Leyla Edinc
Anasayfa Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Ana sayfa | Leyla'dan | KİMSE FARK ETMEDEN KAYBOLAN İNSANLAR

Geçenlerde bir haber okudum.

Bir insan evinde ölmüş.

Günler sonra bulunmuş.

Haberi okuyup geçmek mümkün aslında. Her gün o kadar çok şey okuyoruz ki… Savaşlar, ölümler, kazalar, felaketler. Birkaç saniye üzülüp parmağımızı ekranın üzerinde kaydırıyor ve bir sonraki habere geçiyoruz.

Ama nedense bu tür haberlerde aklım hep aynı yere takılıyor.

O insanın öldüğü güne değil, ertesi güne.

Sabah oldu.

Dünya uyandı.

İnsanlar işe gitti. Kahveler yapıldı. Telefonlar çaldı. Mesajlar yazıldı. Birileri çocuklarını okula bıraktı. Birileri markete gitti. Birileri sosyal medyada fotoğraf paylaştı.

Ve o insan artık yoktu.

Ama kimse bilmiyordu.

Sonra bir gün daha geçti.

Belki telefonu hiç çalmadı.

Belki kapısı hiç vurulmadı.

Belki kimse,

“Bugün senden ses çıkmadı, iyi misin?” diye sormadı.

Beni asıl ürküten ölüm değil işte.

Bir insanın yokluğunun fark edilmemesi.

Çünkü ölüm hepimizin hikayesinin sonunda var.

Ama yaşarken kimsenin hayatında bir boşluk bırakmayacak kadar yalnızlaşmak…

İşte bunu düşünmek ağır geliyor bana.

Tuhaf bir çağda yaşıyoruz.

Hiçbir zaman birbirimiz hakkında bu kadar çok şey bilmemiştik.

Sabah arkadaşımızın ne içtiğini görüyoruz. Öğlen nerede yemek yediğini. Akşam kiminle olduğunu. Tatilini, doğum gününü, çocuğunun mezuniyetini, yeni aldığı arabayı…

Yıllardır yüz yüze gelmediğimiz insanların hayatlarını bile takip ediyoruz.

Bazen düşünüyorum: Biz gerçekten birbirimizi mi biliyoruz, yoksa sadece birbirimizden haberdar mıyız?

Çünkü bunlar aynı şey değil.

Bir insanın fotoğrafını görmek, onun nasıl olduğunu bilmek değildir.

Paylaşımını beğenmek, hayatına dokunmak değildir.

Doğum gününde telefonun bize hatırlattığı bir isme iki kelime yazmak, o insanı gerçekten hatırlamak değildir.

Belki de sosyal medyanın bize yaptığı en garip şey bu oldu: Birbirimizle ilişki kurmadan, ilişkide olduğumuzu sanmaya başladık.

Bir kalp bırakıyoruz.

Bir emoji gönderiyoruz.

“Çok güzel görünüyorsun.”

“Harika.”

“Nice yıllara.”

Sonra herkes kendi hayatına dönüyor.

Ve bütün bu küçük dijital temasların arasında insan bazen gerçekten kimseye dokunmadan yıllar geçirebiliyor.

Eskiden hayatın daha güzel olduğunu söylemeye çalışmıyorum.

Değildi.

Mahallelerin, büyük ailelerin, komşulukların başka sıkıntıları vardı. İnsanlar birbirlerinin hayatına bazen gereğinden fazla karışırdı. Bireyin özgürlüğü bugünkü kadar geniş değildi.

Ama bir şey vardı: İnsanlar birbirlerinin yokluğunu fark ederdi.

Perdesi iki gündür açılmayan komşu merak edilirdi.

Her sabah ekmek almaya çıkan yaşlı adam görünmezse biri sorardı.

Bir evin ışığı yanmıyorsa dikkat çekerdi.

Bugün aynı apartmanda yıllarca yaşayıp karşı kapımızdaki insanın adını bilmeden taşınabiliyoruz.

Belki daha özgürüz.

Belki daha bağımsızız.

Ama bazen içimden şu soru geçiyor: Bağımsızlaşırken birbirimizden de mi bağımsızlaştık?

Çünkü insanın kimseye muhtaç olmaması bize yıllarca bir güç göstergesi gibi öğretildi.

“Kendi ayaklarının üzerinde dur.”

“Kimseye yük olma.”

“Kimseden bir şey bekleme.”

“Güçlü ol.”

Bunların hepsi kulağa güzel geliyor.

Ben de hayatım boyunca bunların çoğuna inandım.

Ama yaş aldıkça başka türlü düşünmeye başladım.

Belki insanın kimseye ihtiyacı olmaması o kadar da büyük bir başarı değildir.

Belki asıl olması gereken ihtiyaç duyduğunda arayabileceğin insanların olmasıdır.

Çünkü insan dediğimiz varlık zaten birbirine muhtaç.

Çocukken bir ele muhtacız.

Hastalandığımızda bir sese.

Üzüldüğümüzde bizi dinleyecek birine.

Yaşlandığımızda bazen kolumuza girecek bir insana.

Ve belki hayatın sonunda sadece şuna:

“Ben buradayım.” diyen birine.

Yalnızlık deyince çoğumuz tek başına yaşayan bir insan düşünüyoruz.

Oysa hayat bana yalnızlığın bununla pek ilgisi olmadığını öğretti.

İnsan evli olup yalnız olabilir.

Çocukları olup yalnız olabilir.

Kalabalık bir aile içinde yalnız olabilir.

Her gün onlarca insanla konuşup eve döndüğünde içinde tarif edemediği bir boşluk taşıyabilir.

Hatta binlerce takipçisi olup kimse tarafından gerçekten tanınmayabilir.

Çünkü yalnızlığın karşıtı kalabalık değilmiş.

Bunu zamanla anlıyor insan.

Yalnızlığın karşıtı aidiyetmiş.

Bir yerde beklenmek.

Birinin hayatında yerinin olması.

Sesindeki küçücük değişiklikten,

“Sen bugün iyi değilsin.” diyen birinin bulunması.

Bir yere geç kaldığında aranmak.

Eve vardığında haber vermen istenmesi.

Bir sofrada sana ayrılmış bir sandalyenin olması.

Ve belki hepsinden önemlisi: Ortadan kaybolduğunda birinin seni araması.

Çağımızın en tuhaf çelişkilerinden biri de burada.

Telefonlarımız bizi çok iyi tanıyor.

Hangi müziği sevdiğimizi biliyor.

Neye baktığımızı, ne satın aldığımızı, nerelere ilgi duyduğumuzu biliyor.

Algoritmalar birkaç saniye hangi görüntünün üzerinde durduğumuzu bile kaydediyor.

Ama bazen yıllardır hayatımızda olan bir insan bizim üzgün olduğumuzu bilmiyor.

Düşünsenize…

Makineler alışkanlıklarımızı öğrenirken biz birbirimizin sessizliklerini okumayı unuttuk.

Belki de çağımızın gerçek yalnızlığı burada saklı.

Görünürüz. Ama görülmüyoruz.

Konuşuyoruz. Ama duyulmuyoruz.

Bağlıyız. Ama bağ kuramıyoruz.

Ve insan bütün bunların ortasında yavaş yavaş kendi içine çekiliyor.

Sonra bir gün “Kimseyi rahatsız etmeyeyim,” demeye başlıyor.

Bu cümleyi özellikle yaşlı insanlardan çok duyuyorum.

“Çocukların işi gücü var.”

“Arayıp rahatsız etmeyeyim.”

“Ben hallederim.”

“Kimseye yük olmayayım.”

Ne kadar masum cümleler…

Ama bazen arkasında kocaman bir yalnızlık var.

Belki de bir toplumun insanına öğretebileceği en acı şeylerden biri, ihtiyaç duymanın utanılacak bir şey olduğunu düşündürmektir.

Oysa sevdiğimiz insanlara zaman zaman yük oluruz.

Onlar da bize olur.

Hayat zaten biraz böyle değil midir?

Bir gün sen benim elimden tutarsın.

Başka bir gün ben seninkinden.

Felsefeciler insanın özünde yalnız bir varlık olduğunu yüzyıllardır söylüyor.

Belki haklılar.

Hiç kimse başka bir insanın içine bütünüyle giremez.

Benim acımı benim hissettiğim biçimde kimse hissedemez.

Benim çocukluğumu kimse benim hatırladığım gibi hatırlayamaz.

İçimizde yalnızca bize ait odalar var.

Ve en sonunda ölümü de herkes kendi tarafından karşılıyor.

Ama ben yine de insanın mutlak yalnızlığa mahkum olduğuna inanmak istemiyorum.

Çünkü bir başkasının acısını tamamen hissedemesek de yanında oturabiliriz.

Çözemesek de dinleyebiliriz.

Kurtaramasak da elini tutabiliriz.

Bazen hiçbir şey söylemeden sadece kalabiliriz.

Belki sevginin anlamı da budur zaten.

Bir insanın yalnızlığını tamamen ortadan kaldırmak değil; o yalnızlığın içinde onu tek başına bırakmamak.

Sonra yine o evinde yalnız ölen insanları düşünüyorum.

Belki masanın üzerinde yarım kalmış bir bardak su vardı.

Belki televizyon açıktı.

Belki sabah giymek için bir kenara bıraktığı kıyafetleri duruyordu.

Belki ertesi gün yapmayı düşündüğü şeyler vardı.

Hepimiz gibi…

Çünkü insan öleceğini bilse de çoğu sabah sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi kalkıyor.

Plan yapıyor.

Fatura ödüyor.

Çamaşır yıkıyor.

Bir sonraki haftayı düşünüyor.

Sonra bir gün hayat duruyor.

Ve asıl soru geride kalıyor:

Kim fark edecek?

Belki yalnızlık üzerine bütün kitaplardan, bütün araştırmalardan, bütün felsefi tartışmalardan daha ağır bir soru bu.

Ben yarın bu dünyada olmazsam…

Telefonum sessiz kalırsa…

Perdem açılmazsa…

Her zamanki yerde görünmezsem…

Beni kim merak eder?

Ama belki soruyu yalnızca kendimize sormak yetmez.

Belki bir de tersinden sormamız gerekiyor:

Ben kimin yokluğunu fark ederim?

Hayatımda öyle biri var mı?

İki gün aramasa merak edeceğim?

Sesi değişse anlayacağım?

“İyiyim” dediğinde aslında iyi olmadığını hissedeceğim?

Belki yalnızlık sorununu çözmeye başlayacağımız yer tam da burasıdır.

Büyük projelerden önce…

Bir telefon.

Bir kapı.

Bir kahve.

“Bugün aklıma geldin.”

“Sesini duymak istedim.”

“İyi misin?”

Bu kadar.

Çünkü bazen bir insanı hayata bağlayan şey, dünyanın onu tanıması değildir.

Bir kişinin onu gerçekten merak etmesidir.

Belki de bir gün bizim çağımız hakkında şöyle yazacaklar:

İnsanlar dünyanın öbür ucundaki birinin ne yaptığını saniyeler içinde görebiliyordu.

Binlerce “arkadaşları” vardı.

Yüzlerce doğum günü mesajı alıyorlardı.

Fotoğraflarının altında kalpler birikiyordu.

Ama bazıları evlerinde öldü.

Ve günlerce kimse fark etmedi.

Ne büyük çelişki…

Belki de insanlık hiçbir zaman birbirine bu kadar bağlı görünürken birbirinden bu kadar uzaklaşmamıştı.

Bu yüzden artık yalnızlığı sadece “yalnız insanların problemi” olarak görmüyorum.

Yalnızlık bir toplumun birbirine nasıl baktığının meselesidir.

Birbirimizin hayatında ne kadar yer tuttuğumuzun…

Birbirimize ne kadar zaman ayırdığımızın…

Bir insanın yokluğunu ne kadar çabuk fark ettiğimizin…

Ve belki insan olmak, sanıldığı kadar karmaşık değildir.

Bazen yalnızca birini hatırlamaktır.

Telefonu eline alıp aramaktır.

Kapısını çalmaktır.

“Ben buradayım,” demektir.

Çünkü sonunda hiçbirimizin ihtiyacı binlerce insan tarafından görülmek değil.

Birileri tarafından gerçekten bilinmek.

Bir yerde beklenmek.

Birinin hafızasında yer etmek.

Ve bu dünyadan sessizce çekilirken bile…

Yokluğumuzun bir başka insanın kalbinde ses çıkarmasıdır.

-Leyla Edinç

Paylaş
X

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

YORUMLAR - 0

Yorumunuzu yazın

Zorunlu değil

Lütfen resimde gördüğünüz kodu giriniz:

Captcha