, yalnızca büyümek zorunda bırakır.
Bazı insanlar bu zorunluluktan büyük eserler çıkarırlar.
Bazıları sessizce yaşamaya devam ederler.
Bazıları başkalarına daha şefkatli davranmayı öğrenirler.
Bazıları ise yalnızca bir gün daha dayanabilmek için mücadele ederler.
Hepsinin hikayesi değerlidir.
Çünkü insanın büyüklüğü, ne kadar acı çektiğinde değil, insanlığından ne kadarını koruyabildiğinde de aranmalıdır.
Ve belki de en güzel hikaye, bütün acıların ardından yazılan değil, hiç yaşanmasına gerek kalmayan acıların yerine sevginin, güvenin ve huzurun konulabildiği hikayedir.
Çünkü insan bazen acıdan çiçek açmaz.
Acıya rağmen çiçek açar.
Ama asıl dileğimiz, hiçbir insanın çiçek açabilmek için önce kırılmak zorunda kalmamasıdır.
-Leyla Edinç

Paylaş
★

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

Yorumlar RSS YORUMLAR - 0

Yorum Yap

Zorunlu değil

Güvenlik Kodu

Captcha

Leyla'ca Aforizmalar

  • GÜVENMEYİ ÇOK İSTEDİĞİNİZ
  • GELİŞMİŞLİK
  • AKLINIZIN YANSIYARAK
  • HERŞEYE SAHİP OLABİLİRSİNİZ