“Üniversite havası insanı özgür kılar.”
— Alman Atasözü
Bir genç üniversitenin kapısından ilk kez içeri girdiğinde, aslında yalnızca yeni bir okula başlamaz.
Hayatının belki de en önemli yolculuklarından birine çıkar: Kendine doğru olan yolculuğa.
O güne kadar hayatının büyük bir kısmı başkaları tarafından şekillendirilmiştir. Ailesi, öğretmenleri, yaşadığı çevre, doğduğu şehir, içinde büyüdüğü kültür… Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çoğu zaman başkalarından öğrenmiştir. Ne zaman okula gideceği, hangi dersleri alacağı, ne zaman eve döneceği, hatta bazen kimlerle arkadaşlık edeceği bile belli sınırlar içerisindedir.
Üniversiteyle birlikte bu sınırlar yavaş yavaş genişlemeye başlar.
Ve genç insan belki de hayatında ilk kez şu soruyla gerçekten karşı karşıya kalır: “Ben kimim ve nasıl bir insan olmak istiyorum?”…
Bence üniversitenin insana verdiği en büyük eğitim tam da burada başlar. Çünkü üniversite yalnızca bir öğrenim kurumu değildir.
Elbette dersler vardır.
Kitaplar okunur, sınavlara girilir, laboratuvarlarda çalışılır, araştırmalar yapılır. Bir mühendis mühendisliğin, bir doktor tıbbın, bir hukukçu hukukun, bir bilim insanı araştırmanın temellerini burada öğrenir.
Bunların hepsi ileride yapılacak mesleğin altyapısını oluşturur.
Ama üniversitenin bir gence öğrettiklerinin belki de yarısı ders programında hiç yazmaz.
Üniversitede insan yalnızca ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğrenir.
Bir profesörün söylediği her şeyin mutlak doğru olmayabileceğini fark eder.
Bir kitabın karşısına başka bir kitap çıkar.
Bir düşüncenin karşısına başka bir düşünce…
Kendi doğrularının karşısına ise hayatında hiç karşılaşmadığı insanların doğruları çıkar.
Başka ülkelerden, başka kültürlerden, başka ekonomik koşullardan, başka ailelerden gelen insanlarla aynı masaya oturur.
Kendisinden tamamen farklı düşünen biriyle arkadaş olabilir. Ve bir gün fark eder ki dünya, çocukluğundan beri kendisine anlatılan dünyadan çok daha büyükmüş.
İşte bence özgürleşme burada başlar.
Özgürlük yalnızca istediğin yere gidebilmek değildir.
Özgürlük, kendi fikrini oluşturabilmektir.
Bir düşünceyi sırf ailen öyle düşündüğü için kabul etmemek; aynı zamanda sırf ailene karşı çıkmak için de reddetmemektir.
Okumak…
Dinlemek…
Sorgulamak…
Karşılaştırmak…
Ve sonunda: “Ben böyle düşünüyorum, çünkü…”
diyebilecek düşünsel olgunluğa ulaşmaktır.
Üniversite insana başka bir şey daha öğretir:
Kendi hayatının sorumluluğunu almak.
Özellikle ailesinden ayrılarak üniversiteye giden bir genç için hayat birden değişir.
Sabah onu uyandıran olmayabilir.
Yemeğini kendisi düşünmek, parasını kendisi yönetmek, zamanını kendisi planlamak zorundadır.
Bir sınava çalışmazsa öğretmeni annesini aramaz.
Bir hata yaptığında çoğu zaman sonucunu kendisi yaşar.
Başlangıçta bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Oysa insanın karakterini oluşturan büyük değişimler çoğu zaman böyle küçük sorumluluklarla başlar.
Çünkü özgürlüğün çok önemli bir gerçeğini öğrenir:
Özgürlük, sorumluluk olmadan anlamlı değildir.
Kendi kararlarını verebilmek güzeldir.
Ama verdiğin kararların sonuçlarını üstlenebilmek, yetişkin olmanın başlangıcıdır.
Üniversite yıllarında insan bazen başarısızlığı da ilk kez gerçekten tanır. Lisede sınıfının en başarılı öğrencisi olan biri, üniversitede kendisi kadar başarılı yüzlerce insanın arasında bulabilir kendisini.
İlk kez beklediğinden düşük bir not alabilir.
Başvurduğu bir programa kabul edilmeyebilir.
Bir seçimi kaybedebilir.
Bir arkadaşlığın bittiğini görebilir.
Kalbi kırılabilir.
Yanlış kararlar verebilir.
Ve bütün bunların sonunda çok önemli bir şey öğrenir:
Hayat her zaman istediğimiz gibi gitmez; ama insan yeniden başlayabilir.
Belki üniversitenin verdiği en kıymetli eğitimlerden biri de budur. Çünkü gerçek hayat yalnızca başarılarla kurulmaz.
Hayal kırıklıkları, yanlış seçimler, yeniden denemeler ve insanın düştüğü yerden kendi gücüyle kalkmayı öğrenmesi de eğitimin bir parçasıdır.
Üniversite kampüslerini bu yüzden severim.
Bir ağacın altında kitap okuyan gençleri…
Kütüphaneden gece geç saatte çıkan öğrencileri…
Bir kafede saatlerce tartışan arkadaşları…
Kulüpleri, konferansları, laboratuvarları, öğrenci gazetelerini, müziği, sanatı, sporu…
Bütün bunların içinde görünmeyen bir hareket vardır.
Genç zihinler değişiyordur.
Bir öğrenci sınıfta aldığı bir dersle hayatı boyunca savunacağı bir düşünceyle tanışır.
Bir başkası laboratuvarda ilk kez araştırmanın heyecanını hisseder.
Bir diğeri gönüllü olduğu bir projede hayatının geri kalanında önem vereceği bir toplumsal meseleyi keşfeder.
Bazen bir profesörün tek bir cümlesi insanın hayatının yönünü değiştirir.
Bazen bir arkadaşlık dünyaya bakışını değiştirir.
Bazen de insan, ne olmak istemediğini öğrenerek ne olmak istediğini bulur.
Bunların hiçbirinin karşısında transkriptte bir not yazmaz.
Ama hepsi eğitimin bir parçasıdır. Bu nedenle öğrenim görmekle eğitim almak arasında önemli bir fark olduğuna inanıyorum.
Öğrenim insana bir meslek kazandırabilir.
Eğitim ise o mesleği nasıl bir insan olarak yapacağını belirler.
Üniversite size hukuk öğretebilir; fakat adalet duygunuzun nasıl gelişeceği yalnızca hukuk kitaplarına bağlı değildir.
Tıp öğretebilir; ama iyi bir doktor olmanın içinde bilim kadar insanı anlayabilmek de vardır.
Mühendislik öğretebilir; fakat yaptığınız şeylerin toplum üzerindeki sonuçlarını düşünmek başka bir eğitimdir.
Ekonomi öğretebilir; ama insan hayatını yalnızca rakamlardan ibaret görmemeyi öğrenmek gerekir.
İşte üniversitenin gerçek gücü, meslek bilgisinin ötesinde burada ortaya çıkar.
İyi bir üniversite yalnızca başarılı profesyoneller değil; düşünebilen insanlar yetiştirmelidir.
Ve yıllar geçer…
Mezuniyet günü gelir.
İlk gün kampüsün kapısından biraz heyecanlı, biraz ürkek giren genç artık aynı insan değildir.
Belki bunu kendisi bile hemen fark etmez.
Ama değişmiştir.
Daha fazla soru soruyordur.
İnsanları daha az kalıplara koyuyordur.
Kendi kararlarını daha rahat verebiliyordur.
Başarısızlıktan eskisi kadar korkmuyordur.
Dünyanın ne kadar büyük, bildiklerinin ise ne kadar sınırlı olduğunu anlamıştır.
OVe belki de eğitimin insana kazandırabileceği en büyük erdemlerden birine ulaşmıştır:
Bilmediğini bilmeye.
Diplomasını eline aldığında üniversiteden yanında yalnızca bir meslek götürmez.
Dostluklar götürür.
Anılar götürür.
Hatalar götürür.
Sorular götürür.
Kendi başına aldığı ilk kararları, kaybettiği ilk mücadeleleri, kazandığı ilk büyük başarıları götürür.
Ve en önemlisi, dört yıl önceki kendisinden daha farklı bir “ben” götürür.
Belki de bu yüzden o eski Alman sözü bu kadar anlamlıdır:
“Üniversite havası insanı özgür kılar.”…
Çünkü üniversitenin özgürleştirdiği şey insanın bedeni değil, zihnidir.
İnsana ne düşüneceğini söylemek yerine düşünmeyi öğrettiği ölçüde…
Farklı insanlarla karşılaştırdığı ölçüde…
Merak etmeye, sorgulamaya, araştırmaya cesaretlendirdiği ölçüde…
Yanılmasına ve yeniden denemesine izin verdiği ölçüde…
Üniversite gerçek anlamıyla üniversite olur.
Sonunda insan belki bir doktor, hukukçu, mühendis, akademisyen ya da başka bir mesleğin sahibi olur.
Ama bundan daha önemlisi vardır:
Kendi aklıyla düşünebilen, kendi kararlarının sorumluluğunu taşıyabilen ve dünyaya yalnızca kendisine öğretilen pencereden bakmayan bir insan olmak.
Çünkü üniversitenin en güzel diploması duvara asılan değildir. İnsanın zihninde taşıdığıdır.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın