Leyla Edinc
Anasayfa Leyla'dan Leyla'ca Aforizmalar
Ana sayfa | Leyla'dan | DOĞRU NEDİR?

Tek bir “doğru” var mıdır?

İnsan çoğu zaman kendi doğrusunun içinde yaşar ve onu gerçeğin kendisi sanır. Oysa doğru dediğimiz şey, bazen nerede durduğumuza, hangi açıdan baktığımıza, hangi toplumda yaşadığımıza, hangi ailede büyüdüğümüze ve hayat boyunca kendimize hangi değerleri kattığımıza bağlı olarak değişir.

Aynı olaya bakan iki insanın birbirinden tamamen farklı şeyler görmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir.

Çünkü insan dünyaya yalnızca gözleriyle bakmaz.

Geçmişiyle bakar.

Çocukluğuyla, korkularıyla, öğrendikleriyle, kaybettikleriyle, inançlarıyla, hayal kırıklıklarıyla, içinde yetiştiği kültürle ve yıllar içinde oluşturduğu değerlerle bakar.

Bu nedenle belki de “Doğru nedir?” sorusundan önce başka bir soru sormamız gerekir:

“Doğru dediğimiz şeylerin ne kadarı gerçekten bize aittir?”

Gerçek ile doğru aynı şey midir?

Burada önemli bir ayrım vardır.

Bazı gerçekler bizim düşüncemizden bağımsızdır.

Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi, yerçekiminin varlığı ya da belirli fiziksel koşullarda suyun belirli bir sıcaklıkta kaynaması bizim ne düşündüğümüzle değişmez.

Bunlar sınanabilir olgulardır.

Ama insan hayatının büyük bölümü böylesine kesin gerçeklerden oluşmaz.

“İyi insan kimdir?”

“Adalet nedir?”

“Bir evlat ailesine karşı ne kadar sorumludur?”

“Özgürlük nerede başlar, nerede biter?”

“Sadakat nedir?”

“Başarı nedir?”

“Bir davranış ne zaman ahlaken yanlıştır?”

Bu soruların cevapları bir termometreyle ölçülemez.

Çünkü burada artık yalnızca gerçeklerden değil, değerlerden söz ederiz.

Ve değerler insanla birlikte oluşur.

Doğrularımız nereden gelir?

Bir çocuk dünyaya geldiğinde yanında hazırlanmış bir ahlak kitabı getirmez.

Doğruyu ve yanlışı önce çevresinden öğrenir.

Ailesinin konuşmalarından…

Annesinin ve babasının davranışlarından…

Ödüllendirildiği ve cezalandırıldığı şeylerden…

Yaşadığı toplumun geleneklerinden…

Dinden, okuldan, öğretmenlerden, arkadaşlardan…

Sonra hayat devreye girer.

Aşklar, ayrılıklar, başarılar, başarısızlıklar, yolculuklar, kitaplar, başka kültürlerle karşılaşmalar, kayıplar ve yaş almak…

Hepsi insanın doğru dediği şeyleri yeniden şekillendirir.

Bu yüzden bir insanın:

“Ben böyle düşünüyorum.” demesi her zaman düşüncenin tamamen kendisine ait olduğu anlamına gelmez. O düşüncenin içinde bazen annesinin sesi vardır.

Bazen babasının korkuları.

Bazen çocukluğunda öğretilmiş bir yasak.

Bazen yaşadığı toplumun yüzlerce yıllık geleneği.

Bazen de geçmişte yaşadığı bir yaranın bugün hala devam eden savunması.

İnsan gerçekten olgunlaşmaya, kendisine şu soruyu sorduğu zaman başlar: “Ben bunu gerçekten doğru bulduğum için mi böyle düşünüyorum, yoksa bana doğru olduğu öğretildiği için mi?”…

Bu, kolay bir soru değildir. Çünkü insan bazen kendi düşüncelerini değil, kendisine miras bırakılmış düşünceleri savunduğunu fark eder.

Nerede durduğumuz, gördüğümüzü değiştirir

Bir dağın iki ayrı tarafında duran iki insan düşünelim.Birinin karşısında sarp kayalıklar vardır.

Diğerinin önünde yemyeşil bir orman.

Birincisi: “Bu dağ kayalıktır.” der.

Diğeri: “Hayır, bu dağ yemyeşildir.” der…

İkisi de gördüğü şey konusunda doğru söylüyor olabilir.

Yanıldıkları nokta, gördükleri parçayı bütünün kendisi sanmalarıdır.

İnsan ilişkilerinde de çoğu zaman böyle olmaz mı?

Bir evliliğin neden bittiğini iki tarafa sorduğunuzda iki ayrı hikaye  dinlersiniz.

Bir aile kavgasını kardeşlere sorun; herkes aynı çocukluğu başka türlü anlatabilir.

Bir anne yaptığı şeyi fedakarlık olarak görürken çocuğu onu baskı olarak hatırlayabilir.

Biri sessizliğini saygı olarak görür, diğeri ilgisizlik olarak yaşayabilir.

Hangisi doğrudur?

Bazen ikisi de.

Aynı olayın içinde birden fazla insan deneyimi bulunabilir. Ama burada önemli bir sınır vardır: Bakış açılarının farklı olması, gerçeğin olmadığı anlamına gelmez. Bir insanın bir olayı farklı yorumlaması başka şeydir; gerçekleşmiş bir olgunun varlığını reddetmesi başka şey. Dolayısıyla “herkesin doğrusu kendine” cümlesi bir yere kadar geçerlidir.

Her şey göreceliyse, hiçbir şeyi yanlış olarak adlandıramayız. Her şey göreceli olabilir mi?

İşte görecelilik düşüncesinin en zor noktası burasıdır.

Eğer: “Her toplumun doğrusu kendine.” dersek, tarihte toplumların doğru kabul ettiği her şeyi de kabul etmek zorunda kalırız. Oysa insanlık geçmişte bugün ahlaken kabul edilemez bulduğumuz pek çok şeyi normal kabul etti. Kölelik vardı. Kadınların temel haklardan mahrum bırakılması normal görülüyordu. Çocukların ağır koşullarda çalıştırılması olağandı.

İnsanlar ırklarına, sınıflarına veya doğdukları aileye göre farklı hukuki statülere sahip olabiliyordu.

Bunların bazıları kendi dönemlerinde yalnızca birkaç kişinin değil, toplumun büyük bölümünün “doğrusu” idi.

Ama bir şeyin çoğunluk tarafından kabul edilmesi onu ahlaken doğru yapar mı?

 Tabii ki hayır.

Çünkü çoğunluğun doğrusu ile ahlaki doğru aynı şey değildir.

Toplumlar da yanılabilir.

Gelenekler de yanılabilir.

Aileler de yanılabilir.

Ve elbette biz de yanılabiliriz.

İnsanlık tarihindeki ahlaki ilerlemenin önemli bir bölümü, birilerinin toplumun karşısına çıkıp: “Herkes böyle düşünüyor olabilir ama bu yine de doğru değil.”

diyebilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.

Peki genel doğrular nasıl oluşur?

İnsan yalnız yaşayan bir varlık değildir.

Birlikte yaşamak zorundayız.

Ve birlikte yaşayabilmek için bazı ortak ilkelere ihtiyaç duyarız.

Öldürmemek.

Çalmamak.

Haksız yere zarar vermemek.

Verilen söze değer vermek.

Çocuğu korumak.

İnsan bedenine ve yaşamına saygı göstermek.

Adalet aramak.

Bir başkasının özgürlüğünün de en az kendi özgürlüğümüz kadar değerli olduğunu kabul etmek.

Bu değerlerin uygulanış biçimi toplumdan topluma değişebilir. Fakat altında ortak bir ihtiyaç vardır: İnsanların birbirlerini yok etmeden birlikte yaşayabilmesi.

Evrensel ahlak dediğimiz şey de tam burada başlar.

Her konuda aynı düşünmek zorunda değiliz.

Aynı dine inanmak, aynı aile anlayışına sahip olmak, aynı hayatı yaşamak, aynı şeyleri sevmek zorunda değiliz.

Ama farklılıklarımızın altında insan onuru, adalet, gereksiz acının önlenmesi, özgürlük ve başkasının yaşamına saygı gibi bazı ortak ilkeler oluşturabiliriz.

Bunlar kusursuz değildir.

Zaman içinde onlar da yeniden tartışılır ve genişler.

Zaten insanlığın gelişimi biraz da budur: Doğru bildiklerimizi tekrar tekrar sorgulamak.

“Benim doğrum” tehlikeli bir cümle olabilir

İnsanın kendi değerlerinin olması önemlidir. Ama “Benim doğrum budur” cümlesi bazen düşünmenin bittiği yer haline gelir. Çünkü insan kendi doğrusunu mutlaklaştırdığı anda karşısındaki insanı anlamaya ihtiyaç duymaz.

O artık yanlış olandır. Biz doğruyuzdur.

O cahildir. Biz bilinçliyizdir.

O ahlaksızdır. Biz ahlaklıyızdır. 

O haksızdır. Biz haklıyızdır.

Ve dünya yavaş yavaş ikiye ayrılır: Biz ve onlar.

Oysa insanın düşünsel olgunluğu  kendi doğrusundan vazgeçmesi değildir.

Kendi doğrusuna biraz uzaktan bakabilmesidir.

“Ben neden böyle düşünüyorum?”

“Bu düşünceyi nereden öğrendim?”

“Başka bir ailede büyüseydim yine böyle düşünür müydüm?”

“Başka bir ülkede doğsaydım?”

“Başka bir dine mensup olsaydım?”

“Başka bir ekonomik sınıfta dünyaya gelseydim?”

“Karşımdaki insanın yaşadıklarını yaşamış olsaydım yine onu bu kadar kolay yargılar mıydım?”

Bu sorular insanı değersiz veya kararsız yapmaz.

Tam tersine, kendi değerlerinin bilincine varmasını sağlar.

Yaş aldıkça doğrular neden değişir?

Yirmi yaşında kesin olarak bildiğimiz bazı şeylerden elli yaşında artık o kadar emin olmayabiliriz.

Gençken insan dünyayı daha kolay siyah ve beyaz olarak ayırabilir.

Doğru ve yanlış.

İyi ve kötü.

Haklı ve haksız.

Sonra hayat araya girer. Bir gün çok sevdiğimiz birinin büyük bir hata yaptığını görürüz. Bir gün hiç sevmediğimiz birinin haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Bir zamanlar yargıladığımız bir insanın yıllar sonra yaşadıklarını yaşar ve onu ilk kez anlarız.

Kendi hatalarımızla karşılaşırız. Ve yavaş yavaş hayatın siyahla beyaz arasında çok geniş bir gri alanı olduğunu keşfederiz. Belki bu yüzden olgunlaşmak, bütün doğrularımızı kaybetmek değildir. Doğrularımızın yanına soru işareti koyabilecek kadar cesur hale gelmektir. Çünkü insanın düşüncesini değiştirmesi her zaman tutarsızlık değildir. Bazen gelişmenin kanıtıdır.

Doğru belki de bir yer değil, bir arayıştır.

Belki hiçbirimiz hayatı bütünüyle göremiyoruz.

Hepimiz dağın başka bir tarafında duruyoruz.

Bulunduğumuz yerden gördüğümüz manzarayı anlatıyoruz.

Sorun kendi gördüğümüze inanmak değildir.

Sorun, yalnızca bizim gördüğümüz manzaranın var olduğuna inanmaktır.

Bu nedenle belki “Tek bir doğru yoktur” demekten daha dikkatli bir cümle kurabiliriz:

Tek bir bakış açısı yoktur. Ama bu, bütün bakış açılarının eşit derecede doğru olduğu anlamına da gelmez.

Gerçek vardır.

Olgular vardır.

İnsanların farklı deneyimleri vardır.

Ve bütün bunların üzerinde, insanın anlam vermeye çalışan zihni vardır.

Belki bilgelik, her konuda doğru cevabı bulmak değildir.

Askında bilgelik, yıllarca doğru bildiğimiz bir şeyin karşısında durup kendimize şu soruyu sorabilmektir:

“Ya yanılıyorsam?”…

İnsan kendi doğrusundan şüphe edebildiği anda karşısındakini gerçekten dinlemeye başlar.

Hoşgörü tam da burada doğar.

Karşıdakinin her söylediğini doğru kabul etmekle değil;

onun neden öyle düşündüğünü anlamaya çalışmakla.

Sonunda insanın ulaşabileceği en olgun yer belki de şudur: Değerlerimiz olsun. İnandığımız şeyler olsun.

Bazı konularda dimdik duralım. Ama kendi doğrularımızı, başkalarının hayatını ölçtüğümüz değişmez cetveller haline getirmeyelim.

Çünkü hepimiz dünyaya başka bir pencereden bakıyoruz.

Ve bazen gerçeğe biraz daha yaklaşabilmek için yapılması gereken tek şey; kendi penceremizden bir anlığına çekilip, başkasının penceresinden bakmayı denemektir.

-Leyla Edinç

Paylaş
X

Değerlendir

Bu sayfayı değerlendirin
0
5 üzerinden
Değerlendirme için yıldızlardan birini seçin
Değerlendirmeniz kaliteyi geliştirmemize yardımcı olur.

YORUMLAR - 0

Yorumunuzu yazın

Zorunlu değil

Lütfen resimde gördüğünüz kodu giriniz:

Captcha