Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, ancak düşünmenin giderek ihmal edildiği bir çağda; akıl yürütmenin, sorgulamanın, anlamanın ve insan olmanın eğitsel değerleri üzerine…
Geçtiğimiz günlerde yaşadığım küçücük bir olay, beni yıllar öncesine, lise sıralarına götürdü. Henüz müşterim olmayan biri, işletmemin hangi günlerde ve saatlerde açık olduğunu öğrenmek için bana bir mesaj göndermişti. Ben de kendisine çalışma saatlerimi açıkça belirten bir cevap yazmıştım:
Salıdan cumaya kadar 10.30–16.00, cumartesi günleri ise 11.00–15.00 saatleri arasında açık olduğumuzu ve bu saatlerde gelebileceğini belirtmiştim.
Pazartesi günü telefonum çaldı.
Arayan, aynı kişiydi.
İşyerimin önünde olduğunu, ancak kapalı bulduğunu söyledi.
Kendisine pazar ve pazartesi günleri kapalı olduğumuzu belirttiğimde ise oldukça ilginç bir soruyla karşılaştım:
“Peki, bunu neden mesajınızda yazmadınız?” sorusuyla karşılaştım.
Bir an ne yazacağımı bilemedim.
Çünkü vereceğim cevabın üç önemli koşulu karşılaması gerekiyordu. Kaba olmamalıydım. Karşımdaki insanın zekasını küçümsediğim izlenimini vermemeliydim. Üstelik henüz başlamamış bir iş ilişkisinin kapısını da gereksiz yere kapatmamalıydım.
Oysa zihnimden geçen soru çok basitti:
Bir işletmenin açık olduğu günler açıkça belirtilmişse, belirtilmeyen günlerde kapalı olduğu sonucuna ulaşmak gerçekten bu kadar zor muydu?
Sonra kendime başka bir soru sordum: Acaba sorun yalnızca bu kişinin dikkatsizliği miydi, yoksa giderek yaygınlaşan daha büyük bir düşünme alışkanlığının küçük bir örneğiyle mi karşılaşmıştım?
İşte o anda lise yıllarımızdaki iki ders geldi aklıma:
Mantık ve Felsefe…
Bugün keşke dünyanın bütün eğitim sistemlerinde bu iki derse hak ettikleri önem verilse diye düşünüyorum.
Çünkü insanın yalnızca bilgi sahibi olması, o bilgiyi doğru değerlendirebildiği anlamına gelmiyor.
Ve bence çağımızın en büyük çelişkilerinden biri tam olarak burada başlıyor.
BİLGİ ÇOĞALDI, PEKİ DÜŞÜNME BECERİMİZ DE GELİŞTİ Mİ?
İnsanlık tarihinde bilgiye ulaşmanın bugünkü kadar kolay olduğu başka bir dönem yaşanmadı.
Bir zamanlar ansiklopedilerin sayfalarını karıştırarak, kütüphanelerde saatler geçirerek, öğretmenlerimize danışarak öğrenmeye çalıştığımız şeylere bugün birkaç saniye içerisinde ulaşabiliyoruz.
Cebimizde taşıdığımız küçücük bir telefon, geçmişte büyük kütüphanelerin sağlayamadığı kadar geniş bir bilgi dünyasının kapılarını açıyor.
Ama burada üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir ayrım var: Bilgiye ulaşabilmek başka, bilgiyi anlayabilmek başka; anladığımızı değerlendirebilmek ise bambaşka bir zihinsel beceridir.
Bir insan çok şey okuyabilir ama okudukları arasında bağlantı kuramayabilir.
Çok şey duyabilir ama duyduklarını sorgulamayabilir.
Çok sayıda diploma sahibi olabilir ama karşılaştığı bir durumun nedenlerini ve sonuçlarını değerlendirmekte zorlanabilir. Çünkü eğitim yalnızca zihni bilgiyle doldurmak değildir. Eğitim, o bilgiyi kullanabilecek bir düşünme yeteneği geliştirmektir.
Mantık ve felsefe derslerinin değeri de burada ortaya çıkar. Biri düşüncelerimizin tutarlılığını sorgulamayı öğretir, diğeri düşüncelerimizin sınırlarını genişletir.
Biri nasıl akıl yürüttüğümüzle ilgilenir, diğeri neden öyle düşündüğümüzü sorar.
Ve ikisi birlikte insanı yalnızca bilen değil, düşünebilen bir varlık haline getirmeyi amaçlar.
MANTIK: SÖYLENENİN ÖTESİNİ ANLAYABİLMEK!
Mantık dersini yalnızca önermelerden, çıkarımlardan ve birtakım sembollerden oluşan akademik bir alan olarak görmek büyük bir eksiklik olur.
Mantık, günlük hayatımızın hemen her anında kullandığımız bir düşünme aracıdır.
Bir bilginin ne söylediğini anlamak, o bilgiden hangi sonuçların çıkarılabileceğini değerlendirmek, çelişkileri fark etmek, nedenlerle sonuçları birbirinden ayırabilmek… Bunların hepsi mantıksal düşünmeyle ilişkilidir.
Örneğin bir işletmenin yalnızca salı, çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günleri açık olduğu açıkça belirtilmişse, verilen çalışma programında pazartesi gününün bulunmadığını fark etmek özel bir uzmanlık gerektirmez. Elbette burada küçük ama önemli bir ayrıntı vardır: Bir günün listede bulunmaması, her koşulda işletmenin o gün kapalı olduğunu kesin olarak kanıtlamaz. Ancak çalışma saatleri eksiksiz biçimde sunulmuşsa, günlük hayatta yapılacak makul çıkarım budur.
Mantık bize yalnızca sonuç çıkarmayı değil, hangi sonucun gerçekten verilen bilgilerle desteklendiğini de öğretir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü mantıklı düşünmek, aklımıza gelen ilk sonuca inanmak değildir.
O sonuca nasıl ulaştığımızı da sorgulamaktır.
Günümüzde insanların önemli bir bölümü, karşılaştıkları bilgiyi değerlendirmeden tepki vermeye alışıyor.
Bir haberin yalnızca başlığını okuyarak yorum yapabiliyorlar.
Bir insanın tek bir cümlesinden bütün kişiliği hakkında hüküm verebiliyorlar.
Bir olayın sonucunu görüp nedenlerini araştırmadan suçlu belirleyebiliyorlar.
Sosyal medyada karşılaştıkları bir iddiayı, doğruluğunu incelemeden başkalarına aktarabiliyorlar.
Ve çoğu zaman kendi düşüncelerindeki çelişkileri fark etmiyorlar.
Mantık eğitimi işte bu nedenle önemlidir.
Çünkü mantık, insana yalnızca doğru sonuca ulaşmayı değil, yanlış sonuca nasıl ulaşılabileceğini de gösterir.
FELSEFE: CEVAPLARDAN ÖNCE SORULARIN DEĞERİNİ ANLAMAK…
Mantık bize düşüncelerimizi nasıl düzenleyeceğimizi öğretirken felsefe, düşünmenin kendisini sorgulamamızı sağlar.
Felsefe derslerinde öğrendiğimiz en değerli şeylerden biri, her sorunun kolay bir cevabı olmadığıdır.
Bazen bir soruya cevap verebilmek için önce o sorunun doğru sorulup sorulmadığını anlamamız gerekir.
Bilgi nedir?
Doğru olduğunu düşündüğümüz bir şeyin gerçekten doğru olduğundan nasıl emin olabiliriz?
Adalet nedir?
Özgürlük nerede başlar, nerede biter?
Bir davranışın yasal olması, onun mutlaka ahlaki olduğu anlamına gelir mi?
Çoğunluğun kabul ettiği her düşünce doğru mudur?
Bir insanın eğitimli olması, onun aynı zamanda erdemli olduğu anlamına gelir mi?
Bu soruların her biri, insanı alışkanlıklarının dışına çıkmaya davet eder.
Çünkü felsefe, hazır cevapları ezberletmekten çok, cevapların dayandığı düşünceleri incelemeyi öğretir.
Bir düşünceye katılmadan önce onu anlamayı, karşı çıktığımız bir görüşü reddetmeden önce nedenlerini araştırmayı, kendi inançlarımızı bile zaman zaman sorgulamayı gerektirir.
Belki de felsefenin insanlığa kazandırabileceği en önemli özelliklerden biri, kendi yanılabilirliğimizin farkında olmaktır.
Her şeyi bildiğini düşünen bir insanın öğrenmeye duyduğu ihtiyaç azalır.
Oysa bilmediklerinin farkında olan insan, öğrenmeye açık kalır.
Bu nedenle felsefe yalnızca filozofların, akademisyenlerin ya da düşünürlerin uğraşı değildir.
Felsefe, hayatı anlamaya çalışan her insanın ihtiyaç duyabileceği bir düşünme disiplinidir.
Oğlumun ilkokula gittiği dönemde yaz tatilinin bitmesine az kalmıştı. O’na okulu özleyip özlemediğini sorduğumda bana “Anne öğrenmeyi özledim.” demişti… Çocukların öğrenmeyi özlemeleri nasıl güzel bir şey…
DİPLOMALI OLMAKLA DÜŞÜNEBİLMEK AYNI ŞEY Mİ?
Günümüzde eğitim çoğu zaman diplomalarla, sertifikalarla, akademik unvanlarla ve mesleki başarılarla değerlendiriliyor.
Elbette bunların her biri belirli bir emeğin ve öğrenmenin göstergesi olabilir.
Ancak bir insanın eğitim hayatında başarılı olması, onun her konuda sağlıklı muhakeme yapabildiği anlamına gelmez.
Çok başarılı bir mühendis, insan ilişkilerinde büyük hatalar yapabilir.
Alanında uzman bir doktor, toplumsal bir olay hakkında hiçbir kanıta dayanmayan görüşleri savunabilir.
Yüksek akademik unvanlara sahip biri, kendisinden farklı düşünen insanlara tahammül edemeyebilir.
Çünkü mesleki bilgi ile düşünsel olgunluk birbirinden farklıdır.
Bir insanın ne kadar bildiği kadar, bildiklerini nasıl kullandığı da önemlidir.
Daha da önemlisi, bilmediği konular karşısında nasıl davrandığıdır.
Gerçek bir entelektüel birikim, yalnızca bilgi sergilemekle değil, gerektiğinde “Bilmiyorum” diyebilmekle de kendisini gösterir.
Mantık ve felsefe eğitimi, insanı her konuda haklı çıkarmaz.
Ama ona kendi düşüncelerini sınayabilme alışkanlığı kazandırabilir.
Ve bence eğitim sistemlerinin üzerinde önemle durması gereken konulardan biri budur.
Çünkü toplumların yalnızca meslek sahibi insanlara değil, düşüncelerinin sorumluluğunu taşıyabilen insanlara da ihtiyacı vardır.
OKUDUĞUNU ANLAMAK, YALNIZCA KELİMELERİ TANIMAK DEĞİLDİR…
Bir metni okumakla onu anlamak arasında büyük bir fark vardır.
Okumak, kelimeleri tanımakla başlar.
Anlamak ise o kelimeler arasında kurulan ilişkileri, anlatılmak isteneni ve metnin bütününü değerlendirmeyi gerektirir.
Bazen insanlar bir cümlenin içindeki bütün kelimeleri bilirler ama cümlenin ne anlattığını kavrayamazlar.
Bazen de kendi beklentilerini, okudukları metnin gerçek anlamının önüne koyarlar.
Örneğin bir açıklamada neyin yapılabileceği belirtilmişse, bazı insanlar yapılabilecekler kadar yapılamayacakları da tek tek sıralanmış görmek isterler.
Oysa iletişim, her ihtimalin sonsuza kadar açıklanması üzerine kurulamaz.
Karşılıklı anlama çabası gerektirir.
Elbette açık, anlaşılır ve eksiksiz bilgi vermek, bilgiyi paylaşanın sorumluluğudur.
Ama verilen bilgiyi dikkatle okumak, anlamaya çalışmak ve gerektiğinde açıklama istemek de bilgiyi alan kişinin sorumluluğudur.
İletişim yalnızca konuşanın ya da yazanın omuzlarında taşınamaz.
Anlamak da bir emektir.
Ve bu emek gösterilmediğinde en açık ifadeler bile yanlış anlaşılabilir.
Burada asıl sorun, insanların soru sorması değildir.
Aksine, soru sormak öğrenmenin en değerli yollarından biridir.
Sorun, düşünmeden soru sormayı alışkanlık haline getirmek ve kendi dikkatsizliğimizin sorumluluğunu sürekli başkalarına yüklemektir.
Çünkü soru sormakla, düşünme sorumluluğunu bütünüyle başkasına bırakmak aynı şey değildir.
TEKNOLOJİ BİZİ DAHA MI AKILLI YAPIYOR, YOKSA DÜŞÜNMEYİ Mİ KOLAYCA DEVREDİYORUZ?
Teknoloji, insanlığın en büyük başarılarından biridir.
Bugün yapay zeka sistemleri karmaşık soruları cevaplayabiliyor, metinler hazırlayabiliyor, hesaplamalar yapabiliyor ve çok geniş bilgi kaynaklarını kısa sürede değerlendirebiliyor.
Bütün bunlar olağanüstü gelişmeler.
Ancak teknoloji geliştikçe kendimize sormamız gereken bir soru da önem kazanıyor:
Biz de aynı ölçüde düşünsel olarak gelişiyor muyuz?
Yoksa bazı zihinsel sorumluluklarımızı giderek daha fazla teknolojiye mi bırakıyoruz?
Eskiden bir adresi bulmak için haritaya bakar, yollar arasındaki ilişkileri anlamaya çalışırdık.
Bugün navigasyon bize nereye döneceğimizi söylüyor.
Eskiden bir konuda bilgi edinmek için farklı kaynakları araştırır, karşılaştırmalar yapardık.
Bugün çoğu zaman karşımıza çıkan ilk cevabı yeterli bulabiliyoruz.
Eskiden bir sorunun cevabına ulaşmak için gösterdiğimiz çaba, bazen cevabın kendisi kadar öğretici olurdu.
Bugün ise hız, çoğu zaman düşünmenin önüne geçebiliyor.
Elbette teknolojiyi kullanmak insanı düşünmekten uzaklaştırmak zorunda değildir. Doğru kullanıldığında teknoloji, araştırma yapmayı, farklı görüşleri karşılaştırmayı ve öğrenmeyi kolaylaştırır.
Tehlike teknolojinin varlığında değil, insanın kendi düşünme sorumluluğundan vazgeçmesindedir.
Çünkü bir cihazın bizim yerimize hesap yapabilmesi başka, bizim o hesabın doğru olup olmadığını değerlendirebilmemiz başka bir beceridir.
Bir yapay zekanın bize cevap vermesi başka, bizim o cevabı sorgulayabilmemiz başka bir yetenektir.
Teknolojinin gelişmesi, insanın muhakeme yeteneğini geliştirme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bu sorumluluğu daha da önemli hale getirir.
MANTIK VE FELSEFE YALNIZCA OKULLAR İÇİN DEĞİL, TOPLUMLAR İÇİN DE GEREKLİDİR.
Bir toplumun düşünme biçimi, yalnızca bireylerin özel hayatlarını etkilemez.
O toplumun siyasetini, hukuk anlayışını, eğitim sistemini, insan ilişkilerini ve geleceğini de etkiler.
Mantıksal düşünmenin yeterince gelişmediği ortamlarda çelişkili açıklamalar kolayca kabul görebilir.
Nedenlerle sonuçlar birbirine karıştırılabilir.
Bir olayın sorumluları araştırılmadan suçlamalar yapılabilir.
Bir kişinin söylediği söz, bağlamından koparılarak bambaşka bir anlamda sunulabilir.
Felsefi sorgulamanın zayıf olduğu ortamlarda ise gelenekler, otoriteler ve yaygın kabuller yeterince incelenmeden benimsenebilir.
“Böyle gelmiş, böyle gider.” düşüncesi, değişimin önündeki en büyük engellerden birine dönüşebilir.
Oysa insanlık tarihindeki pek çok ilerleme, birilerinin herkesin doğru kabul ettiği şeyleri sorgulamasıyla başlamıştır.
Bilimsel gelişmeler, toplumsal dönüşümler, insan hakları konusundaki ilerlemeler ve düşünce özgürlüğünün genişlemesi, sorgulamanın önemini defalarca göstermiştir.
Elbette mantık ve felsefe eğitimi alan herkesin daha ahlaklı, daha adil ya da daha hoşgörülü olacağını söyleyemeyiz.
İnsan davranışları yalnızca eğitimle şekillenmez.
Ancak bu alanlar, insanlara kendi düşüncelerini değerlendirebilecekleri güçlü araçlar sunar.
Bir toplumda bu araçların yaygınlaşması, daha bilinçli tartışmaların ve daha sorumlu kararların önünü açabilir.
Çünkü demokrasi yalnızca insanların oy kullanabilmesiyle değil, kendilerine sunulan bilgileri değerlendirebilmesiyle de güçlenir.
Adalet yalnızca yasaların varlığıyla değil, o yasaların dayandığı ilkelerin sorgulanabilmesiyle de gelişir.
Özgürlük ise yalnızca düşüncelerimizi söyleyebilmek değil, başkalarının düşüncelerini de anlamaya çalışabilmektir.
ÇOCUKLARA NE DÜŞÜNECEKLERİNİ DEĞİL, NASIL DÜŞÜNECEKLERİNİ ÖĞRETMELİYİZ.
Bence eğitim sistemlerinin en önemli görevlerinden biri, çocuklara hazır düşünceler sunmak yerine onların bağımsız düşünme becerilerini geliştirmek olmalıdır.
Çocuklar yalnızca doğru cevabı bulduklarında değil, doğru soruları sorduklarında da desteklenmelidir.
Bir öğrenci öğretmenine “Neden?” diye sorduğunda bu, her zaman itiraz ya da saygısızlık olarak görülmemelidir.
Bazen o tek kelime, gerçek öğrenmenin başlangıcıdır.
Çocukların farklı düşünceleri karşılaştırmalarına, kendi görüşlerini gerekçelendirmelerine, hata yaptıklarında bunu fark edip düzeltebilmelerine fırsat verilmelidir.
Çünkü düşünmeyi öğrenmek, yanılabilme ihtimalini de kabul etmeyi gerektirir.
Bir çocuğa yalnızca doğru cevapları ezberletirsek, o cevapların bulunmadığı durumlarda ne yapacağını bilemeyebilir.
Ama ona düşünmenin yöntemlerini öğretirsek, karşılaştığı yeni sorunlar için kendi çözümlerini geliştirebilir.
Üstelik mantık ve felsefe yalnızca lise çağında başlaması gereken eğitim alanları da değildir.
Yaşa uygun düşünme etkinlikleri, çocukların çok daha küçük yaşlardan itibaren sorgulama, gerekçelendirme ve farklı bakış açılarını değerlendirme becerilerini destekleyebilir.
Bir masalın kahramanının neden öyle davrandığını sormak bile felsefi düşünmeye açılan küçük bir kapı olabilir.
Bir oyunun kurallarındaki çelişkiyi fark etmek, mantıksal düşünmenin başlangıcı olabilir. Eylül ile bir gün yataktayken şarkı söylüyorduk; “Are you sleeping, are you sleeping, Yes, I am.” diye… Birdenbire sustu ve “Anne bu şarkı ne kadar yanlış, uyuyorsa nasıl cevap verebilir…” diye… Çünkü anlamaya başladıklarını gördüğüm zamanlardan beri ben neyi niçin yaptığımı anlatıyordum. Biliyordum ki nedenini ve niçinini bildikleri hep problemin çözümünü daha rahat bulabilirlerdi…
Önemli olan çocukların merakını susturmak değil, o merakı düşünsel bir derinliğe dönüştürebilmektir.
Çünkü merak eden çocuk öğrenir.
Sorgulayan çocuk anlamaya çalışır.
Düşüncelerini gerekçelendirebilen çocuk ise zamanla başkalarının düşüncelerini de daha bilinçli değerlendirebilir.
HAKLI OLMAKLA HAKLI ÇIKMAYA ÇALIŞMAK ARASINDAKİ FARK…
Günlük hayatta dikkatimi çeken başka bir alışkanlık daha var.
İnsanlar bazen bir yanlış anlaşılma yaşadıklarında önce kendi davranışlarını değerlendirmek yerine karşı tarafta bir eksiklik arıyorlar.
Bir bilgiyi gözden kaçırmış olabiliriz.
Bir mesajı dikkatsiz okumuş olabiliriz.
Bir durumu yanlış değerlendirmiş olabiliriz.
Bunların hepsi son derece insani.
Hiçbirimiz her zaman dikkatli, her zaman doğru ve her zaman tutarlı değiliz.
Ama böyle durumlarda vereceğimiz tepki, düşünsel olgunluğumuz hakkında önemli bir şey söyleyebilir.
“Ben yanlış anlamışım” diyebilmek, insanı küçültmez.
“Dikkatimden kaçmış” diyebilmek, zeka eksikliği değildir.
“Bunu böyle düşünmemiştim” diyebilmek ise öğrenmeye açık olmanın göstergesidir.
Ne yazık ki bazen haklı olmakla haklı çıkmaya çalışmak birbirine karıştırılıyor.
Oysa felsefenin bize öğretebileceği önemli erdemlerden biri, kendi görüşümüzün yanlış olabileceğini kabul edebilmektir.
Mantığın öğretebileceği önemli disiplinlerden biri de düşüncelerimizi kişisel beklentilerimize göre değil, gerekçelere göre değerlendirmektir.
Bu iki beceri birleştiğinde insan, tartışmaları kazanılması gereken savaşlar olarak görmekten uzaklaşabilir.
Karşısındakini susturmak yerine anlamaya çalışabilir.
Hatasını kabul etmeyi bir yenilgi olarak değerlendirmeyebilir.
Ve en önemlisi, her anlaşmazlıkta mutlaka bir suçlu aramak zorunda olmadığını öğrenebilir.
BAZEN KÜÇÜK BİR OLAY, BÜYÜK BİR EKSİKLİĞİ HATIRLATIR.
O pazartesi günü işyerimin önünden beni arayan kişinin sorusu, ilk bakışta üzerinde uzun uzun düşünülmeye değmeyecek kadar sıradan görünebilir.
Belki gerçekten mesajımı dikkatsiz okumuştu.
Belki bütün işletmelerin pazartesi günleri açık olduğunu varsaymıştı.
Belki de yalnızca kapalı günlerin ayrıca belirtilmesini bekliyordu.
Bunların hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum.
Ve tek bir olaydan yola çıkarak bir insanın zekası, eğitimi ya da düşünme kapasitesi hakkında hüküm vermeyi de doğru bulmuyorum.
Ancak o küçücük olayın bana hatırlattığı çok daha büyük bir gerçek var: Bir toplumun gelişmişliği, yalnızca insanlarının ne kadar bilgiye sahip olduğuyla değil, o bilgiyi nasıl değerlendirdikleriyle de ilgilidir.
Mantık ve felsefe dersleri, geçmişte kalmış, yalnızca sınav geçmek için öğrenilen konular olarak görülmemeli.
Çünkü hayatın kendisi, her gün karşımıza yeni sorular çıkarıyor.
Kimi zaman bir işyerinin çalışma saatlerinde…
Kimi zaman bir haberin doğruluğunu değerlendirirken…
Kimi zaman çocuklarımızı yetiştirirken…
Kimi zaman bir insanı yargılamadan önce…
Kimi zaman da kendi hatalarımızla yüzleşirken…
Hepimiz düşünmeye, sorgulamaya ve doğru bağlantılar kurmaya ihtiyaç duyuyoruz.
Belki de eğitim sistemlerinin yeniden üzerinde düşünmesi gereken temel sorulardan biri şu: Biz çocuklarımıza yeterince bilgi mi vermiyoruz, yoksa onlara sahip oldukları bilgiyle ne yapacaklarını öğretmekte mi eksik kalıyoruz?
Çünkü ezberlenen bilgiler zamanla unutulabilir.
Öğrenilen formüller kullanılmadığında hafızadan silinebilir. Ancak iyi geliştirilmiş bir düşünme alışkanlığı, insanın hayatı boyunca karşılaştığı pek çok durumda ona yol gösterebilir.
Ben bugün geriye dönüp lise yıllarımı düşündüğümde, Mantık ve Felsefe derslerinin yalnızca okul müfredatındaki iki ders olmadığını daha iyi anlıyorum.
Onlar, insanın kendi aklıyla kurduğu ilişkinin temel taşlarından ikisiydi.
Keşke bu dersler dünyanın bütün eğitim sistemlerinde, yalnızca isimleriyle değil, içerikleri ve uygulamalarıyla da hak ettikleri yeri bulabilse.
Keşke çocuklarımız yalnızca cevap vermeyi değil, cevapların neden doğru ya da yanlış olabileceğini değerlendirmeyi de öğrenebilse.
Keşke bir düşünceye inanmakla onu kanıtlamanın, bir şeyi duymakla anlamanın, bir bilgiyi okumakla ondan doğru sonuç çıkarmanın aynı şey olmadığını daha küçük yaşlarda kavrayabilseler.
Ve keşke hepimiz, yaşımız ve eğitim düzeyimiz ne olursa olsun, düşünme becerilerimizi geliştirmeye devam edebilsek.
Çünkü insanın öğrenmesi okul bittiğinde sona ermemeli.
Düşünmesi de bir başkasının kendisine ne yapacağını söylemesini beklemekle sınırlı kalmamalı.
Bize yalnızca ne düşüneceğimizi söyleyen bir eğitim değil, nasıl düşüneceğimizi öğreten bir eğitim gerekiyor.
Belki o zaman birbirimizi daha iyi anlayabilir, daha az önyargıyla yaklaşabilir, daha bilinçli kararlar verebiliriz.
Ve belki o zaman, bir işletmenin açık olduğu günleri okuduğumuzda, kapalı olduğu günleri ayrıca sormadan önce biraz düşünürüz.
Ama bundan da önemlisi, yanıldığımızda başkalarını suçlamak yerine kendimize şu soruyu sormayı öğreniriz: “Acaba ben neyi gözden kaçırdım?”…
Çünkü düşünmek yalnızca zekanın değil, zihinsel emeğin, merakın ve gerektiğinde kendi yanılgılarımızla yüzleşebilme cesaretinin de ürünüdür.
Ve insanı gerçekten geliştiren şey, her sorunun cevabını bilmesi değil, kendi cevaplarını bile sorgulayabilecek düşünsel olgunluğa ulaşabilmesidir.
-Leyla Edinç
Yorum Yap