Bazı insanlar hayatımızdan gider. Bazılarıysa giderken içimizden de bir şeyler götürür.
Aşkın en ağır tarafı ayrılık değildir. Birinin hayatına girdikten sonra, orada bıraktığımız kendimizle yaşamaktır. Bir insanın kalbine girmek, bir eve misafir olmak gibi değildir. Kapıyı çekip çıktığınızda her şeyi geride bırakamazsınız. Bazen söylediğiniz bir söz yıllarca orada kalır. Bazen vermediğiniz bir cevap… Bazen yarım bıraktığınız bir umut… Bazen de size inanmış bir insanın artık kimseye kolay kolay inanamayışı.
İnsan bunu çoğu zaman giderken anlamaz.
Giden, kendi hikayesinde yalnızca bir ilişkiyi bitirdiğini düşünür. Kalanın hikayesinde ise bazen bir çağ kapanır. Bu yüzden bir insanın hayatına girmeden önce kendimize sormamız gereken çok basit ama ağır bir soru vardır: Ben bu insanın sevgisinin sorumluluğunu taşıyabilecek miyim?
Özdemir Asaf’a atfedilen o sarsıcı dizelerdeki gibi:
“Neyim okursan ol, hayal kırıklığım olma. Orası çok kalabalık.”…
Ne kadar ağır bir cümledir aslında…
Çünkü hepimizin içinde kimsenin görmediği kalabalık bir mezarlık vardır. Güvendiğimiz insanlar, inanıp yanıldıklarımız, beklediğimiz halde gelmeyenler, “gitmem” deyip gidenler, en çok ihtiyacımız olduğunda susanlar…
Ve bazen biri çıkar karşımıza.
Biz ona bütün bu kalabalığın arasından bir yer açarız.
“Belki bu kez…” deriz.
İşte bir insanın size verdiği en büyük şey belki de sevgisi değildir. Geçmişte yaşadığı bütün hayal kırıklıklarına rağmen size yeniden inanmayı göze almasıdır. Bu yüzden birinin güvenini kazanmak zafer değildir.
Sorumluluktur.
Bir insan size kalbinin kapısını açtığında, size yalnızca bugünkü halini teslim etmez. Çocukluğundan taşıdığı korkuları, terk edilmişliklerini, kırılmışlıklarını, kimseye anlatamadığı eksikliklerini ve hala içinde sakladığı küçücük umutları da getirir.
Bunların hepsini bilmek zorunda değilsiniz.
Ama incitmemek için dikkat etmek zorundasınız.
Çünkü sevgi, “Ben böyleyim” diyerek her şeyi yapabilme özgürlüğü değildir.
Sevgi bazen tam tersidir: “Ben böyleyim ama seni seviyorsam bazı taraflarımı değiştirmek zorundayım.” diyebilecek kadar büyümektir.
Nazım Hikmet’e atfedilen şu dizelerin söylediği de belki budur: “Bir kalbe bahar gibi uğrayıp kış gibi gitme.” Çünkü bahar gibi gelmek kolaydır.
Güzel sözler söylemek, umut vermek, bir insanı özel hissettirmek, gecenin bir yarısında “Seni özledim” demek, geleceğe dair cümleler kurmak kolaydır.
Zor olan, bütün bunları söyledikten sonra o sözlerin arkasında durmaktır.
Bir insanın hayatına ışık gibi girip, sonra hiçbir açıklama yapmadan karanlık bırakmak değildir sevgi.
Bir insanı kendinize alıştırıp sonra yokluğunuzla cezalandırmak değildir. O’nun size olan sevgisini bildiğiniz halde egonuzu beslemek için yanında tutmak değildir.
Gidemediğiniz için kalmak da değildir.
Sevmediğiniz halde umut vermek hiç değildir.
Çünkü bazen dürüst bir ayrılık, sahte bir beraberlikten çok daha merhametlidir.
Hasret Gültekin’in o güzel deyişindeki gibi:
“Gönül çalamazsan aşkın sazını, ne perdeye dokun ne teli incit.”…
Belki de buradan bakılmalıdır…
Çalamayacaksan dokunma.
Sevemeyeceksen seviliyormuş gibi yapma.
Kalıcı olmayacaksan sonsuzluk vaat etme.
Bir insanın yalnızlığını dağıtıp sonra O’na eskisinden daha büyük bir yalnızlık bırakma.
Çünkü bazı insanlar sizin için yalnızca “geçmişte kalan biri” olabilir. Ama siz onların hayatında yıllarca taşıdıkları bir cümleye dönüşebilirsiniz.
Belki bir daha birine güvenememelerinin sebebi…
Belki her güzel şey başladığında “nasıl olsa bitecek” diye düşünmelerinin sebebi…
Belki kendilerini yeterince güzel, yeterince değerli, yeterince sevilebilir bulmamalarının sebebi…
İnsan bazen başkasına verdiği zararı, kendi hayatına devam edebildiği için küçük sanıyor.
Oysa sizin geçtiğiniz yerden herkes aynı kolaylıkla kalkıp yürüyemiyor.
Bu nedenle insanın zaman zaman geçmişine dönüp bakması gerekir.
“Kim beni incitti ?” diye değil yalnızca; “Ben kimi incittim?”…
“Kim bana haksızlık yaptı?” diye değil; “Ben kime haksızlık yaptım?”…
“Kim beni yarı yolda bıraktı?” diye değil; “Ben kimi yarı yolda bıraktım?”…
“Kimin sevgisini küçümsedim?”…
“Kimin sessizliğinin ardındaki kırgınlığı görmezden geldim?”…
“Beni kaybetmekten korkan birini, nasıl olsa gitmez diye hoyratça sevdim mi?”…
“Özür dilemem gereken yerde gururumu mu seçtim?”…
“Birinin gözlerindeki ışığın yavaş yavaş sönmesinde benim de payım oldu mu?”…
Ve belki en zor soru:
“Bugün karşıma geçmişteki halim çıksa, ona gönül rahatlığıyla “Sen iyi bir insandın” diyebilir miyim?”…
İşte insanın gerçek hesaplaşması burada başlar.
Çünkü vicdan, başkalarının bize yaptıklarını hatırlamakta değil; bizim başkalarına yaptıklarımızı unutmamakta saklıdır.
Hepimiz incindik.
Ama incinmiş olmak, incitme hakkı vermez.
Hepimiz terk edildik belki.
Ama terk edilmiş olmak, bir başkasını yarım bırakmayı haklı çıkarmaz.
Hepimiz yanlış insanlara inandık.
Ama bu, bize inanan doğru insanları cezalandırmamız gerektiği anlamına gelmez.
Bir yerden sonra insanın olgunluğu, başına gelenlerle değil, başına gelenlere rağmen başkalarına ne yaptığıyla ölçülür.
Belki geçmişi değiştiremeyiz.
Söylenmiş bir sözü geri alamayız.
Ağlatılmış bir insanın o gecesini silemeyiz.
Bekletilmiş birinin saatlerini geri veremeyiz.
Kırılmış bir güveni hiç kırılmamış hale getiremeyiz.
Ama bütün bunlardan sonra nasıl bir insan olacağımıza karar verebiliriz.
Büyümek tam olarak budur: Bir gün geçmişine bakıp,
“Ben de birilerinin canını yaktım.” diyebilmek…
Bunu mazeretlerle örtmeden kabul edebilmek…
Ve ardından sessizce kendine söz vermek: “Bir daha karşıma çıkan hiçbir kalbi, bana emanet edilmiş değersiz bir şeymiş gibi tutmayacağım.”…
Çünkü herkesin içinde zaten yeterince hayal kırıklığı var. Kimsenin kalabalığına bir kişi daha eklenmek zorunda değiliz.
Bir kalbe bahar gibi girmişsek, illa sonsuza kadar orada kalamayabiliriz. Hayat bazen insanları ayırır. Duygular değişebilir. Yollar başka yönlere gidebilir. Ama giderken kış olmak zorunda değiliz.
İnsan bir ilişkiden ayrılabilir; ama insanlığından ayrılmadan.
Birini artık sevmeyebilir; ama O’na yaşattığı güzel şeyleri kirletmeden.
Gidebilir; ama karşısındakini kendinden şüphe ettirmeden.
Ve eğer aşkın sazını çalamıyorsak…
Belki gerçekten en büyük incelik, tele hiç dokunmamaktır.
Çünkü sevgi yalnızca “seni seviyorum” diyebilmek değildir. Sevgi, bir insanın kalbine dokunduktan sonra o kalbin artık eskisi gibi olmayabileceğini bilmektir.
Ve insanın hayatta bırakabileceği en güzel iz belki de şudur: Bir gün yollar ayrıldığında bile, geride kalan insanın sizi hatırlayıp; “Canımı yakmadı. Beni kendimden şüphe ettirmedi. Sevgimi küçümsemedi.
Ve giderken bile kalbime saygı duydu.” diyebilmesi.
Çünkü herkes sevebilir.
Herkes, sevdiği insanın kalbinin sorumluluğunu taşıyacak kadar vicdanlı sevemez.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın