Kurban rolünü seçmek konforludur.
Bu cümle biraz sert gelebilir. Çünkü gerçekten haksızlığa uğramış, kaybetmiş, incinmiş insanların acısını küçümsüyormuş gibi anlaşılabilir.
Oysa kurban olmakla kurban rolünde yaşamayı seçmek aynı şey değildir.
Başımıza gelen birçok şeyi biz seçmeyiz.
Hangi aileye doğduğumuzu, çocukluğumuzda bize nasıl davranıldığını, kimlerin bizi terk edeceğini, kimin ihanet edeceğini, hangi kayıplarla karşılaşacağımızı seçemeyiz.
Ama yaşama devam ederken kurban rolünden çıkıp döndüğü değiştirmek mümkün olabilir. İnsan geçmişinden sorumlu olmayabilir ama hayatının geri kalanıyla ne yapacağı konusunda, az ya da çok, sorumluluk taşımaya başlar.
Ve sorumluluk kolay değildir.
Kurban rolü ise insanı bu ağırlıktan bir ölçüde korur.
“Benim yapabileceğim bir şey yok.”…
“Şartlar böyle.”…
“Bana fırsat verilmedi.”…
“Benim hayatım zaten hep böyleydi.”…
Bu cümlelerin bazıları doğru bile olabilir. Fakat doğru bir cümle de insanı hapiste tutabilir.
Bazen insanın en güçlü mazereti, gerçek bir mazerettir.
Çünkü ona kimse itiraz edemez.
Kendisi bile.
Viktor Frankl’ın insan hakkında söylediği en önemli şeylerden biri buydu. İnsan her zaman koşullarını seçemez; fakat koşulları karşısında alacağı tavırda hala küçük de olsa bir özgürlük alanı bulunabilir.
Bu düşünce kolay değildir.
Çünkü bize yalnızca özgürlük vermiyor.
Sorumluluk da veriyor.
Ve insan bazen özgürlükten çok sorumluluktan korkar.
Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış’ta üzerinde durduğu sorunlardan biri de budur. Özgürlük yalnızca güzel bir şey değildir. Aynı zamanda insanın önüne seçim yapma, karar verme ve sonuçlarını taşıma yükünü koyar.
Kafes kötü olabilir.
Ama kafesin bir avantajı vardır:
Nereye gideceğinizi düşünmek zorunda değilsinizdir.
Kapı açıldığında ise durum değişir.
Çünkü artık yürüyüp yürümemek sizin sorununuzdur. .
Kurban rolünün konforu biraz da burada saklıdır.
Cesur olmak zorunda değilsinizdir.
Risk almak zorunda değilsinizdir.
Başarısız olma ihtimaliniz yoktur, çünkü zaten denememişsinizdir.
Hayatınızı değiştirmek için disiplin göstermek zorunda değilsinizdir.
Kendinizle yüzleşmek zorunda da değilsinizdir.
Bir suçlu vardır.
Bir neden vardır.
Bir açıklama vardır.
Ve bazen insan yıllarca aynı açıklamanın içinde yaşayabilir.
Bu noktada tembellik yalnızca koltukta oturmak değildir.
Kendini değiştirmeyi sürekli ertelemek de bir çeşit tembelliktir.
Kendine bakmamak…
Aynı hatayı neden tekrar tekrar yaptığını sorgulamamak…
Yıllardır şikayet ettiği hayatı değiştirmek için hiçbir bedel ödememek…
Ve sonunda bütün bunlardan sonra “Ben böyleyim.”
demek.
Oysa Jung’un düşüncesinde insanın olgunlaşması tam tersine, görmek istemediği taraflarıyla karşılaşmasını gerektirir. Bazen gölgemizde yalnızca öfkemiz, kıskançlığımız ya da korkularımız yoktur. Mazeretlerimiz de vardır.
Kendimize anlattığımız hikayeler vardır.
En zor yüzleşme şudur: “Evet, bana haksızlık yapıldı. Ama bugün yaşadığım hayatın ne kadarı hala onların eseri, ne kadarı artık benim seçimlerimin sonucu?”…
Bu soruyu sormak kolay değildir. Çünkü insan bir anda yalnızca başkalarının hatalarını değil, kendi ihmallerini de görmeye başlar.
Nietzsche’nin insan anlayışında beni en çok düşündüren şeylerden biri, insanın kendisini aşması fikridir. Kendini aşmak, başkalarından üstün olmak değildir. Dünkü halinin mahkumu olmamaktır.
“Ben buyum.” cümlesini hayat boyu taşımamaktır.
Bazen “Ben buyum” dediğimiz şey karakterimiz değil, yıllardır değiştirmeye cesaret edemediğimiz alışkanlıklarımızdır.
Korkaklığı karakter zannederiz.
Kaçınmayı huzur zannederiz.
Hareketsizliği kader zannederiz.
Mazereti gerçeklik zannederiz.
Sonra yıllar geçer.
Ve insan bir gün fark eder ki kendisini tutan zincirlerin bazıları gerçekten başkaları tarafından takılmıştır.
Ama bazılarını artık kendisi taşımaktadır.
Sartre’ın özgürlük anlayışı bu yüzden rahatsız edicidir.
İnsanın sürekli seçim yaptığını söyler. Hatta hiçbir şey yapmamak bile bir seçim haline gelir.
Bir ilişkiyi yıllarca değiştirmeden sürdürmek…
Nefret ettiği bir hayatın içinde kalmak…
Sürekli ertelemek…
Susmak…
Denememek…
Bunların hepsi her durumda özgürce verilmiş kararlar değildir elbette. Hayatın ekonomik, psikolojik ve toplumsal sınırları vardır.
Ama bazen insanın önünde küçücük de olsa bir hareket alanı vardır. Ve kurban rolü tam orada başlar:
O küçücük alanı da yok saydığımızda.
Bu yüzden kurban rolünün en büyük tehlikesi mutsuzluk değildir. Daha büyük bir bedeli vardır:
İnsanın kendi gücünü başkalarına teslim etmesi.
“Hayatım onların yüzünden böyle.” dediğinizde bir bakıma hayatınızın anahtarını da onlara vermiş olursunuz. Sizi onlar bu hale getirdiyse, sizi ancak onların değişmesi kurtarabilir.
Oysa bazı insanlar değişmeyecek.
Bazıları özür dilemeyecek.
Bazıları yaptıklarını hiçbir zaman anlamayacak.
Hayat da geçmişe dönüp adaleti yeniden dağıtmayacak.
İnsan beklediği özrü almadan iyileşmek zorundadır.
Beklediği adalet gerçekleşmeden yoluna devam etmek zorundadır.
İşte gerçek özgürlük burada başlar.
Affetmek zorunda değilsiniz.
Unutmak zorunda değilsiniz.
Yapılanı küçümsemek zorunda hiç değilsiniz.
Ama hayatınızın geri kalanını, size bunu yapan insanların kararlarına teslim etmek zorunda da değilsiniz.
Sorumluluk almak: “Başıma gelenlerin suçlusu benim.”
demek değildir.
Sorumluluk almak: “Başıma gelenleri ben seçmedim. Ama bundan sonra ne yapacağım konusunda söz hakkımı başkasına bırakmayacağım.” diyebilmektir.
İnsanın yetişkinliğinin en zor eşiği de budur.
Bir gün geçmişine bakıp kimin suçlu olduğunu sormayı bırakmaz; çünkü bazı şeylerin gerçekten bir suçlusu vardır. Ama artık başka bir soru daha sorar: “Peki benim payıma düşen nedir?”
Ve insanın hayatı bu soruyla değişmeye başlar.
Çünkü kurban olmak insanın başına gelebilir.
Ama kurbanlığı kimliğe dönüştürmek, insanın bütün geleceğini geçmişine teslim etmesidir.
Geçmişimizin yaralarını taşırız.
Ama o yaraların gideceğimiz yönü belirlemesine mecbur değiliz.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın