Leyla Edinc
Anasayfa Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Ana sayfa | Leyla'dan | YARALARIMIZ: GÜNEŞİN İÇERİ GİRDİĞİ YERLER

Bugün bir şey izlerken geçen bir cümlede durdurdum ve derin derin düşündüm… 

“İnsanın yaraları, içine güneşin girdiği yerlerdir.” diyordu biri yaralarını anlatırken diğerine… 

Ne kadar güzel bir düşünce…

Ama biraz eksik… 

Bu düşünce insana umut verir.

Sanki kırıldığımız her yerden bir gün ışık sızacakmış gibi…

Sanki hayatın bize açtığı bütün yaralar, zaman geçtikçe başka bir anlam kazanacakmış gibi.

Belki de öyledir.

Ama insanın yaraları hakkında konuşurken çoğu zaman unuttuğumuz bir şey vardır: Her yara ışığa açık değildir. Bazı yaraların üzerinde yıllardır kapalı duran kapılar vardır.

Bazılarını insan dünyadan saklar.

Bazılarını ailesinden.

Bazılarını sevdiği insandan.

Bazılarını ise kendisinden.

Çünkü insan yalnızca yaralanan bir varlık değildir.

Yarasını saklamayı öğrenen bir varlıktır da.

Bedenin yarası görünür, ruhun yarası ise saklanır…

Bedenimizde bir yara gördüğümüzde içgüdüsel olarak dikkatli davranırız.

Birinin kolunda ameliyat izi varsa oraya sertçe dokunmayız.

Ayağı kırılmışsa üzerine basmasını istemeyiz.

Bir yeri yanmışsa ona dokunurken dikkat ederiz.

Çünkü yara görünmektedir.

Göz bize bir bilgi verir: “Burası acıyor.”…

Fakat ruhun yaralarının böyle işaretleri yoktur.

İnsanların üzerinde görünmez tabelalar bulunmaz.

“Babam beni hiç sevmedi.”…

“Çocukken sürekli aşağılandım.”…

“Bir zamanlar terk edildim.”…

“Çok sevdiğim birini kaybettim.”…

“Yetersiz olduğuma inandırıldım.”…

“Birine güvendim ve ihanete uğradım.”…

“Hayatımın bir döneminde kimse beni korumadı.”…

Bunların hiçbiri insanın alnında yazmaz.

Bu yüzden sokakta yanımızdan geçen bir insanın içinde kaç yaşında bir çocuğun hala ağladığını bilemeyiz. Karşımızda son derece güçlü duran bir kadının, hayatının hangi gecesinde tek başına kalıp:

“Bundan sonra kimseye ihtiyacım olmayacak.” diye kendisine söz verdiğini bilemeyiz.

Bir adamın neden sevgisini göstermekte zorlandığını…

Bir kadının neden terk edilmekten bu kadar korktuğunu…

Birinin neden eleştiriye tahammül edemediğini…

Bir başkasının neden sürekli kendisini kanıtlamak zorunda hissettiğini…

Bunların hiçbirini bilemeyiz.

Biz davranışı görürüz.

Ama davranışın arkasındaki yarayı göremeyiz.

İnsanı anlamanın ilk şartı bu yüzden hüküm vermeden önce şunu düşünebilmektir: “Ben bu insanın bütün hikayesini bilmiyorum.”…

Jung’un gölgesi: “Sakladığımız yalnızca kötülüğümüz değildir.”…

Jung insanın bilinçdışında taşıdığı, görmek istemediği taraflarından söz ederken “gölge” kavramını kullanır.

Gölge denildiğinde çoğu zaman insanın karanlık, saldırgan veya kabul etmek istemediği yönleri anlaşılır.

Fakat gölgede yalnızca kötülüklerimiz yaşamaz.

Bazen yaralarımız da gölgede yaşar.

Çünkü bazı acılarımızı göstermek istemeyiz.

Güçlü görünmek isteriz.

Kontrollü görünmek isteriz.

“Ben atlattım.” deriz.

“Artık umurumda değil.” deriz.

“Ben kimseye ihtiyaç duymam.” deriz.

Ama insanın en güçlü cümleleri, en kırılgan yerlerinin üzerine ördüğü duvarlardır.

“Kimseye ihtiyacım yok.” diyen insanın geçmişinde belki de ihtiyaç duyduğunda yanında kimse olmamıştır.

“Ben kimseye güvenmem.”diyen  insan belki bir zamanlar bütün kalbiyle güvenmiştir.

“Ben hiçbir şeyden korkmam.” diyen insan belki korkusunu göstermenin bedelini çok ağır ödemiştir.

İnsan bazen iyileşmez.

Yalnızca yarasının etrafında yaşamayı öğrenir.

 Ve zamanla o kadar ustalaşır ki dışarıdan bakan herkes onu güçlü sanır. Oysa bazı güçler iyileşmenin değil, hayatta kalmanın biçimidir.

 Yarayı göstermek, kendini teslim etmek değildir; güvenmektir. Bir insana yaranızı göstermek kolay değildir. Aslında ona yalnızca geçmişinizi anlatmazsınız. Ona bir harita verirsiniz. Ve o haritada şurası işaretlidir: “Benim en çok acıdığım yer burası.”…

Bu yüzden insanın gerçek mahremiyeti yalnızca bedeni değildir; Geçmişidir. Korkularıdır. Utançlarıdır. Eksiklikleridir. Çocukluğudur.

Kendisi hakkında kimsenin bilmesini istemediği düşünceleridir.

Bir gece size oturup çocukluğunu anlatan insan…

Bir kaybından söz eden insan…

Size ağlayan insan…

“Bundan çok korkuyorum.” diyen insan…

“Bunu kimseye anlatmadım.” diyen insan…

Aslında size çok değerli bir şey vermektedir: Savunmasızlığını.

Ve savunmasızlık, insanlar arasındaki en büyük emanetlerden biridir.

Çünkü insan size nereden yaralandığını anlattığında, aynı zamanda size onu yeniden nereden yaralayabileceğinizi de öğretmiş olur.

İşte yakınlığın ahlakı tam burada başlar.

  Bir insanı sevmek, nereye vurabileceğini bilip vurmamaktır. Bir insanı gerçekten tanıdığınızda onun zayıf noktalarını öğrenirsiniz. Hangi sözün onu inciteceğini bilirsiniz. Neden korktuğunu bilirsiniz.

Neyi kaybetmeye dayanamayacağını bilirsiniz.

Kendisinde neyi sevmediğini bilirsiniz.

Çocukluğunda hangi eksikliğin kaldığını bilirsiniz.

Ve böylece elinizde görünmez bir güç oluşur.

Onu incitebilme gücü.

İşte karakter burada ortaya çıkar.

Çünkü bir insanın size karşı savunması varken ona zarar vermemek kolaydır.

Asıl ahlak, karşınızdaki insan savunmasını indirdiğinde başlar.

Size zayıflığını göstermişken…

Size güvenmişken…

Silahlarını bırakmışken…

Ona saldırmamayı seçmek.

Belki sevginin en derin tanımlarından biri budur: Bir insanın nereden kırılacağını bilmek ve öfkelendiğinizde bile oraya vurmamak.

Sevgi yalnızca güzel günlerde söylenen güzel sözlerden oluşmaz. Sevginin gerçek sınavı bazen kavganın ortasında verilir.

İnsan öfkelendiğinde karşısındakini en kolay nereden yaralayabileceğini bilir.

Ve tam o anda önünde iki yol vardır:

Haklı çıkmak için yaranın üzerine basmak…

Ya da öfkesine rağmen o yaraya dokunmamak.

İkincisi sevgidir.

İkincisi karakterdir.

Sana anlattığımı bana karşı kullanma lütfen!..

Bir insanın size güvenerek anlattığı şeyi daha sonra ona karşı kullanmak, sıradan bir hakaret değildir.

Çünkü hakaret insanın bugününe dokunur.

İhanet ise güven duygusuna.

Bir gün size: “En büyük korkum terk edilmek.” diyen insana, kavga sırasında: “Zaten herkes seni terk ediyor.” demek yalnızca bir cümle değildir.

Bir insan size çocukluğunda kendisini değersiz hissettiren şeyleri anlatmışsa ve siz bir tartışmada tam oradan vuruyorsanız, yalnızca tartışmıyorsunuzdur.

Size emanet edilmiş bir yaranın üzerine basıyorsunuzdur. Ve bunun ardından insanın içinde başka bir yara açılır: Demek bunu sana hiç anlatmamalıydım.”…

En ağır cümlelerden biri budur. Çünkü artık insan yalnızca söylediğiniz şeyden değil, size güvenmiş olmasından acı duyar.

Kendi açıklığından utanır.

Kendi samimiyetini sorgular.

Ve sonra başka biri hayatına geldiğinde aynı kapıyı açmaz.

Belki o insan iyi biridir.

Belki gerçekten sevecektir.

Ama geçmişte biri, kendisine emanet edilen anahtarla içeri girip evi dağıtmıştır.

Bu yüzden kapı artık kilitlidir.

Bir insanın güvenini kötüye kullanmanın bedelini bazen yalnızca siz ve o insan ödemezsiniz. Ondan sonra hayatına girecek insanlar da öder.

Bazı insanlar neden bu kadar duvarlıdır?

Bazen bir insanla karşılaşırız.

Soğuktur.

Mesafelidir.

Kendisi hakkında konuşmaz.

Duygularını belli etmez.

Kimseye kolay kolay güvenmez.

Ve hemen hüküm veririz: “Duygusuz.”…

“Kibirli.”…

“Mesafeli.”…

Oysa belki de o insanın derinliğinde yaşadıkları  bambaşkadır. Belki o insan bir zamanlar çok açık bir insandı. Çok güveniyordu. Çok anlatıyordu. Çok seviyordu. Sonra biri onun açıklığını zayıflık sandı.

Bir başkası sırrını kullandı. Bir başkası korkusuyla onu kontrol etti. Bir başkası sevgisini cezalandırdı.

Ve insan sonunda şunu öğrendi: “Saklarsam kimse kullanamaz.”…

İşte duvar böyle yükselir.

Bir gecede değil.

Tuğla tuğla.

Hayal kırıklığı ve bir daha hayal kırıklığı…

Ve yıllar sonra karşımıza son derece güçlü görünen biri çıkar. O güç dediğimiz şey aslında yıllar boyunca geliştirilmiş bir savunma sistemidir.

Bütün kapıları kapatırsak ışık da giremez…

İşte insanın trajedisi burada başlar.

Yaralarımızı korumak için duvar öreriz.

Ve duvar bizi gerçekten korur.

Kimse içeri giremez.

Kimse yaranızı göremez.

Kimse oraya dokunamaz.

Kimse sizi kolay kolay incitemez.

Ama duvarların kötü bir özelliği vardır:

Yalnızca düşmanı dışarıda tutmazlar.

Sevgiyi de dışarıda tutarlar.

Şefkati de.

Yakınlığı da.

Ve ışığı da.

Bu yüzden iyileşmek bütün duvarları yıkmak değildir.

Herkese güvenmek hiç değildir.

İnsan yaşamı boyunca şunu öğrenmek zorundadır:

Duvar yerine kapı yapmak.

Kapının kilidi vardır.

Herkes giremez.

Ama doğru insan geldiğinde açılabilir.

Olgunluk budur.

Kalbini herkese açmak değil.

Kime açacağını öğrenmek.

Herkes yaralarımızı görmeye layık değildir.

Modern dünyada “kendini açmak” çoğu zaman erdem gibi anlatılıyor.

Her şeyi konuş.

Her şeyi paylaş.

Duygularını saklama.

Oysa insan ruhunun mahremiyeti vardır.

Her insan sizin çocukluğunuzu bilmek zorunda değildir.

Her arkadaşınız en büyük korkunuzu öğrenmek zorunda değildir.

Her sevgili geçmişinizin bütün odalarına girmeye hak kazanmaz.

Çünkü güven bir anda verilmez.

İnşa edilir.

İnsan küçük şeylerle sınanır.

Sözünüzü koruyor mu?

Sizi başkalarının yanında küçültüyor mu?

Sırrınızı taşıyabiliyor mu?

Öfkelendiğinde sınırlarını koruyor mu?

Kendi çıkarı ile sizin hassasiyetiniz karşı karşıya geldiğinde ne yapıyor?

Çünkü bir insanın gerçek karakterini yalnızca size iyi davrandığı zamanlarda göremezsiniz.

Bazen onu en iyi, size kızdığı zaman nasıl davrandığına bakarak tanırsınız.

Öfkelendiğinde hala insanlığını koruyorsa…

Sizi cezalandırmak için sırlarınızı kullanmıyorsa…

Yaranızı biliyor ama üzerine basmıyorsa…

İşte orada güven vardır.

Yaram benim kimliğim değildir.

Fakat bir başka tehlike daha vardır.

Yaralarımızı saklamak kadar, yaralarımızın içinde yaşamaya başlamak da tehlikelidir.

İnsan bazen başına gelen şeyi zamanla kimliği haline getirir.

“Bana ihanet edildi.” yerine: “Ben ihanete uğrayan insanım.” demeye başlar.

“Babam beni sevmedi.” yerine: “Ben sevilmeye layık değilim.”…

“Bir insan beni terk etti.” yerine “Beni herkes terk eder.”

“Bir kez başarısız oldum.” yerine: “Ben başarısızım.”…

Ve böylece geçmişte yaşanan bir olay, geleceğin kaderine dönüşür.

Oysa yara bizim bir parçamızdır.

Biz yaranın kendisi değiliz.

İnsan hayatının en büyük özgürlüklerinden biri işte bunu fark ettiği anda başlar: “Bu benim başıma geldi.

Beni değiştirdi. Bende iz bıraktı. Ama benim kim olduğuma tek başına karar veremez.”…

Mevlana’nın ışığı da burada başlar.

“Yara, güneşin içine girdiği yerdir!” düşüncesinin güzelliği acının güzel olduğunu söylemesinde değildir.

Acı güzel değildir.

İhanet güzel değildir.

Kayıp güzel değildir.

Terk edilmek güzel değildir.

Çocukken sevgisiz kalmak güzel değildir.

Ve insan yaşadığı her kötü şey için: “İyi ki yaşadım demek zorunda değildir.

Bazı şeyler için ömür boyunca: “Keşke hiç yaşanmasaydı.” diyebiliriz.

Ama yine de başka bir şey mümkündür.

Başımıza geleni değiştiremeyiz.

Fakat onun içimizde neye dönüşeceği konusunda zamanla söz sahibi olabiliriz.

İşte ışık da burada başlar.

Yaranın kendisinde değil.

Yaraya verdiğimiz anlamda.

Aynı yara iki farklı insan yaratabilir

Bir insan ihanete uğrar ve şöyle der: “Demek ki kimseye güvenilmez.”…

Başka biri ihanete uğrar ve yıllar sonra: “Bunun ne kadar acı verdiğini bildiğim için ben kimsenin güvenine ihanet etmeyeceğim.” der.

Bir insan aşağılanır ve başkalarını aşağılamaya başlar.

Başka biri: “Bir insanı küçültmenin nasıl hissettirdiğini biliyorum; bunu kimseye yapmayacağım.” der.

Bir insan sevgisiz büyür ve sevgiyi esirger.

Başka biri:

“Benim eksikliğini çektiğim şeyi başkalarına vereceğim.” der.

İşte yara aynıdır.

Ama yaradan çıkan insan farklıdır.

Bu yüzden insanın büyüklüğü başına hiç kötü şey gelmemiş olmasında değil; Başına gelen kötülüğün kendisini kötü bir insana dönüştürmesine izin vermemesindedir.

Gölgeyle nasıl yüzleşebiliriz?

Jung’un düşüncesinin en önemli  taraflarından biri budur: İnsan karanlığını yok ederek bütünleşmez.

Onu görerek bütünleşir. Yaralarımız için de aynısı geçerlidir.

İyileşmek:

“Ben hiç incinmedim.” demek değildir.

“Artık hiçbir şey hissetmiyorum.” demek de değildir.

İyileşmek şunu söyleyebilmektir:”Evet, burası hala hassas. Ama artık hayatımı burası yönetmiyor.”…

Geçmiş vardır. Ama direksiyonda değildir.

Yara vardır. Ama kimliğiniz değildir.

İz vardır. Ama artık kanamıyordur.

İnsanın olgunlaşması bana göre tam da budur: Kendi karanlığını tanıyıp başkasının hayatına karanlık taşımamak.

Bir insanın yarasına nasıl davrandığınız, sizin hikayenizi de anlatır. Hepimizin yaraları var:

Görünenler.

Görünmeyenler.

Anlattıklarımız.

Sakladıklarımız.

Kendimize bile söyleyemediklerimiz.

Bazıları çocukluktan.

Bazıları aşktan.

Bazıları aileden.

Bazıları hayattan.

Bazıları kendi yaşanmışlıklarımızdan…

Ve yaşam  boyunca insanlar bize yaralarını gösterecekler.

Çocuklarımız…

Dostlarımız…

Sevdiğimiz insanlar…

Bazen hiç tanımadığımız biri bile birkaç dakikalığına kalbinin kapısını açacak. İşte o anda önümüzde çok büyük bir ahlaki sorumluluk vardır: Bize gösterilen yaraya ne yapacağız?

Üzerine mi basacağız?

Başkalarına mı göstereceğiz?

Bir gün kavga ettiğimizde silah olarak mı kullanacağız?

Yoksa üzerini sessizce örtecek miyiz?

Sevginin en saf biçimlerinden biri, bir insanın yarasını iyileştirmek bile değildir. Çünkü her yarayı iyileştiremeyiz.

Yapabileceğimiz tek şey şudur: Oraya bir daha yara açmamak. Ve bazen bu bile çok büyük bir sevgidir.

İnsanların bedenlerinde yara izleri vardır.

Ruhlarında da.

Ama ruhun yara izlerini görebilmek için göz yetmez.

Merhametli olmak da gerekir.

Bu yüzden bir insanı gerçekten tanımak, onun güçlü taraflarını bilmek değildir. Nerede kırıldığını da bilmektir.

Ve bir insanı gerçekten sevmek de yalnızca yarasını bilmek değildir. Bildiğiniz halde oraya basmamaktır.

Bize yarasını gösteren insan aslında sessizce şunu söylemiştir: “Bak… Burası bir zamanlar çok acıdı.

Sana gösteriyorum çünkü sana güveniyorum.”…

Bundan daha büyük bir emanet çok azdır.

Ve insanın karakteri, kendisine emanet edilen bu kırılganlıkla ne yaptığı yerde belli olur.

Yarayı silaha dönüştüren insan vardır.

Yarayı görmezden gelen insan vardır.

Yarayı sürekli hatırlatarak sahibini ona mahkum eden insan vardır.

Bir de yarayı gördükten sonra sessizce elini geri çeken insan vardır: “Burası acıyor. O halde buraya dikkat edeceğim.”…

Sevgi tam olarak budur.

Bir insanın karanlığını görüp ondan korkmamak.

Yarasını görüp küçümsememek.

Geçmişini öğrenip yargılamamak.

Zayıflığını öğrenip kullanmamak.

Ve O’na:  “Bana gösterdiğin hiçbir şeyi, bir gün seni yenmek için kullanmayacağım.” diyebilecek kadar güvenilir bir insan olabilmek.

Yara, ışığın içeri girdiği yer olabilir. İnsanın hayatındaki ışık her zaman yaranın kendisi değildir. Yarasını gördüğü halde ona incitmeden dokunan başka bir insandır.

Bazı yaralarımız güneşi böyle görür… Bazı insanlar hayatımızın gecelerinde bile güneş olurlar bize…

-Leyla Edinç

Paylaş
X

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

YORUMLAR - 0

Yorumunuzu yazın

Zorunlu değil

Lütfen resimde gördüğünüz kodu giriniz:

Captcha