Bazı çocukluk anıları vardır; aradan onlarca yıl geçse bile insanın zihninden silinmez. O yaşta ne olduğunu tam olarak anlayamazsınız ama bir şeylerin yanlış olduğunu hissedersiniz. Çocuk aklıyla anlamlandıramadığınız görüntüler, sesler ve olaylar yıllar sonra yetişkin olduğunuzda başka bir anlam kazanır.
Ben ilkokula gidiyordum.
Bizim alt katımızda bir kahve vardı. Kahvenin önüne her gün bir dolmuş gelir, fabrikaya işçi taşırdı. Dolmuşun şoförü çok yaşlı bir adamdı. Kahvecinin de iki küçük kızı vardı. Kızlar her gün kahvenin önüne gelirlerdi.
Biz ikinci katta oturduğumuz için pencereden baktığımızda dolmuşun içini görebiliyorduk.
Ve o yaşlı adam, kahvecinin büyük kızını kucağına alıp ona cinsel tacizde bulunuyordu.
Biz çocuktuk.
Ne olduğunu yetişkinler gibi bilmiyorduk. Böyle bir durumda ne yapılacağını bilmiyorduk. Bir çocuğun sahip olması gereken bilgiye, güce ve otoriteye sahip değildik.
Ama bunun yanlış olduğunu hissediyorduk.
Bu nedenle alt katımızda mimarlık ofisi bulunan, aynı zamanda benim ilkokul öğretmenimin eşi olan yetişkine durumu anlattık. O da olaya müdahale etti ve o adamın oraya bir daha gelmesini engelledi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bu olayın kendisinden bile daha büyük bir soruyla karşı karşıya kalıyorum:
Bir çocuk kendisine yapılan kötülüğü neden çoğu zaman anlatamaz?
Ve daha da önemlisi: Neden çocukların sessizliğini anlamakta bu kadar zorlanıyoruz?
Çünkü çocukların sessizliği çoğu zaman bir tercih değildir.
Bazen korkudur.
Bazen çaresizliktir.
Bazen utanmadır.
Bazen tehdittir.
Bazen yaşanan şeyi anlayamamak, bazen de kendisini koruması gereken yetişkini kaybetme korkusudur.
Ve bazen sessizlik, çocuğun hayatta kalma biçimidir.
Çocuk neden susar?
Yetişkinler çoğu zaman çocukların davranışlarını yetişkin mantığıyla değerlendirme hatasına düşer.
“Niye bağırmadı?”
“Niye kaçmadı?”
“Niye annesine söylemedi?”
“Niye daha önce anlatmadı?”
“Niye tekrar o adamın yanına gitti?”
Bu soruların hepsi, sorumluluğu farkında olmadan çocuğun üzerine taşıyabilir.
Oysa çocuk yetişkin değildir.
Çocuk, hayatını yetişkinlerin kurduğu dünyada sürdürür. Evine, ailesine, öğretmenine, bakıcısına, kurumuna ve yetişkinlerin kararlarına bağımlıdır.
Yetişkin onun için yalnızca fiziksel olarak daha büyük bir insan değildir.
Yetişkin; Güvenliktir, otoritedir, yiyecektir, barınmadır, sevgidir, aidiyettir. Dolayısıyla çocuğun karşısındaki fail yalnızca kendisinden güçlü bir insan değildir.
Bazen çocuk, kendisini koruması gereken sistemin tamamının karşısında olduğunu hissedebilir.
Bu nedenle çocuk istismarında sessizlik çoğu zaman bir “seçim” değildir.
Bir hayatta kalma stratejisidir.
Çocuk yalnızca kendisi için korkmaz. Bir çocuk bazen kendisine yapılacaklardan çok, konuştuğu zaman olacaklardan korkar.
“Annem babam öğrenirse ne olur?”
“Bana kızarlar mı?”
“Ailem dağılır mı?”
“Adam aileme zarar verir mi?”
“Kimse bana inanmazsa?”
“Ben suçlanırsam?”
“Ya beni cezalandırırlarsa?”
Çocuk, yetişkinlerin dünyasındaki güç ilişkilerini düşündüğümüzden çok daha erken fark eder.
Kimin sözü geçiyor?
Kimden herkes korkuyor?
Kime daha çok inanılıyor?
Kim ekonomik olarak güçlü?
Kim toplumda saygın?
Kim aile içinde otorite?
Çocuk bunları görür.
Bu nedenle failin “Kimse sana inanmaz” demesine bile gerek kalmayabilir.
Çocuk zaten kime inanılacağını biliyor olabilir.
İstismar yalnızca cinsel bir davranış değildir.
Çocuk istismarını yalnızca “cinsel bir eylem” olarak tanımlamak, olayın temelindeki güç ilişkisini gözden kaçırmamıza neden olur.
İstismar aynı zamanda bir güç kullanımıdır.
Fail çocuğun bedenine erişebildiğini gösterir.
Çocuğun sınırlarını yok sayar.
“Hayır” demesinin yeterli olmadığını öğretir.
Çocuğun bedeninin kendisine ait olmadığı duygusunu yaratabilir.
Ve çocuğun zihninde çok ağır bir düşünce bırakabilir:
“Ben kendimi koruyamıyorum.”
Bazen travmanın yıllarca devam eden tarafı tam da budur.
Para, hediye ve özel ilgi neden kullanılır?
Benim çocukluk anımda yaşlı adamın çocuğa taciz ettikten sonra para verdiğini hatırlıyorum.
Bu ayrıntı son derece önemlidir.
Çünkü fail bazen çocuğu yalnızca korkutarak değil, ödüllendirerek de kontrol eder.
Para.
Hediye.
Şeker.
Oyuncak.
Özel ilgi.
“Sen benim özel çocuğumsun.”
“Kimse seni benim kadar sevmez.”
gibi sözler…
Bunlar çocuğun yaşanan şeyi anlamlandırmasını zorlaştırabilir.
Çocuk: “Bu kötü bir şeyse neden bana para verdi?”
diye düşünebilir.
Böylece fail, çocuğun zihninde istismarı normalleştirmeye çalışır.
Para veya hediye bazen yalnızca bir ödül değildir.
Sessizliği satın alma aracına dönüşebilir.
Grooming: İstismarın bazen yavaş yavaş kurulması…
Failler her zaman bir anda saldırgan davranmaz.
Bazıları önce çocuğun güvenini kazanır.
Çocuğa özel ilgi gösterir.
Onu diğerlerinden ayırır.
Hediyeler veya para verir.
Onun sırlarını paylaşır.
Çocuğa “Sen diğer çocuklardan farklısın” duygusu verir.
Sonra fiziksel sınırları yavaş yavaş değiştirmeye başlar.
Çocuğun rahatsız olduğu davranışları normalleştirir.
Bu sürece grooming, yani çocuğu cinsel istismara hazırlayan ve manipüle eden davranış örüntüsü denir.
Amaç yalnızca çocuğun güvenini kazanmak değildir.
Amaç aynı zamanda çocuğun kendi sınırlarından şüphe etmesini sağlamaktır.
Çocuk bir süre sonra:
“Acaba sorun bende mi?” diye düşünmeye başlayabilir.
Küçük kız kardeşin dolmuşa gelmesi… Benim çocukluk anımın en sarsıcı taraflarından biri de küçük kız kardeşin bir gün ablasıyla birlikte dolmuşa gelmesiydi.
Adamın ona ne söylediğini bilmiyorum.
Bunu kesin olarak bilmem de mümkün değil.
Ancak çocukların yetişkin davranışlarını nasıl anlamlandırdığını düşündüğümüzde bu olay bize çok şey anlatıyor. Çocuklar tehlikeyi her zaman yetişkinler gibi tanımlayamaz.
Bazen bir davranışın kötü olduğunu ancak kendi sınırları ihlal edildiğinde anlayabilirler.
Küçük kızın dolmuşun içinde korkup bağırmaya başlaması, belki de o anda tehlikeyi ilk kez bütün ağırlığıyla hissetmesiydi.
Burada unutulmaması gereken şey çok açık:
Çocuk tehlikeyi önceden fark etmek zorunda değildir.
Çocuğu korumak yetişkinin sorumluluğudur.
Aile içindeki istismar: En güvenli yerin güvensiz hale gelmesi. İstismarın en ağır biçimlerinden biri aile içinde yaşanan istismardır.
Baba.
Üvey baba.
Abi.
Amca.
Dayı.
Dede.
