Hayatınızdaki insanların varlığı sessizliğinizde sesinizi duyanlar kadardır…
İnsanın kimsesiz kalması için kimsenin olmaması gerekmiyor.
Bazen kalabalık bir aileniz vardır.
Telefonunuzda yüzlerce isim…
Yıllardır tanıdığınız dostlarınız…
Bir zamanlar sizi çok sevdiğini söylemiş biri…
Ve yine de hayatın bir yerinde, tarifsiz bir biçimde sahipsiz hissedersiniz. Çünkü yalnızlık, etrafınızda kaç kişinin bulunduğuyla ilgili değildir. Asıl yalnızlık, düştüğünüzde kimin dönüp baktığıyla ilgilidir.
İnsan bunu hemen anlamıyor.
Uzun yıllar boyunca bazı ilişkilerin hiç bitmeyeceğine inanıyor. Kan bağının kendiliğinden yakınlık yaratacağını, yılların dostluğu koruyacağını, bir zamanlar çok sevilmiş olmanın insana bir ömürlük yer açacağını sanıyor.
Sonra hayat değişiyor.
Bir şey geliyor başınıza.
Belki çok büyük bile değildir.
Biraz yoruluyorsunuz.
Biraz susuyorsunuz.
Biraz geri çekiliyorsunuz.
Ve ilk kez siz kimseyi aramıyorsunuz.
İşte o zaman bazı sessizliklerin ne kadar gürültülü olduğunu duyuyorsunuz.
Telefon susuyor.
Günler geçiyor.
Ve insanın içine önce küçücük bir soru düşüyor:
“Acaba fark eden oldu mu?”…
Sonra daha ağır olanı geliyor:
“Fark ettiler de gelmediler mi?”
İşte insanı asıl yaralayan çoğu zaman cevapsızlık değil.
Cevabı sezmek.
Çünkü hepimiz hayatımız boyunca birilerinin yükünü taşıyoruz.
Bir kardeşin derdini…
Bir arkadaşın yalnızlığını…
Sevdiğimiz insanın korkularını…
Anne babamızın yaşlılığını…
Çocuklarımızın geleceğini…
İnsan sevdiğinde hesap tutmuyor.
“Bugün ben senin yanında oldum, yarın sen de benim yanımda olacaksın,” diye deftere yazmıyor.
Gerçek sevgi zaten böyle çalışmıyor.
Ama insan yine de bir gün yorulduğunda, arkasında küçücük de olsa bir sıcaklık olduğunu sanıyor.
Bir ses.
Bir el.
Bir “Neredesin?”
Bir “İyi misin?”
Belki yalnızca:
“Seni düşündüm.”
Sonra bazen hiçbirisi gelmiyor.
İşte o anda insan verdiği sevgiyi değil, kendi yerini sorgulamaya başlıyor.
“Ben onların hayatında neredeydim?”
Bu çok ağır bir sorudur.
Çünkü cevabı bazen insanın yıllardır kurduğu bütün ilişkileri yeniden düşünmesine neden olur.
Belki siz birini “ailem” diye taşımışsınızdır; o sizi yalnızca akrabası olarak görmüştür.
Belki siz “dostum” demişsinizdir; onun hayatında yalnızca iyi anlaşılan bir tanıdıksınızdır.
Belki siz birinin kalbinde eviniz olduğunu sanmışsınızdır; meğer yalnızca bir süreliğine misafir edilmişsinizdir.
Ve insanın içini en çok da bu acıtır:
Kendi kalbinizde başköşeye koyduğunuz birinin hayatında, aslında ne kadar küçük bir yer tuttuğunuzu fark etmek.
Sonra değişmeye başlarsınız.
Ama öyle filmlerdeki gibi büyük bir değişim değildir bu.
Kimseye küsmeyebilirsiniz.
Kimseyi hayatınızdan çıkarmayabilirsiniz.
Hatta yine gülersiniz.
Doğum günlerini kutlarsınız.
Aradıklarında telefonu açarsınız.
Bir şey gerektiğinde yardımcı bile olursunuz.
Ama içinizde bir kapı sessizce kapanır.
Ve o kapının kapanışını sizden başka kimse duymaz.
Eskisi kadar anlatmazsınız.
Canınız acıdığında susarsınız.
Kötü bir gün geçirdiğinizde telefon rehberinde aşağı yukarı dolaşmazsınız artık.
Çünkü insan bazen yalnızlığı seçtiği için yalnız değildir.
Kime gideceğini bilemediği için kendi içine döner.
Sonra çevrenizdekiler sizi güçlü biri olarak tanımlar.
“Sen her şeyin üstesinden gelirsin.”
“Sen kimseye ihtiyaç duymazsın.”
“Sen güçlüsün.”
Ne garip bir iltifattır bu.
Çünkü kimse sormaz:
“Bu insan neden bu kadar güçlü olmak zorunda kaldı?”…
Belki de bazı insanların gücü karakterlerinden değil, çaresizliklerinden doğmuştur.
Tutacak bir el bulamadıkları için dengede durmayı öğrenmişlerdir.
Yaslanacak omuz bulamadıkları için kendi omuzlarını sertleştirmişlerdir.
Kimse “Ben buradayım” demediği için kendi kendilerine: “Geçecek.” demeyi öğrenmişlerdir.
Ve zamanla gerçekten de her şeyin üstesinden gelirler.
Ama bir bedeli vardır bunun.
İnsan artık kolay kolay kimseye yaslanamaz.
Birisi “Bana güvenebilirsin” dediğinde içinde küçücük bir ses: “Ne zamana kadar?” diye sorar.
İşte sahipsiz bırakılmak insanın yalnızca bugünkü kalbini incitmez. Gelecekte kurulabilecek güzel bağların içine de küçük bir kuşku bırakır.
Çünkü insan bir kere en çok güvendiği yerde yalnız kalınca, başka birinin yanında huzur bulduğunda bile kapının nerede olduğunu öğrenmek ister. Gerekirse çıkabilmek için.
Belki bu yüzden bazı insanlar sevgisiz değildir; yalnızca temkinlidir.
Soğuk değildir; çok fazla beklemiştir.
Mesafeli değildir; çok yakından kırılmıştır.
Kimseye ihtiyaç duymuyor değildir; ihtiyaç duyduğu anda kimsenin gelmemesine alışmıştır.
Ve burada çok ince bir ayrım vardır.
Sahipsiz bırakılmamak, birinin “sahibi” olmak değildir.
İnsan eşya değildir.
Kimse kimseye ait değildir.
Sevgi de mülkiyet değildir.
Ama insanın bir başkasının dünyasında bir yeri olabilir.
Öyle bir yer ki, orada bulunmak için sürekli kendisini hatırlatması gerekmez.
Varlığını kanıtlamaz.
Sevilmek için performans göstermez.
İşe yaramak zorunda değildir.
Güçlü olmak zorunda değildir.
Neşeli olmak zorunda değildir.
Herkesi taşımak zorunda değildir.
Bazen yalnızca vardır.
Ve varlığı yeterlidir.
Belki insanın hayatta aradığı en büyük şey de budur.
Birinin kendisine sahip çıkması değil; varlığının birilerinin hayatında sahiden bir karşılığı olduğunu bilmek.
Çünkü insanın içindeki bazı yaralar büyük kötülüklerden açılmaz.
Bazen kimse size kötü davranmamıştır.
Kimse bağırmamıştır.
Kimse ihanet etmemiştir.
Kimse açıkça terk etmemiştir.
Sadece kimse gelmemiştir.
İhtiyacınız olduğunda.
Yorulduğunuzda.
Sustuğunuzda.
Hayat biraz fazla ağır geldiğinde.
Ve yıllar sonra dönüp baktığınızda, sizi en çok acıtan şey başınıza gelenler değil, onları yaşarken etrafınızdaki insanların yokluğu olur.
İnsan birçok acıyı unutuyor.
Ama acının ortasında dönüp arkasına baktığında kimseyi göremediği o anı kolay kolay unutmuyor.
Belki bu yüzden hayatımızdaki insanlara verebileceğimiz en büyük şey büyük sözler değildir.
“Hiç gitmeyeceğim” demek değildir.
“Seni hep koruyacağım” hiç değildir.
Hayat bu kadar kesin cümlelere izin vermiyor zaten.
Bazen sevginin en gerçek hali çok daha küçüktür.
Hatırlamak.
Merak etmek.
Sessizliği fark etmek.
Ve gerektiğinde hiçbir şeyi çözmeye çalışmadan yanında durmak.
Çünkü bazen insanın yarasını iyileştiren şey bir çözüm değildir. Sadece başka bir insanın varlığıdır.
“Bunu tek başına taşımak zorunda değilsin. duygusudur.
Ve belki bir insana verilebilecek en güzel his de tam olarak budur:
Seni sahiplenmiyorum.
Seni kendime ait görmüyorum.
Hayatına hükmetmiyorum.
Ama bu dünyada bir gün yorulur, düşer, yolunu kaybeder ve arkanı dönüp bakarsan orada tamamen sahipsiz olmadığını bil.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gittikleri için değil,
biz hala onların hayatındayken bizi yalnız bıraktıkları için içimizde ölürler.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın