Bazı insanlarla konuşurken göğüs kafesimde çiçekler açıyor. Bunun bilimsel bir açıklaması vardır belki; sinir sistemi, hormonlar, aynalanan nöronlar… Ama insanın kalbine dokunan her şeyi bilim tek başına anlatamaz. Çünkü bazı karşılaşmalar, biyolojinin ötesinde ruhun dilinde gerçekleşir.
İnsan, yalnızca konuşmaz; aynı zamanda birbirinin varlığını hisseder. Bazı insanlar vardır; saatlerce konuşursunuz. Konu ne olursa olsun fark etmez. Hava durumu, çocukluk anıları, kahvenin kokusu ya da sessizlik… En sıradan cümleler bile anlam kazanır. Çünkü kelimeleri değerli yapan sözlükteki karşılıkları değil, onları söyleyen ruhun sıcaklığıdır.
Martin Buber’in söylediği gibi: “Bütün gerçek yaşam, karşılaşmadır.”…
Gerçekten de insan, en çok bir başka insanın içinde kendini bulur. Karşısındaki onu yargılamıyorsa, değiştirmeye çalışmıyorsa ve yalnızca olduğu haliyle kabul ediyorsa; konuşma artık bir bilgi alışverişi olmaktan çıkar, iki ruhun birbirine dokunduğu bir ana dönüşür.
Buna karşılık bazı insanlar vardır ki, daha ilk birkaç dakikada içimiz daralmaya başlar. Saatimize bakarız. Telefonu nasıl kapatacağımızı düşünürüz. Konuşma uzadıkça zihnimiz yorulur, kalbimiz ağırlaşır.
Çünkü her insan enerji taşır. Carl Gustav Jung, insan ilişkilerinin bilinçaltı düzeyde sandığımızdan çok daha güçlü bağlar kurduğunu söyler. Biz çoğu zaman sadece sözcükleri duyduğumuzu zannederiz. Oysa ses tonunu, niyeti, korkuları, kibri, sevgiyi ve hatta söylenmeyenleri de hissederiz. İnsan ruhu, görünmeyeni sezme konusunda şaşırtıcı derecede ustadır. İşte bu yüzden bazı insanlar bize nefes olurken, bazıları omuzlarımıza görünmez yükler bırakır.
Mevlana ise bunu yüzyıllar önce tek bir cümleyle anlatmıştı: “Gönülden gönüle yol vardır.”…
Belki de bu yüzden bazı sohbetlerde zaman kavramını unuturuz. Çünkü o anda konuşan sadece iki insan değildir; iki gönül birbirini tanımaktadır.
Modern dünyanın en büyük yoksulluğu, konuşacak insan bulamamak değil; ruhunu dinleyecek insan bulamamaktır.
Bugün herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten dinliyor. Herkes cevap vermek için bekliyor; anlamak için değil. Oysa insan, anlaşıldığını hissettiği yerde açar. Tıpkı güneşi gören bir çiçek gibi…
Bu nedenle hayatımıza giren insanların bıraktığı en büyük miras söyledikleri sözler değildir. Bize kendimizi nasıl hissettirdikleridir.
Maya Angelou’nun unutulmaz sözü bunu ne güzel özetler: “İnsanlar ne söylediğinizi unutabilir, ne yaptığınızı da unutabilir; ama onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.”…
Belki de bu yüzden yıllar geçse bile bazı sesleri özleriz. Bazı kahkahaları hatırlarız. Bazı sohbetlerin ardından içimiz hafifler, dünyaya yeniden güvenmeye başlarız. Çünkü insan, sadece ekmekle değil, güzel bir sözle de yaşar. Ve yaş aldıkça anlıyoruz ki; hayatın gerçek zenginliği, bizi tüketmeyen insanlardır.
Göğüs kafesimizde çiçekler açtıran insanlar…
Yanlarında kendimizi ispat etmek zorunda kalmadığımız, sessizliğin bile anlam taşıdığı, varlıklarıyla içimize bahar getiren insanlar…
Hayatın en büyük lüksü belki de budur.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza gelir ve zaman geçer.
Bazıları ise gelir… ve içimizde mevsimler değişir.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın