Birçoğumuz öyle bir noktaya geldik ki; yıllarca mücadelesini verdiğimiz bazı değerlerin gözümüzün önünde yavaş yavaş aşındığını görüyoruz.
Hak, hukuk, adalet, eğitim, kültür, liyakat, ahlak, vicdan…
Bir zamanlar toplumları ileriye taşıyacağına inandığımız bu kavramların yerini giderek daha fazla çıkar, gösteriş, tüketim, haz ve görünür olma arzusu almaya başladı.
Daha da düşündürücü olanı ise şu: Haklarını savunduğumuz insanların bir kısmı, zaman içerisinde kendi haklarını ve geleceklerini; kendilerinden daha az bilgili ama daha kurnaz, daha yüksek sesli ve daha manipülatif insanların ellerine teslim ettiler.
Bilginin yerini kanaat, liyakatin yerini bağlantı, emeğin yerini kolay yoldan kazanma arzusu almaya başladı.
Artık çoğu zaman ne söylediğinizden çok ne kadar yüksek sesle söylediğiniz, ne bildiğinizden çok kendinizi nasıl pazarladığınız önemseniyor.
Bilmek ile biliyormuş gibi görünmek arasındaki çizgi giderek silikleşiyor.
Hayatın başka bir alanında ise insan bedeni hiç olmadığı kadar büyük bir tüketim nesnesine dönüştü.
Yemek ve cinsellik, insan hayatının doğal parçaları olmaktan çıkarılıp neredeyse yaşamın merkezine yerleştirildi.
Ne yediğimiz…
Nerede yediğimiz…
Kiminle olduğumuz…
Nasıl göründüğümüz…
Kaç yaşında göründüğümüz…
Bedenimizin hangi ölçülere sahip olduğu…
Bütün bunlar insanın kim olduğunun önüne geçmeye başladı.
Özellikle kadınlara yıllarca “kendiniz olun” denildi.
Fakat bugün aynı kadına bir taraftan kendisi olması söylenirken diğer taraftan nasıl görünmesi gerektiği en ince ayrıntısına kadar tarif ediliyor.
Dudakların şöyle olmalı.
Burnun böyle olmalı.
Kaşların şu şekilde kalkmalı.
Belin ince, göğsün dolgun, yüzün pürüzsüz olmalı.
Yaş almalısın ama yaşlandığın belli olmamalı.
Sonra bütün bunlara rağmen sana hala: “Kendin ol.”
deniliyor.
Ne büyük çelişki…
Elbette estetik cerrahiye karşı olmak başka bir şeydir, insanın kendi bedeniyle ilgili özgürce karar vermesi başka.
Bir insan kendisini daha iyi hissetmek için bedeninde bir değişiklik yapmak isteyebilir. Buna kimsenin söyleyecek sözü olmamalıdır.
Sorun, bunun bireysel bir tercih olmaktan çıkıp toplumsal bir zorunluluk duygusuna dönüşmesidir.
Çünkü bugün artık yalnızca estetik yaptıranlar değil, yaptırmayanlar da sorgulanıyor.
Yaşının izlerini yüzünde taşıyan bir kadın “bakımsız” bulunabiliyor.
Saçını boyamayan…
Kırışıklığını saklamayan…
Dudaklarını büyütmeyen…
Yüzünü gerdirmeyen…
Bedenini sosyal medyanın belirlediği ölçülere sokmaya çalışmayan kadın bile bazen kendi hemcinsleri tarafından eleştiriliyor.
Oysa yüz dediğimiz şey yalnızca deri, kas ve kemikten ibaret değildir.
İnsanın yüzünde hayatı vardır.
Gülüşleri vardır.
Acıları vardır.
Kaybettikleri vardır.
Sevdikleri vardır.
Uykusuz kaldığı geceler, kahkahalarla geçen sofralar, büyüttüğü çocuklar, uğurladığı insanlar vardır.
Belki de bu yüzden yüzlerimiz birbirine benzememelidir.
Çünkü hayatlarımız birbirine benzemiyor
Fakat bugün bazen sokakta, televizyonlarda ve sosyal medyada birbirinin neredeyse kopyası yüzlerle karşılaşıyoruz.
İnsan farklı olmaktan korkuyor.
Oysa bir zamanlar güzellik biraz da farklı olmaktı.
Teknoloji ilerledi.
İletişim araçları çoğaldı.
Dünyanın öbür ucundaki bir insana saniyeler içerisinde ulaşabilir hale geldik.
Ama garip bir şekilde birbirimize ulaşmak kolaylaştıkça birbirimizi anlamak zorlaştı.
Binlerce takipçisi olan insanlar derin bir yalnızlık yaşayabiliyor.
Aynı masada oturan dört kişi birbirinin yüzüne değil telefonuna bakıyor.
Çocuklarımızla aynı evdeyiz ama bazen onların dünyasına kilometrelerce uzağız.
Dostlarımızın hayatlarında neler olduğunu konuşarak değil, sosyal medya paylaşımlarından öğreniyoruz.
Doğum günlerini telefonlarımız hatırlatıyor.
Tatilimizi yaşamak yerine fotoğraflıyoruz.
Yemeğimizi tatmadan önce görüntülüyoruz.
Bir manzaraya bakmadan önce kamerayı açıyoruz.
Bir anı yaşamak yerine onu başkalarına göstermeye çalışıyoruz.
Ve zamanla insan kendisine şu soruyu sormayı unutuyor: Ben gerçekten mutlu muyum, yoksa mutlu görünüyor muyum?
Konuşmalarımız da değişti.
Bir zamanlar uzun sofralarda aile konuşulurdu.
Çocuklar konuşulurdu.
Kitaplar, filmler, memleket meseleleri, siyaset, tarih, edebiyat, felsefe konuşulurdu.
İnsanlar aynı fikirde olmak zorunda değildi.
Tartışırlardı.
Bazen kızarlardı.
Ama düşünürlerdi.
Bugün ise giderek daha fazla ne satın aldığımızı, nerede yemek yediğimizi, kimin ne yaptırdığını, kimin kiminle olduğunu, hangi estetik işlemin moda olduğunu, hangi ünlünün ne giydiğini konuşuyoruz.
Elbette bunların konuşulmasında yanlış bir şey yok.
Hayat yalnızca ağır meselelerden ibaret değildir.
İnsan eğlenmeli, yemeli, gezmeli, güzel görünmek istemeli.
Sorun bunların hayatın tamamına dönüşmesiyle başlıyor.
Çünkü insan yalnızca tüketen, yiyen, gezen, bedenini sergileyen ve eğlenen bir canlı değildir.
İnsan aynı zamanda düşünen, sorgulayan, üreten, merak eden, seven, acıyan ve anlam arayan bir varlıktır.
Bu tarafımızı kaybettiğimizde elimizde çok şey kalabilir.
Ama kendimizden çok şey eksilir.
Dostluk kavramı da bundan nasibini aldı.
Eskiden dostluk biraz emekti.
Birinin kötü gününde kapısını çalmaktı.
Telefon açmaktı.
Dinlemekti.
Bazen hiçbir şey söylemeden yanında oturmaktı.
Aile olmak yalnızca aynı soyadını taşımak değildi.
Birbirinin yükünü taşıyabilmekti.
Arkadaşlık ise yalnızca birlikte eğlenmek değil, gerektiğinde birbirine doğruyu söyleyebilmekti.
Bugün ilişkilerimizin bir bölümü giderek daha fazla fayda üzerinden kuruluyor.
“Bu insan bana ne katabilir?”
“Bana ne sağlayabilir?”
“Kimleri tanıyor?”
“Benim işime yarar mı?”
İnsanlar birbirlerini tanımaktan önce birbirlerinin sosyal ve ekonomik değerlerini ölçmeye başlıyor.
Ve çıkar bittiğinde kimi ilişkiler de bitiyor.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri burada:
Çok fazla insanla bağlantımız var ama çok az insanla bağımız var.
Sosyal medya bize sürekli kalabalık olduğumuzu söylüyor.
Takipçilerimiz var.
Arkadaş listelerimiz var.
Gruplarımız var.
Mesajlarımız var.
Beğenilerimiz var.
Ama gecenin bir saatinde gerçekten konuşmaya ihtiyaç duyduğumuzda arayabileceğimiz kaç insanımız var?
Belki de insanlık tarihinin en bağlantılı dönemlerinden birinde, aynı zamanda en büyük yabancılaşmalardan birini yaşıyoruz.
Çünkü yakınlık artık fiziksel veya dijital erişilebilirlikle karıştırılıyor.
Oysa bir insanın telefonumuzda olması, hayatımızda olduğu anlamına gelmiyor.
Birinin bizi takip etmesi, bizi tanıdığı anlamına gelmiyor.
Bizi görmesi ise bizi anladığı anlamına hiç gelmiyor.
Üstelik artık yalnızca başkalarına değil, zaman zaman kendimize de yabancılaşıyoruz.
Çünkü sürekli başkalarının hayatlarına bakıyoruz.
Başkalarının evlerine…
Tatillerine…
Bedenlerine…
Evliliklerine…
Başarılarına…
Çocuklarına…
Ve hayatımızı kendi gerçekliğimizle değil, başkalarının seçerek gösterdiği birkaç saniyelik görüntülerle karşılaştırıyoruz.
Sonra kendi hayatımız bize yetersiz geliyor.
Kendi evimiz küçük…
Kendi bedenimiz kusurlu…
Kendi evliliğimiz sıradan…
Kendi tatilimiz gösterişsiz…
Kendi başarımız önemsiz geliyor.
Oysa karşılaştırdığımız şey çoğu zaman bizim hayatımızın tamamı ile başkasının vitrini.
Böyle bir karşılaştırmanın kazananı olamaz.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken bazı şeyler var.
Her güzel şeyin fotoğrafı olmak zorunda değil.
Her mutluluğun seyircisi olmak zorunda değil.
Her düşüncenin alkışlanması gerekmiyor.
Her kırışıklığın silinmesi gerekmiyor.
Her insanın bize fayda sağlaması gerekmiyor.
Her ilişkinin bir çıkarı olmak zorunda değil.
Bazı insanlar yalnızca sevilir.
Bazı dostluklar yalnızca yaşanır.
Bazı sofralar yalnızca paylaşılır.
Bazı anılar yalnızca insanın içinde kalır.
Ve bazı yüzler, üzerinde taşıdığı yıllarla güzeldir.
Belki gelişmek sandığımız kadar çok şeye sahip olmak değildir.
Belki gelişmek, teknoloji ilerlerken insanlığımızı geride bırakmamaktır.
Bilgi çoğalırken düşünme yeteneğimizi kaybetmemektir.
Güzellik anlayışı değişirken kendimizden utanmamaktır.
Dünya hızlanırken dostlarımızın yanında biraz yavaşlayabilmektir.
Herkes görünmeye çalışırken bazen sessizce var olabilmektir.
Ve herkes birbirine benzemeye çalışırken, bütün kusurlarımız, yaşanmışlıklarımız, kırışıklıklarımız, fikirlerimiz ve farklılıklarımızla: Kendimiz olarak kalabilmektir.
Belki de modern insanın en büyük kaybı teknoloji, gelenekler veya eski yaşam biçimleri değildir.
İnsanın insana olan merakını kaybetmesidir.
Birbirimizi gerçekten dinlemeyi…
Birbirimizin hikayesini merak etmeyi…
Bir sofrada saatlerce konuşmayı…
Bir dostun gözünden üzgün olduğunu anlayabilmeyi…
Bir insanı bize sağlayacağı fayda için değil, yalnızca o olduğu için sevebilmeyi kaybetmektir.
Ve bütün bunların sonunda insan şu gerçekle karşı karşıya kalıyor:
Birbirimize hiç bu kadar kolay ulaşabildiğimiz bir çağda, birbirimizden hiç bu kadar uzaklaşmamıştık.
Belki de artık ilerlemenin ne olduğunu yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir.
Çünkü medeniyet yalnızca daha gelişmiş makineler yapmak değildir.
Daha güzel binalar, daha hızlı telefonlar, daha genç görünen yüzler veya daha çok tüketmek de değildir.
Gerçek medeniyet, bütün bu ilerlemenin içinde insan kalabilmektir.
6 Eylül 2010 – 6 Eylül 2026
On altı yıl önce yazdığım satırlara bugün yeniden baktığımda, bazı şeylerin değişmediğini; yalnızca biçim değiştirerek daha da görünür hale geldiğini düşünüyorum.
O gün bir endişe olarak yazdıklarımın, bugün hayatın sıradan bir parçasına dönüşmüş olması ise belki de bu yazının en düşündürücü tarafı…
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın