Leyla Edinc
Anasayfa Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Ana sayfa | Leyla'dan | BAZEN SADECE ÇÖKER İNSAN…

Bazen sadece çöker insan ve öylece kalır. Ne ayağa kalkmak ister ne de birinin elini uzatmasını… Çünkü bazı yorgunlukların çaresi dinlenmek değildir. Beden değil, insanın içindeki yaşama hevesi yorulmuştur.

Öyle zamanlarda kendi küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu bile güzel bir hikaye olarak kalır yaşadıklarının yanında. İnsan ne küllerinden doğmayı düşünür ne de eskisinden daha güçlü olmayı.

Sadece susar.

Sanki bütün dünya yıkılmış da kendisi o enkazın altında kalmıştır. Üstelik nereden çıkacağını bilemediğinden değil; bazen çıkmak için içinde hiçbir istek kalmadığından…

Çünkü her yıkımdan sonra hemen ayağa kalkılmaz.

Bize hep aksini öğrettiler.

“Güçlü ol.”

“Toparlan.”

“Hayat devam ediyor.”

“Her şeyde bir hayır vardır.”

“Daha güçlü döneceksin.”

Oysa bazı acıların içinde bunların hiçbirini duymak istemez insan. Her acının hemen bir derse, her kaybın bir kazanıma, her yaranın bir güç hikayesine dönüşmesi gerekmez.

Bazen acı, yalnızca acıdır.

Ve insanın ona bir anlam yüklemeden önce yasını tutmaya hakkı vardır.

Çünkü bazı şeyler insanın yalnızca bugününü değil, geçmişini de yıkar.

Bir hayalin bittiğini gördüğünüzde sadece gelecekte yaşayamayacağınız şeylere üzülmezsiniz. O hayali yıllarca içinde taşıyan eski halinize de üzülürsünüz.

Beklediğiniz sabahlara…

Olacağını sandığınız şeylere…

Bir gün yaşayacağınıza inandığınız hayata…

Belki de en çok, bütün bunlara inanabilen o eski kendinize…

İnsan bazen düşlerini çocukluğunda bırakır.

Bir evin önünde unutulmuş oyuncaklar gibi…

Bir zamanlar dünyaya büyük gözlerle bakan, her şeyin mümkün olduğuna inanan o çocuk büyür; ama düşlerinin hepsini yanında getiremez.

Bazıları yolun bir yerinde kalır.

Bir aşkın içinde…

Bir vedada…

Bir ölüm haberinde…

Bir ihanette…

Bir kapının kapanışında…

Ya da yıllarca uğruna emek verdiği bir şeyin bir anda anlamını kaybetmesinde.

Sonra bir gün dönüp baktığında, hayatın kendisini ne kadar uzağa taşıdığını fark eder.

Ve belki insanın en büyük hüznü yaşlanmak değildir.

Bir zamanlar olmak istediği insanla, dönüştüğü insan arasındaki mesafeyi fark etmektir.

Çocukken hayatın bizi beklediğini sanırız.

Büyüyünce anlarız ki hayat kimseyi beklemiyor.

Bazı trenler kaçıyor.

Bazı insanlar gidiyor.

Bazı kapılar bir daha açılmıyor.

Bazı özürler çok geç geliyor.

Bazı cümleler hiç söylenmiyor.

Ve bazı hayallerin gerçekleşmesi için yalnızca çok istemenin yetmediğini öğreniyoruz.

İşte insan bazen tam da burada çöküyor.

Tek bir olay yüzünden değil belki…

Yıllarca taşıdığı küçük kırgınlıkların, ertelenmiş hayallerin, içine attığı cümlelerin, “önemli değil” diyerek geçtiği hayal kırıklıklarının ağırlığı bir gün aynı anda omuzlarına çöküyor.

Dışarıdan bakan nedenini anlayamıyor.

Çünkü insanın enkazı her zaman dışarıdan görünmüyor.

Bazı evlerin duvarları ayaktadır ama içlerinde kimse yaşamıyordur.

İnsan da biraz böyledir.

Güler.

İşe gider.

Telefonlara cevap verir.

Sofraya oturur.

“İyiyim,” der.

Hayatın gerektirdiği her şeyi yapar.

Ama içinde bir yerde, küçük bir çocuk hala o eski evin kapısında oturmuş, kendisine vaat edilen güzel günlerin gelmesini bekliyordur.

Belki büyümek biraz da o çocuğun yanına yıllar sonra yeniden oturabilmektir.

Ona, “Her şey hayal ettiğin gibi olmadı,” diyebilmektir.

“Bazı insanları kaybettik. Bazı hayallerimiz olmadı. Bazı yollar bizi hiç istemediğimiz yerlere götürdü.”…

Ama hemen ardından “Yine de kalkmalıyız,” demek zorunda değiliz.

Belki bir süre sadece yanında oturmak gerekir.

Çünkü insanın her zaman güçlü olmaya ihtiyacı yoktur.

Bazen güç, ayağa kalkmak değildir.

Düştüğünü kabul edebilmektir.

Bazen iyileşmek, eskisi gibi olmak da değildir. Zaten bazı şeylerden sonra insan eskisi gibi olmaz.

Olmamalıdır da.

Acı insandan mutlaka daha güçlü birini yaratmaz; ama çoğu zaman daha derin birini yaratır. Başkasının sessizliğini daha iyi anlayan, görünenin arkasındaki görünmeyeni fark eden, bir insanın “iyiyim” derken gözlerini neden kaçırdığını sezebilen birini…

Ve bir gün…

Hiç beklemediğiniz bir anda içinizde küçücük bir hareket başlar.

Büyük bir yeniden doğuş değildir bu.

Anka Kuşu gibi gökyüzüne yükselmezsiniz.

Belki sadece pencereyi açarsınız.

Uzun zamandır dinlemediğiniz bir şarkıyı dinlersiniz.

Bir sabah kahvenizin tadını yeniden fark edersiniz.

Birinin söylediği bir şeye içtenlikle gülümsersiniz.

Sonra anlarsınız:

Enkaz hala oradadır ama siz artık tamamen altında değilsinizdir.

Belki insan böyle iyileşir.

Gürültüyle değil.

Kimseye ilan etmeden.

Kahramanlık hikayesine dönüştürmeden.

Yavaş yavaş…

Bir santim, sonra bir santim daha çıkar kendi yıkıntısının altından.

Ve günün birinde dönüp baktığında şunu fark eder:

Küllerinden yeniden doğmamıştır aslında.

Çünkü bazı yangınlardan sonra eski insan yeniden doğmaz.

Onun yerine başka biri çıkar o küllerin arasından.

Biraz eksilmiş…

Biraz susmuş…

Biraz büyümüş…

Ama hayatın kıymetini eskisinden çok daha iyi bilen biri.

Belki Anka Kuşu’nun hikayesini yanlış anladık yıllarca.

Sorun yanmamak değildi.

 Sorun küllerinden eskisi gibi çıkmak da değildi.

Asıl güzel olan,  insanın bir gün o küllerin artık mezarı değil, geçmişi olduğunu anlayabilmesiydi.

-Leyla Edinç

Paylaş
X

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

YORUMLAR - 0

Yorumunuzu yazın

Zorunlu değil

Lütfen resimde gördüğünüz kodu giriniz:

Captcha