Bazı insanlar bir yere doğar.
Bazı insanlar ise dünyaya doğar.
Onların evi, nüfus kağıdında yazan şehir değildir. Bir evin duvarları, bir sokağın adı, hatta bir ülkenin sınırları da değildir. Onların içinde, nereden geldiğini kendilerinin bile tam olarak bilmediği eski bir yol duygusu vardır. Uzun süre aynı yerde kaldıklarında önce gözleri sıkılır, sonra bedenleri. En sonunda ruhları sessizce kapıya yönelir.
Ben galiba onlardan biriyim.
Belki de bunu annemden aldım.
Ben, şaman ruhlu bir annenin yanında büyüdüm. Şifayı yalnızca ilaçlarda aramayan; insanın yüzüne baktığında söylemediği şeyi sezebilen, toprağın, bitkinin, suyun ve insan elinin iyileştirici tarafına inanan bir kadının çocuğuydum. Ona kimse şaman dememişti belki. Zaten bazı insanlar taşıdıkları şeyin adını bilmeden yaşarlar. Eski zamanlardan kalmış bir bilgi, bazen bir kadının ellerinde, bazen sezgilerinde, bazen de çocuğuna bıraktığı açıklanamaz bir mirasta yaşamaya devam eder.
Sanırım bana kalan miraslardan biri de yer değiştirme duygusuydu.
İstanbul’da doğdum. Dünyayı ilk kez orada gördüm. Sonra Edirne… Okul yılları, başka sokaklar, başka insanlar. Yeniden İstanbul. Ardından Bodrum.
Belki Ege içime ilk kez o zaman yerleşti.
Denizin başka türlü koktuğunu orada öğrendim. Akşamüstü güneşinin beyaz bir duvara vurduğunda insanın içine de ışık düşürebildiğini… Rüzgarın yalnızca esmediğini, bazen insanın üzerinden yılların ağırlığını da alıp götürdüğünü…
Sonra daha büyük bir göç geldi.
Amerika.
Bir bavulun içine yalnızca eşyalarımı değil, dilimi, alışkanlıklarımı, çocukluğumu, annemin sesini, İstanbul’un kalabalığını, Edirne’nin anılarını, Bodrum’un rüzgarını koyup başka bir kıtaya geçtim.
Florida’da da tek bir yerde kalmadım. Başka evler, başka şehirler, başka başlangıçlar…
Ve sonra bugünkü yerime geldim.
Yirmi bir yıl.
Bir göçebe ruh için yirmi bir yıl çok uzun bir zamandır.
İnsan bazen bulunduğu yerden nefret ettiği için gitmek istemez. Tam tersine, orada hayatını kurmuş, sevinmiş, üzülmüş, çalışmış, yaşlanmış, kök salmıştır. Ama bir sabah kalkar ve hiçbir şey değişmediği halde kendisinin değiştiğini fark eder.
Ev aynıdır.
Sokak aynıdır.
Gökyüzü bile neredeyse aynıdır.
Ama insan artık aynı insan değildir.
Son zamanlarda bedenim benden önce anlamış gibi.
Sanki beynim, bedenim ve ruhum aralarında benim haberim olmadan konuşmuşlar da aynı karara varmışlar:
“Buradaki hikayemiz tamamlanıyor.”…
Bu, kaçmak istemek değil.
Yeni bir yere yetişmek istemek.
İçimde uzun zamandır açıklayamadığım bir yön duygusu var. Pusulası kuzeyi göstermiyor. Batıyı da göstermiyor.
Ege’yi gösteriyor.
Bazen gözlerimi kapattığımda hiç sahip olmadığım bir evi özlüyorum.
Eski bir Ege köyünde, yılların biraz yorduğu taş bir ev…
Duvarlarının sıvası yer yer dökülmüş. Ahşap pencereleri eskimiş. Kapısının demiri paslanmış. Ama avlusu var.
Mutlaka bir avlusu olmalı.
Ortada yaşlı bir zeytin ağacı… Bir köşede begonvil. Toprak saksılarda biberiye, adaçayı, kekik… Belki küçük bir limon ağacı. Akşam olduğunda avludaki eski masanın üzerine bir kadeh, bir kitap bırakılacak. Uzaktan köpek sesleri gelecek. Bir yerlerden yemek kokusu. Gökyüzünde Amerika’da yıllardır baktığım ay olacak ama nedense orada başka görünecek.
O evi satın almak değil istediğim.
Onu uyandırmak.
Taşlarını tek tek koruyarak, eski ahşabını kurtararak, geçmişini silmeden restore etmek…
Belki aslında evi değil, kendimi restore etmek istiyorum.
Çünkü insan hayatının bir döneminden sonra yeni şeyler inşa etmekten çok, içinde yıllardır var olan şeyleri ortaya çıkarmaya başlıyor.
Gençken dünyaya “Ben kim olacağım?” diye soruyoruz.
Yıllar geçtikçe soru değişiyor:
“Ben aslında kimdim?”
Belki bu yüzden Ege beni çağırıyor.
Bilmiyorum.
Belki annemin o eski, şifacı ruhundan bana kalan bir şey toprağa yaklaşmak istiyor. Belki yıllarca şehirlerin, ülkelerin, dillerin arasında dolaşmış tarafım artık betonun değil, taşın yaşını görmek istiyor.
Sabah uyandığımda toprağa basmak…
Bir dalı budamak.
Adaçayını elimle koparmak.
Domatesin hangi ayda olduğunu yeniden hatırlamak.
Yağmurun geleceğini telefondaki hava durumu uygulamasından değil, havanın kokusundan anlamak…
Belki modern insanın kaybettiği şeyi ben bulmak ve yaşamak istiyorum… Dünyada yaşamakla, dünyaya ait olmak arasındaki fark.
Göçebe ruhun garip bir kaderi vardır.
Çok yere ait olur ama hiçbir yere tamamen ait olamaz.
Her gittiği yer ondan bir parça alır, ona da bir parça bırakır. İstanbul bende. Edirne bende. Bodrum bende. Amerika bende. Florida’nın yirmi altı yılı da artık benden çıkarılamaz.
İnsan göç ettikçe eksilmiyor aslında.
Çoğalıyor.
Ama bir zaman geliyor, bütün o şehirleri içinde taşıyan insan, kendisine şu soruyu soruyor: “Bunca yer gördükten sonra, ruhum nerede dinlenmek istiyor?”…
Benim içimden gelen cevap giderek daha yüksek sesle aynı şeyi söylüyor: Ege.
Belki oraya gidersem yine bir gün başka bir yer çağırır beni. Göçebe ruha hiçbir zaman “Artık sonsuza kadar buradasın” denmez.
Ama içimde başka bir his daha var.
Sanki bütün bu göçler beni bir yerden uzaklaştırmak için değil, bir yere geri götürmek için yapılmış.
Henüz bilmediğim bir köyün dar yolundan yürüyüp, henüz görmediğim eski bir kapının önünde duracağım bir gün.
Elimi o kapıya koyacağım.
Taş duvarlara bakacağım.
Avludaki ağacın gölgesini göreceğim.
Ve belki hayatımda ilk kez bir yere taşınırken yeni bir yere geldiğimi düşünmeyeceğim.
Sadece çok uzun bir yolculuktan dönmüş gibi hissedeceğim.
Çünkü bazı insanların evi, doğdukları yer değildir.
Bazılarının evi çocukluğunu geçirdiği yer de değildir.
Bazı insanlar evlerini hayatlarının yarısından fazlasını dolaşarak ararlar.
Ve bazen insan bir yere ilk kez gider… Ama ruhu orayı çoktan tanıyordur.
Belki benim göçebeliğim de hep bunun içindi:
Dünyanın farklı yerlerinde yaşayarak, sonunda nereye ait olduğumu hatırlamak için.
Ege’ye gitmek değil bu.
Biraz da Ege’ye dönmek.
-Leyla Edinç
YORUMLAR - 0
Yorumunuzu yazın