Kuzen.
Aile dostu.
Çocuğun güvendiği başka bir yetişkin…
Bunların hepsi çocuk açısından “yabancı” değildir.
Tam tersine, çocuğun güvenmek üzere yetiştirildiği insanlardır.
Bu nedenle aile içindeki istismar çocuğun zihninde çok ağır bir çelişki yaratabilir:
“Beni koruması gereken insan bana zarar veriyor.”
Çocuk bir yandan failinden korkarken diğer yandan ona bağlı olabilir.
Onu sevebilir.
Onun sevgisini kaybetmekten korkabilir.
Hatta dışarıdan bakıldığında anlaşılması güç biçimde onu savunabilir.
Bu, çocuğun yaşananları onayladığı anlamına gelmez.
Çocuk bazen hayatta kalabilmek için güvenmek zorunda olduğu insanla yaşadığı korkuyu aynı anda taşımaya çalışır.
Aile neden bazen gerçeği reddeder?
Bir çocuğun “Bana bunu yaptı” demesi, bir aile için yalnızca bir suç iddiası değildir.
Bütün aile düzenini sarsabilir.
Bir anne, eşinin çocuğunu istismar ettiğini kabul ederse evliliğiyle yüzleşmek zorunda kalabilir.
Bir kardeş, kendi kardeşinin fail olduğunu kabul ederse aile ilişkisi parçalanabilir.
Saygın bir akrabanın fail olduğunu kabul etmek, yıllardır inanılan aile imajını yıkabilir.
Bu nedenle bazı insanlar gerçeği kabul etmek yerine küçültmeye çalışabilir:
“Yanlış anlamıştır.”
“Öyle bir şey yapmaz.”
“Çocuk abartıyor.”
“Bizim ailemizden böyle biri çıkmaz.”
“Aralarında başka bir şey olmuştur.”
Bu cümleler çocuğa ikinci bir yara açabilir.
Çünkü çocuk artık yalnızca istismar edilmemiştir.
Aynı zamanda görülmemiş, duyulmamış ve inanılmamıştır.
Çocuk yurtlarında istismar…
Çocukların devlet korumasında veya yatılı bakım kurumlarında yaşadığı istismarlar, güç ilişkisinin başka bir boyutunu gösterir.
Bu çocukların bir kısmı zaten aile kaybı, ihmal, şiddet, yoksulluk veya başka travmalar yaşamış olabilir.
Onların en temel ihtiyacı güvenliktir.
Ancak bir kurum çalışanı çocuğun: Yemeğinden, bakımından, uyku düzeninden, dışarı çıkmasından, ailesiyle görüşmesinden, ödüllendirilmesinden, cezalandırılmasından sorumlu olduğunda çok güçlü bir bağımlılık ilişkisi oluşur.
İstismarcı bu gücü kötüye kullandığında çocuk yalnızca failden korkmaz.
Kurumdan da korkabilir.
“Kim bana inanacak?”
“Beni başka yere gönderirler mi?”
“Burada bana daha kötü davranırlar mı?”
“Benim başka kimsem yok.”
Bu nedenle kurum içindeki istismar özellikle ağır olabilir.
Çünkü bazen çocuğun kaçabileceği ikinci bir güvenli alan yoktur.
Çocukların dışarıdaki yetişkinlere cinsel olarak sunulması da ayrı bir yaradır. Daha da ağır bir durum, çocukların başka yetişkinlere cinsel amaçlarla sunulması veya para, hediye, barınma, yiyecek ya da başka çıkarlar karşılığında cinsel sömürüye maruz bırakılmasıdır. Burada artık yalnızca bireysel bir failden söz etmiyoruz. Çocuğun bedeni bir çıkar aracına dönüştürülüyor demektir.
Bir yetişkin çocuğu başka bir yetişkine sunabilir.
Başka biri bundan ekonomik veya sosyal çıkar sağlayabilir. Çocuğun korkusu ve çaresizliği sömürünün parçası haline gelir.
Bu noktada çocuk bir insan olarak değil, kullanılabilir bir nesne gibi görülmeye başlanır.
Bu, çocuk istismarının en ağır biçimlerinden biridir.
Kapalı kurumlar neden özel risk taşır?
Yatılı okullar, yurtlar, bakım kurumları, dini eğitim kurumları veya başka kapalı yapılar kendi başlarına istismar üreten yerler değildir.
Ancak çocukların yetişkinlere bağımlı olduğu her kapalı sistemde güçlü denetim mekanizmaları gerekir.
Çünkü kapalı kurumlarda: Kimin çocukla yalnız kalacağı, çocukların kime şikayet edebileceği, şikayetin kime ulaşacağı, kurumun kendi çalışanını nasıl soruşturacağı, aileyle iletişimin nasıl sürdürüleceği son derece önemlidir.
İyi sistem yalnızca iyi insanlara güvenmez.
Denetim oluşturur.
Bağımsız şikayet mekanizmaları kurar.
Çocuğun sözünü merkeze alır.
Yatılı Kur’an kursları ve dini eğitim kurumları… Bu noktada özellikle dikkatli olmak gerekir.
Çocuk istismarını herhangi bir dine, inanca veya dini eğitim kurumlarının tamamına mal etmek doğru değildir. İstismar farklı dinlerde, farklı kültürlerde, seküler kurumlarda, ailelerde ve toplumların her kesiminde ortaya çıkabilir.
Ancak çocukların yatılı olarak kaldığı dini eğitim kurumları da diğer tüm yatılı kurumlar gibi çocuk koruma standartlarına ve bağımsız denetime ihtiyaç duyar. Çünkü burada öğretici yalnızca öğretmen değildir. Çocuk açısından aynı zamanda ahlaki ve manevi otorite olabilir. Bu otorite kötüye kullanıldığında çocuk yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik ve manevi olarak da manipüle edilebilir.
Çocuğa:
“Öğretmene itaat et.”
“Bu konuda konuşma.”
“Bunu anlatmak günah.”
gibi mesajların verilmesi, eğer kötüye kullanılırsa istismarcının elinde güçlü bir silaha dönüşebilir.
Bu nedenle herhangi bir dini kurumda da temel ilke değişmez: Çocuğun güvenliği, kurumun veya yetişkinin otoritesinden daha önemlidir.
Saygınlık, makam ve otorite…
Çocuk istismarının neden yıllarca gizlenebildiğini anlamak için toplumdaki statü ilişkilerine de bakmak gerekir.
Benim çocukluk anımda aynı apartmanda yaşayan bir aileye gelen misafir, emekli kaymakam olan bir adamın, o evde çocuklara bakan 15-16 yaşındaki kız çocuğuna tacizde bulunduğunu sonradan öğrendik.
Kız bunu annesine anlatmıştı.
Apartmandaki kavga seslerinden olayın ortaya çıktığını anlamıştık. Bu olay, toplumda “saygınlık” ile gerçek karakter arasındaki farkı çok açık biçimde gösteriyor.
Bir insanın makamı, eğitimi, yaşı, ekonomik gücü veya toplumdaki itibarı onun ahlaki olarak güvenilir olduğunu garanti etmez. Ama çocukların gözünde bu statüler büyük bir güç yaratabilir.
Çocuk:
“Ben kimim ki bana inanacaklar?” diye düşünebilir.
İşte failin en büyük avantajlarından biri bazen çocuğun bedeninden önce sesini susturabilmesidir.
Toplumsal sessizlik ve “el alem ne der?” düşüncesi…
Antropolojik açıdan bakıldığında aile ve mahalle yalnızca insanların birlikte yaşadığı yerler değildir.
Aynı zamanda itibarın, aidiyetin ve sosyal kontrolün üretildiği alanlardır.
“El alem ne der?”
“Kızın adı çıkar.”
“Aile rezil olur.”
“Bu olay duyulursa ne olacak?”
“Adamın itibarı var.”
“Bizim ailede böyle şey olmaz.”
Böyle cümleler çocuğun güvenliğinden daha önemli hale geldiğinde toplum tersine dönmüş olur.
Çocuğun korunması gereken yerde ailenin itibarı korunmaya başlanır.
Oysa utanç çocuğa değil, suçu işleyene ait olmalıdır.
“Bizim başımıza gelmedi” demek, olmadığı anlamına gelmez…
Çocuk istismarı çoğu zaman gizli gerçekleşir.
Evde olabilir.
Kurumda olabilir.
Yatılı ortamda olabilir.
Aile toplantısında olabilir.
Bir yetişkinin odasında olabilir.
Çocuk yıllarca konuşmayabilir.
Bu nedenle: “Biz hiç duymadık.” demek,
“Hiç olmadı.” anlamına gelmez.
Bazen duymamış olmamızın nedeni olayın yaşanmaması değil, çocuğun konuşabilecek kadar güvende hissetmemesidir.
Travma karşısında çocuk neden donabilir?
Çocuk istismarı hakkında en yanlış inanışlardan biri şudur:
“İstemiyorsa karşı koyardı.”…
Oysa tehdit karşısında insan yalnızca savaşmaz veya kaçmaz.
Bazen donar.
Hareket edemez.
Konuşamaz.
Bağırmayı düşünemez.
Olayın gerçekliğini zihninde ayıramayabilir.
Bu nedenle bir çocuğun sessiz kalması veya fiziksel olarak karşı koymaması rıza anlamına gelmez.
Çocuk özellikle böyle bir durumda kendisini korumakla yükümlü değildir.
Yetişkin korumakla yükümlüdür.
Travmanın yıllar sonra ortaya çıkması…
Çocukken yaşanan olayın anlamı zamanla değişebilir.
Çocukken: “Bu adam beni rahatsız ediyor.” denebilir.
Ergenlikte: “Demek ki bana yapılan şey cinsel istismarmış.” fark edilebilir.
Yetişkinlikte ise: “Ben çocuktum. Bunu durdurmak benim görevim değildi.” anlayışı oluşabilir.
Bu yüzden bazı insanlar yaşadıkları istismarı yıllar sonra anlatır.
Geç anlatmak, yaşanmamış olmak değildir.
Sessizlik, unutmak değildir.
Bazen sessizlik, travmanın insanın içinde yaşamaya devam etmesidir.
Çocuk kendisini suçlayabilir.
Çocukların kendilerini suçlaması travmanın en acı taraflarından biridir.
“Ben oraya gitmeseydim.”
“Ben onun yanına oturmasaydım.”
“Ben daha erken söyleseydim.”
“Ben karşı koysaydım.”
Oysa sorumluluk hiçbir zaman çocukta değildir.
Bir çocuğun davranışı, kıyafeti, merakı, sevgisi, güvenmesi veya sessizliği hiçbir yetişkine onu istismar etme hakkı vermez.
Çocuk hiçbir zaman failin davranışından sorumlu değildir.
İstismar nasıl nesilden nesile aktarılır?
Bir ailede bir çocuk istismara uğrar ve kimse konuşmaz.
Çocuk büyür.
Travmasını kendi içinde taşır.
Beden sınırlarını, güveni, cinselliği ve şiddeti konuşmadan çocuk yetiştirir.
Sonraki kuşak da sessizliği öğrenir.
Böylece travma yalnızca yaşanan olayla değil, konuşulmayan olaylarla da aktarılır.
Bu yüzden çocuk istismarını önlemek geçmişi konuşmayı da gerektirir.
“Benim çocukluk hikayemin en önemli tarafı nedir?” diye düşündüğümde şunu görüyorum.
Biz çocuktuk. Ne olduğunu tam olarak bilmiyorduk.
Ama bir şeyin yanlış olduğunu anlamıştım.
Ve güvendiğimiz bir yetişkine söylemiştik.
O yetişkin de bizi ciddiye aldı.
Müdahale etti.
Tacizci adamın oraya gelmesini engelledi.
Bu çok önemli.
Çünkü çocukların her şeyi kendi başlarına çözmesi beklenemez.
Çocukların ihtiyacı olan şey bazen yalnızca güvenebilecekleri bir yetişkindir.
“Sana inanıyorum.”
“Bu senin suçun değil.”
“Bunu yapan yetişkin yanlış yaptı.”
“Seni koruyacağım.”
Bu cümleler bir çocuğun hayatında tahmin edilenden çok daha büyük bir fark yaratabilir.
Belki de soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
Çocuk istismarını konuşurken yıllardır aynı soruları soruyoruz:
“Çocuk neden söylemedi?”
“Niye kaçmadı?”
“Niye karşı koymadı?”
“Niye ailesine anlatmadı?”
Belki de artık soruyu değiştirmeliyiz.
“Çocuk neden konuşmadı?” yerine “Çocuğun konuşmasını neden güvenli hale getiremedik?”
Çünkü çocuk sessiz olduğunda çoğu zaman elinde güç yoktur.
Failin gücü vardır.
Yaşın gücü vardır.
Statünün gücü vardır.
Ekonomik gücün gücü vardır.
Aile baskısı vardır.
Kurumun otoritesi vardır.
Tehdit vardır.
Utanç vardır.
Ve bazen bütün bunların karşısında yalnızca küçük bir çocuk vardır.
Çocukları gerçekten korumak mümkün müdür?
Çocuklara yalnızca “yabancılardan uzak dur” demek yeterli değildir.
Çünkü istismarcı her zaman yabancı değildir.
Çocuklara şunları öğretmek gerekir:
Bedenin sana aittir.
Seni rahatsız eden bir dokunuşa hayır diyebilirsin.
Bir yetişkin senden bir sır saklamanı isterse bunu güvendiğin başka bir yetişkine anlatabilirsin.
Sana para veya hediye verilmesi, herhangi bir şeyi kabul etmek zorunda olduğun anlamına gelmez.
Seni korkutan bir şey olduğunda, ne olduğunu tam anlatamasan bile yardım isteyebilirsin.
Ve çocukların hayatındaki en önemli cümlelerden biri belki de şudur: “Sana inanıyorum.”…
Çocuğun sessizliği suç ortaklığı değildir.
Çocuk istismarını yalnızca “kötü bir insanın yaptığı kötü bir davranış” olarak görmek kolaydır.
Bir faili buluruz.
Onu suçlarız.
Cezalandırılmasını isteriz.
Ve konunun kapandığını düşünürüz.
Ama mesele bundan çok daha büyüktür.
Çünkü istismarın gerçekleşmesi için bazen yalnızca bir fail yeterlidir.
Fakat yıllarca gizli kalabilmesi için korku, sessizlik, güç eşitsizliği, utanç, aile baskısı, kurum kültürü, ekonomik bağımlılık ve denetimsizlik gibi başka mekanizmalar da gerekir.
Bu nedenle mücadele yalnızca faile karşı değildir.
Sessizliğe karşıdır.
Çocuğun sözünü küçümsemeye karşıdır.
“Bizim ailemizden çıkmaz” düşüncesine karşıdır.
“Bu insan çok saygın” düşüncesine karşıdır.
Kurumun itibarını çocuğun güvenliğinin önüne koymaya karşıdır.
Çocuğun sözünü yetişkinin sözünden daha değersiz görmeye karşıdır.
Ve en önemlisi, çocuğun bedenini yetişkinlerin üzerinde hak sahibi olabileceği bir alan gibi görmeye karşıdır.
Bir toplumun çocuklarına gerçekten ne kadar değer verdiğini anlamanın en önemli yollarından biri, çocukların en savunmasız oldukları anda ne yaptığına bakmaktır.
Çocuk konuştuğunda onu dinliyor muyuz?
Korktuğunda ona inanıyor muyuz?
Bir yetişkin hakkında şüphe dile getirdiğinde onu susturuyor muyuz?
Kurumun itibarını mı, çocuğun güvenliğini mi koruyoruz?
Ailenin dağılmasından mı korkuyoruz, çocuğun hayatının dağılmasından mı?
Çünkü sonunda mesele çok basittir:
Bir çocuğun hayatını korumak için bazen bir ailenin, bir kurumun, bir mahallenin veya bir toplumun rahatını bozmak gerekir.
Ve çocukların güvenliği, yetişkinlerin rahatından daha değerlidir.
Belki de yıllar sonra çocukluk anılarımıza baktığımızda kendimize sormamız gereken en doğru soru şudur:
“Neden o çocuk sustu?” değil; “Biz yetişkinler, çocukların konuşabilecek kadar güvende olduğu bir dünyayı neden kuramadık?”…
Çünkü bir çocuk konuştuğunda yapılması gereken ilk şey onun sözünü sorgulamak değil, onu korumaktır.
Ve bazen bir çocuğun hayatını değiştiren şey, büyük bir kurum veya büyük bir yasa değildir.
Bazen yalnızca bir yetişkinin, çocuğun karşısına geçip:
“Sana inanıyorum.” demesidir…
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın