Çocukluğumuzdan beri zihnimize yerleştirilen bazı kalıplar vardır.
“İyi bir meslek sahibi ol.”…
“Doktor ol, avukat ol, mühendis ol.”…
“İyi bir kariyer yap.”…
“İnsanlar sana imrensin.”…
Sanki hayatın başarısı, bir meslek unvanının arkasına saklanabilmekten; iyi bir okuldan mezun olup toplumun kabul ettiği bir kariyer basamağına çıkabilmekten ibarettir. Oysa insan, hayatı gerçekten yaşamaya başladığında bazı şeylerin ne kadar farklı olduğunu anlıyor.
Çünkü kariyer, toplumun sana verdiği bir unvan değil; senin yaptığın işe verdiğin anlamdır. Severek yaptığın, emek verdiğin, karşılığını aldığın ve yaptığın iş nedeniyle kendini değerli hissettiğin her iş bir kariyerdir. Bir insanın mutluluğunu belirleyen şey, kartvizitindeki unvanın büyüklüğünden çok, sabah yaptığı işe hangi duyguyla başladığıdır.
Hak ettiğini kazanmak, emeğinin görülmesi, takdir edilmek ve kendi hayatının üzerinde söz sahibi olmak; çoğu zaman dışarıdan bakıldığında “prestijli” görünen bir meslekten çok daha kıymetlidir.
Bazen insan, ailesinin beklentileriyle seçtiği bir hayatı yıllarca taşır. Çevresinin “Bunca yıl okudun, şimdi bunu mu bırakacaksın?” sözleriyle, sırf başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak için kendisine ait olmayan bir hayatı sürdürür. Oysa başkalarının gurur duyduğu bir hayatın içinde mutsuz olmak, insanın kendisine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biridir.
Çünkü hayat, başkalarının alkışlarıyla değil, insanın kendi içinde kurduğu huzurla ölçülür.
Bir başka yanılgımız da başarıyı yaşadığımız ülkeye, şehre veya sahip olduğumuz maddi imkanlara göre değerlendirmektir. Gelişmiş bir ülkede yaşamak, insanın zihinsel olarak da gelişmiş olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde daha az gelişmiş bir coğrafyada doğmuş olmak da insanın düşünsel kapasitesini belirlemez. Coğrafya insana imkan sunabilir; fakat zihnin gelişmişliğini belirleyen şey insanın kendisidir.
Dünyanın en gelişmiş ülkesinde yaşayıp hala başkasının başarısızlığından mutluluk duyan insanlar vardır. Kendi başarısından çok başkasının düşüşünü konuşan, bir başkasının yükselişini tehdit olarak gören, sürekli kendisinin övülmesini isteyen insanlar… Bu yalnızca bireysel bir karakter meselesi değildir; aynı zamanda toplumların başarıyı nasıl tanımladığıyla da ilgilidir.
Bazı toplumlarda insanın değeri, ne kadar kazandığından veya ne kadar iyi bir insan olduğundan önce, başkalarından ne kadar üstün olduğuyla ölçülür. Böyle bir kültürde başarı, birlikte yükselmek değil, diğerlerinin önüne geçmek anlamına gelir. Oysa gerçek gelişmişlik, yalnızca yüksek binalar, güçlü ekonomiler, iyi yollar veya teknolojik ilerlemeler değildir. Gerçek gelişmişlik, insanın kendisinden farklı olana tahammül edebilmesidir. Başkasının başarısını küçümsemeden kendi başarısıyla mutlu olabilmesidir. Gücü eline geçirdiğinde başkasını ezmemesidir.
Ve belki de en önemlisi, kendisini dünyanın merkezine koymadan yaşayabilmesidir. Çünkü insanın zihnini yalnızca yaşadığı ülke değil, etrafında en çok vakit geçirdiği insanlar de şekillendirir.
Bir insanın çevresi zamanla onun düşüncelerine, zevklerine, konuşma biçimine, hayata bakışına ve hatta hayallerine sızar. İnsan farkında olmadan birlikte olduğu insanların sınırlarını kendi sınırları sanmaya başlayabilir.
Bazı insanlar sizi büyütür.
Daha çok düşünmenizi, öğrenmenizi, cesaret etmenizi sağlar.
Bazıları ise sizi küçültür.
Hayallerinizle dalga geçer, değişiminizi tehdit olarak görür ve olduğunuz yerde kalmanızı ister.
Bu yüzden insan yalnızca nerede yaşadığını değil, kiminle yaşadığını ve kimlerle vakit geçirdiğini de sorgulamalıdır.
Çünkü bazen bir insanın hayatındaki en büyük değişim, ülke değiştirmekle değil, çevresini değiştirmekle başlar.
Fakat dünyanın neresine giderseniz gidin, insanın kendisinden kaçması mümkün değildir.
Yanınıza valizinizi alırsınız ama geçmişinizi de götürürsünüz. Çocukluğunuzu, anılarınızı, öğrendiklerinizi, kırgınlıklarınızı, sevdiklerinizi…
Yeni bir ülke size yeni alışkanlıklar, yeni insanlar, yeni kültürler ve yeni bakış açıları kazandırabilir. Bunların güzel olanlarını alıp kendi dünyanıza katmak, insanın kendisini yeniden inşa etmesinin en güzel yollarından biridir.
Ama nerede yaşarsanız yaşayın, kendinizde korumanız gereken bazı değerler vardır.
Dürüstlük.
Vicdan.
Merhamet.
Adalet.
İnsanın hakkına girmemek.
Kendinizden vazgeçmeden başkasına saygı gösterebilmek.
Bunları kaybetmeden dünyanın her yerinde yeniden bir hayat kurulabilir.
İnsanın gerçek zenginliği budur:
Nereye giderse gitsin kendisini kaybetmemek.
Ve evet, insan nerede yaşarsa yaşasın bir şeyleri özler.
Doğduğu sokağı, çocukluğunun kokusunu, bir sofrayı, bir insanın sesini, bir şehrin akşamını…
Bazen bulunduğunuz yerde çok mutlusunuzdur ama başka bir şeyi özlersiniz. Bazen geçmişinizi özlerken geleceğe doğru yürürsünüz.
Çünkü özlem de insan olmanın bir parçasıdır.
Belki de yaşamın güzelliği tam burada saklıdır.
Her şeyi tamamlamakta değil; eksik kalanlarla birlikte yaşamayı öğrenmekte…
Toplumun bize çizdiği başarı tanımını sorgulamakta, başkalarının beklentilerinden sıyrılıp kendi hayatımızın sorumluluğunu almakta, bulunduğumuz yerin güzelliklerini kendimize katarken kendi değerlerimizi korumakta…
Sonunda insan şunu anlıyor: Hayat, başkalarının “Ne kadar başarılı!” demesi için yaşanacak kadar uzun değil. İnsanın kendisine “İyi ki böyle yaşamışım.” diyebileceği kadar anlamlıdır.
Ve belki gerçek kariyer de, gerçek başarı da budur:
Sevdiğin bir hayatı kurabilmek, emeğinin karşılığını alabilmek, kimsenin hakkına girmeden ayakta kalabilmek, başkasının mutluluğundan rahatsız olmamak ve bütün bunları yaparken kim olduğunu unutmamak.
Gerisi, çoğu zaman sadece insanların bize öğrettiği başarı hikayesidir.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın